Orta Doğu’da ABD hegemonyasının sonu

New York’ta düzenlenen 81. BM Genel Kurulu sırasında, Orta Doğu’nun kilit aktörleri arasındaki çatlaklar bir kez daha gözler önüne serildi ve doğrulandı. Gösterişli ABD Başkanı, kamuoyu önünde müzakere etmeye dayalı kendine özgü üslubuyla, İran’la krizin yakında sona ereceğine dair iyimser bir mesaj verirken aynı anda İran’ı yok etmekle tehdit ediyordu.

Ara seçimler yaklaşırken ve Amerikalıların çoğunluğu başından beri İran’a karşı askerî harekâta karşı çıkmışken, Donald Trump’ın onay oranları hızla düşüyor. Bunun bir nedeni de artık yedi aydır süren Orta Doğu krizinin yol açtığı sonuçlar ve bunun ABD ekonomisi üzerindeki gözle görülür etkisi. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için geçici de olsa bir çözüm aranması beklenebilir.

ABD Başkanı’nın bu ihtiyacını İranlılar da — kendileri de ciddi ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya — Rusya ve Çin gibi müttefikleri de gayet iyi anlıyor. Çatışmaya doğrudan müdahil olmasalar da bu ülkeler Tahran’ı çeşitli şekillerde destekliyor; Çin özelinde ekonomik boyut özellikle önem taşıyor. İran’ın bölgedeki ABD üslerine yönelik saldırılarının etkinliğini ve isabetliliğini artırmak için Rus ve Çin uydularından yararlanıldı. Ayrıca İran’a Moskova ve Pekin tarafından askerî teçhizat tedarik edilmeye devam ediliyor; bu iki ülke aynı zamanda ABD askerlerinin hareketlerine ilişkin gizli istihbarat da sağlıyor.

Her iki gücün de ABD’nin mali yük getiren, savunma stoklarını tüketen — ki bunun bir kısmından Ukrayna mahrum bırakılıyor — uzun süreli bir cepheye saplanıp kalmasından kazanç sağladığı yaygın olarak kabul ediliyor. Bu durum, silahlı kuvvetlerin uzun süreli bir çatışmadaki dayanıklılığını da zorluyor; USS Abraham Lincoln uçak gemisi taarruz grubundaki denizciler arasında bildirilen sekiz intihar girişimi bunun göstergelerinden biri. Aynı zamanda ABD’nin ev sahibi ülkeler nezdindeki güvenlik garantörü imajını zedeliyor, Washington’ın prestijine ağır darbe vuruyor ve böylece Orta Doğu’daki statükoyu değiştirebilecek koşullar yaratıyor.

Nitekim ABD Başkanı yakın zamanda Suudi Arabistan’a Yemen’de Husilerle girdiği çatışmada yardım etmeyi reddetti. Bu, Riyad açısından kritik bir dönemde gerçekleşti: petrol tesislerine saldırılar düzenleniyor, Hürmüz Boğazı’nı Doğu-Batı boru hattı üzerinden baypas etme kapasitesi ciddi biçimde kısıtlanıyor ve Suudi bağlantılı petrol ile mal taşıyan gemiler hedef alınıyor; bu da hayati öneme sahip Bab el-Mendeb Boğazı’nı fiilen kapatıyor.

Trump’ın mesajı iki yönlü: Orta Doğu’nun geniş coğrafyasında bir cepheye daha bulaşmaya hiç niyeti yok; nihayetinde kişisel bir tercih olan bir savaşın sonuçlarıyla uğraşmak için daha fazla diplomatik, askerî ve ekonomik sermaye harcamayı göze alamaz. Daha da önemlisi, Amerikan çıkarlarını Körfez ülkelerine karşı bir müttefik olarak üstlendiği sorumluluk ve taahhütlerin önünde tutuyor.

Körfez ülkeleri ABD’nin genel tutumundan elbette endişeli. Bu kaygılar, başta İran’a yönelik askerî operasyonlar hakkında kendilerine bilgi verilmemesinden, rejimi devirerek ya da en azından operasyonel kapasitesini etkisiz hâle getirerek “işi bitirme” konusundaki isteksizlik veya yetersizlikten ve elbette İran saldırılarına karşı kendilerini savunmada başarısız olunmasından kaynaklanıyor. Hepsinden önemlisi ise Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesindeki işleyişine döndürülememiş olması.

Amerikalıların yerini alabilecek ya da buna istekli, hatta onların rolünü kısmen üstlenebilecek bir dış güç bulunmasa da ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonyasının gerilemeye başladığını söylemek abartı olmaz.

Washington’ın sekiz bölgesel ortakla 10 milyar dolarlık bir yatırım programı oluşturma girişimi önem taşıyor. Program, son yedi ayda zarar gören enerji altyapısını onarmayı ve Hürmüz Boğazı’nı baypas eden boru hatlarını inşa edip genişletmeyi amaçlıyor. Ancak bu planın hayata geçirilmesi ciddi zaman gerektirecek ve başlangıçta taahhüt edilen miktarın neredeyse 10 katı kadar finansmana ihtiyaç duyulacak. ABD’nin arabuluculuğunda varılan çeşitli anlaşmaların kamuoyuna sunuluşundaki çoğu zaman yüzeysel yaklaşım göz önüne alındığında, şu anda bölge ülkeleri ile ABD arasındaki bağları pekiştirecek ya da Washington’a yönelik daha güçlü bir bağlılık oluşturacak somut herhangi bir unsur bulunmuyor.

Bununla birlikte, hâlihazırda 19 üste konuşlu bulunan ABD güçlerinin geri çekilmesi bekleniyor; bu üslerin sekizi kalıcı. Bunun ilk nedeni, söz konusu üslerin düşük maliyetli insansız hava araçları ve füzelerle düzenlenen saldırılara karşı son derece savunmasız olduğunun ortaya çıkması. İkinci neden ise üslerin çok sayıda farklı noktaya dağılmış olması. Üsleri coğrafi olarak daha az sayıda noktada toplamak mantıklı görünüyor; böyle bir düzenleme, stratejik odağın ve askerî kaynakların Güneydoğu Asya’ya kaydırılmasını da kolaylaştıracaktır.

Şimdilik ister ABD ara seçimlerinden önce ister sonra olsun, amaç kesin bir çözümden ziyade geçici ve geçiş dönemine yönelik bir mutabakat çerçevesi bulmak. Çözülmesi gereken meseleler çok yönlü ve birbiriyle bağlantılı. Kademeli bir çözüm sürecinin başlayabilmesi ve olumlu bir ivme oluşturulabilmesi için öncelikle asgari düzeyde güven tesis edilmesi gerekiyor.

Başkan Trump, bir savaşı başlatmanın onu sona erdirmekten daha kolay olduğunu fark etti. Tarih de bunu doğruluyor; son 80 yıldaki silahlı çatışmaların çoğu sürdürülebilir bir diplomatik çözümle sonuçlanmadı. Bu durum, her an yeniden alevlenebilecek çok sayıda dağınık cephenin çözümsüz kaldığı bugünün Orta Doğu’su için daha da geçerli.

*Constantinos Filis, American College of Greece’de doçent ve kurumun Institute of Global Affairs direktörüdür.

Kaynak: https://www.ekathimerini.com/opinion/1316908/the-end-of-us-hegemony-in-the-middle-east/