Öğrenilmemiş Bir Ders: Orta Doğu’daki Rejim Değişikliği Operasyonlarının Acı Sicili

28 Şubat 2026’da Başkan Donald Trump, ABD ile İsrail’in İran’a karşı ortaklaşa yürüttüğü askerî operasyon olan Epic Fury Operasyonu’nun başladığını duyurdu. Operasyonun hedefleri arasında İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi de bulunuyordu. Trump, İran halkına hitaben, “Biz işimizi tamamladığımızda, hükümetinizi devralın. Artık o sizin olacak.” dedi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da Trump’ın mesajını yineleyerek, “Ortak eylemimiz, cesur İran halkının kendi kaderini kendi ellerine alabileceği koşulları yaratacaktır.” ifadelerini kullandı. Kuşkusuz Washington ve Kudüs’ün başka hedefleri de vardı; bunların başında İslam Cumhuriyeti’nin nükleer silah edinmesini engellemek geliyordu. Ancak haberler, özellikle Netanyahu açısından rejim değişikliğinin temel hedeflerden biri olduğunu göstermektedir.

Bu yazının kaleme alındığı sırada, ABD-İsrail operasyonu İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi başaramamıştı. İsrail, savaşın ilk gününde Ruhani Lider Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmeyi başarmış olsa da rejim saldırıları atlatmıştır. Askerî harekât ayrıca İran’ın nükleer programı konusunda önemli tavizler vermesine de yol açmamıştır.

Analistler, bu sonucun karar alma sürecindeki çeşitli hatalardan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Bazı yazarlar, ne ABD’nin ne de İsrail’in, ilk lider kadroyu hedef alan saldırıların ardından Tahran’da yeni bir hükümetin nasıl iş başına getirileceğine ilişkin herhangi bir plana sahip olduğunu savunmaktadