Önermeye Dayalı Ulus Tartışması
Amerika’nın önermeye dayalı bir ulus (proposition nation) olup olmadığına ilişkin kamusal tartışma, kendilerini miras Amerikalıları olarak tanımlayanlarla Amerika’nın ideallerini benimseyen herkesin aynı ölçüde Amerikalı olduğuna inananları karşı karşıya getirdi. Vivek Ramaswamy, New York Times’ta şunları yazdı:
Amerikan sağında şu anda birbiriyle rekabet eden iki vizyon beliriyor ve bunlar bağdaşmaz. Amerikan kimliğine ilişkin vizyonlardan biri soya, kana ve toprağa dayanır: En çok önem taşıyan, miras alınan niteliklerdir. Amerikalının en saf biçimi, miras Amerikalısı denilen, yani soyu Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşuna ya da daha öncesine uzanan kişidir.
. . .
Amerikan kimliğine ilişkin alternatif (ve bana göre doğru) vizyon ideallere dayanır.
Benzer bir tartışma, İngiliz olmanın ne anlama geldiği konusunda polemiklerin alevlendiği Birleşik Krallık’ta da sürüyor. Seçkin tarih profesörü Robert Tombs, “İngiliz olmak soyunuzla ilgili bir mesele değildir” görüşünü savunarak bunun örneğin Rudyard Kipling’i inceleyerek ve “milli marşı söyleyerek” öğretilebileceğini ve öğrenilebileceğini ileri sürdü.
“Kapsayıcılık” çağında, yakın dönemde gelen göçmenlerin ulusal kimliği bir idealler bütünü olarak tanımlamayı tercih etmesi anlaşılır bir şeydir. Ne de olsa onları tam anlamıyla kapsayabilecek tek tanım budur. Onların baktığı yerden, Amerikan ya da Britanya ideallerini benimseyerek ailesinin tarihsel kökleri derinde olan herkes kadar Amerikalı ya da Britanyalı olduklarını öne sürebilirler; ilgili ideallere daha güçlü bir bağlılıkları olduğunu öne sürebilirlerse belki daha da fazla.
Profesör Tombs, “kötü Britanya İmparatorluğu” anlatıları pazarlayarak ve yalnızca İngiltere’ye yükledikleri tarihî haksızlıklar için tazminat talep ederek kültür savaşlarında İngiliz tarihini karalamak için kampanya yürüten İngilizleri eleştirirken belki de bunu aklında tutuyor. Tombs şöyle diyor:
İngiltere’nin dört bir yanındaki okullar, üniversiteler ve kültür kurumları, National Trust’tan Müzeler Birliği’ne, oradan İngiltere Kilisesi’ne kadar, yerli doğumlulara utanç, yeni gelenlere hınç duyurmak için çarpıtılmış ve olumsuz tarih anlatıları yayarak İngilizliğin altını oymakla meşgul. . . . En yıkıcı ulusal sorunlarımızın pek çoğunun, aşırı göç de dâhil, kökeninde tepeden tırnağa İngiliz (ya da bazen İskoç) siyasetçilerin, memurların ve hukukçuların bilerek aldığı kararlar yatıyor.
İdealler elbette ulusal kimliğin temel bir parçasıdır. İnsan yalnızca kan ve toprakla serpilemez. Yaşamına yön verecek ideallere de sahip olmalıdır. Bu, ebeveynlerin çocukları için korumaya çalıştığı mirasın bir parçasıdır. Ebeveynler, bunlar önemli olsa da yalnızca bayrak sallayıp anıt dikmezler, şiirlerini, şarkılarını, ideallerini, bir halk olarak kim olduklarına dair duygularını aktarmaya da çalışırlar.
Bu açıdan bakıldığında Profesör Tombs’un İngiliz kültürü olmadan “Birleşik Krallık’ın boş bir kabuk olduğunu” savunurken ne demek istediğini anlamak kolaydır. Ama bundan, Kipling’i incelemenin herhangi birini İngiliz yaptığı sonucu çıkar mı?
İnsanlar ilham almak için başkalarına bakar, Amerika’nın kurucuları da Roma’ya baktı. Önermeye dayalı ulus taraftarlarının iddia ettiği gibi, kurucular kendi cumhuriyetlerini aynı fikir üzerine inşa edebilmek için mi “Roma fikrini” anlamak istiyordu?
- E. Bradford, “A Teaching for Republicans: Roman History and the Nation’s First Identity” başlıklı denemesinde antik Roma’nın Amerikan Cumhuriyeti’nin kuruluşu üzerindeki etkisini inceledi. Bunu, soyut anlamda “Roma fikri” denebilecek şeyi ayıklamaya çalışarak, sivil milliyetçilik ya da hukukun üstünlüğü gibi etkenlere bakarak anlayamayacağımızı savundu:
Roma yapılmadı, büyüdü. . . Romalılar tanrıların lütfunu elde edişlerini, siyasi “önermelere” ya da dünyayı iyileştirmeye yönelik bir plana duydukları başlangıçtaki bağlılıkla ilişkilendirmiyordu. Ailevi dindarlığa kök salmış, vatanseverlik coşkusuyla serpilmiş olan Roma’nın ontolojik olgusu, kazandığı her türlü anlamdan mantıksal olarak önce geliyordu.
Dolayısıyla kurucuların, kendi cumhuriyetlerine bir benzetme olarak “Roma deneyimini” nasıl anladıklarını kavramak gerekir. Bradford şunu savunuyor:
Atalarımızın Washington City dediği yer, böylece aynı anda hem ortak siyasi özlemlerinin bir simgesi hem de bu hedeflerin Roma deneyimine dair bildikleriyle sürekliliğinin bir belirtimidir.
Bradford için “Roma deneyimi” yalnızca bir fikir ya da Romalıların ve dolayısıyla Amerikan kurucularının özlemlerini türetebileceğimiz bağımsız bir önermeler bütünü değildir. Bradford, bunun daha çok zamana ve mekâna ait tarihsel bir gerçeklik olduğunu savunuyor: “Bu Roma, soyut ‘iyi’ üzerine düşünüp taşınmalardan doğan bir kurgu, ‘oda filozoflarının’ bir hayali değildi.”
Bradford, “ilk Amerikalılar” derken kastettiği “bağımsızlığımızı kazanan kuşağın” Roma’ya “zaferlerinden ve yıkımından ders almak” için baktığını savunuyor. Onlar Roma’yı, yükselişine ve çöküşüne yol açan etkenleri belirleme gibi çok pratik bir anlamda anlamak istiyordu.
Roma’nın bütünüyle nasıl güçlendiği ve sonra bu gücü aşama aşama nasıl yitirdiği, bu yeni yerde yeni bir cumhuriyet kuran kuşağı büyüleyen şeydi.
Dünyanın Romalılardan neler öğrendiğini, soyut anlamda, elbette yararlı biçimde inceleyebiliriz. Soyut sorgulamanın daha geniş felsefi bağlamda büyük değeri vardır. Ama bir ulus felsefe dersliği değildir. Bradford, Roma’nın bir tür özbilinçli ve kasıtlı “dünyayı iyileştirme planı” üzerine kurulduğu görüşünü reddediyor. Roma Cumhuriyeti’ni önermeye dayalı bir ulus olarak görmek, teorik olarak tersten akıl yürütmek anlamına gelir: Roma tarihinden çıkardığımız felsefi derslerden yola çıkılır ve bu öncül üzerine, Roma’nın bizim çıkardığımız dersleri öğretmek amacıyla kurulmuş olması gerektiği savunulur.
Yalnızca halkının ideallerinden oluşan bir ulusal kimlik damıtmak, yani önermeye dayalı ulus, yanlış bir yoldur. Ama aynı zamanda bir ulusu halkının ideallerine başvurmadan anlamak da imkânsızdır, tam da idealler ulusun içsel bir bileşeni olduğu için. Ulusal kimliği hem halk hem de idealleri oluşturur.
Belli bir zaman ve mekândaki bir halk, idealleri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Ama bir ulusun idealleri, tek başına ya da ulusun halkından ayrı olarak, ulusal kimliği tanımlamaz, çünkü bir ulus yalnızca fikirlerle tanımlanmaz. Halktan çekip çıkarılmış ve teorik bir ideal olarak havada süzülen bir önermeler bütünü, ulusun özünü oluşturmaz.
Yüzeysel bir okumayla, Murray Rothbard’ın Amerika’yı önermeye dayalı bir ulus olarak göreceği sanılabilir. Ne de olsa o, Amerikan Devrimi’ni Locke’çu doğal haklar teorilerinden türetilen özgürlük ve mülkiyet ideallerinden ilham alan “liberteryen bir devrim” olarak tasvir etmişti. Rothbard evrensel idealleri, soyut ya da felsefi anlamda mantıksal akıl yürütmeyle oluşturulan ve rafine edilen idealler olarak görüyordu. Bu, onun tarihsel belgeleri de aynı şekilde, yani herhangi bir belirli halktan kopuk soyut evrensel hakların salt bir beyanı olarak okuyacağını düşündürüyor gibi görünebilir.
Ancak Rothbard’ın doğal haklar görüşü, bugün İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi belgelerde karşılaşılan ilerlemeci insan hakları geleneğine değil, belirli Locke’çu kendine sahiplik (self-ownership) teorilerine dayanıyordu. Nitekim Bradford, “Amerikan Devrimi’nin uzak ve keyfî iktidara karşı patlak verdiği konusunda Murray Rothbard’a katılıyorum” diye yazarak Rothbard’ın tarihsel analizini onayladı. Despotizme karşı isyan salt bir kan ve toprak içgüdüsü değil, aynı zamanda özgürlük idealine kök salmış bir içgüdüdür.
Bradford’ın analizi, özgürlük ve mülkiyet ideallerinin Amerikan cumhuriyetini anlamakla ilgisiz olduğu ya da ideallerin Amerikan halkının biçimlenmesinde hiçbir rol oynamadığı yolunda bir argüman olarak anlaşılmamalıdır. Onun mesajı daha çok, bir ulusun ideallerinin belirli bir mekân ve zamandaki belirli insanlara başvurulmadan anlaşılamayacağıdır.
İnsanlar ile idealler arasındaki bu bağlantı, Murray Rothbard’ın “Nations by Consent: Decomposing the Nation State” metninde görülebilir; Rothbard orada ulusu belirli değerleri kapsayan, ama aile, etnisite, gelenek gibi başka şeyleri de içeren bir topluluk olarak kavramsallaştırıyordu:
Günümüz liberteryenleri çoğu zaman, bireylerin birbirine yalnızca piyasa mübadelesi bağıyla bağlı olduğunu yanlış biçimde varsayıyor. Herkesin zorunlu olarak bir aileye, bir dile ve bir kültüre doğduğunu unutuyorlar. Her insan, genellikle bir etnik grubu da içeren, belirli değerlere, kültürlere, dinî inançlara ve geleneklere sahip bir ya da birkaç iç içe geçmiş topluluğa doğar. Genellikle bir “ülkeye” doğar. Her zaman belirli bir tarihsel zaman ve mekân bağlamına, yani mahalleye ve toprak parçasına doğar.
*Dr. Wanjiru Njoya, Mises Enstitüsü’nün Walter E. Williams Araştırmacısıdır.
Kaynak: https://mises.org/mises-wire/debating-proposition-nation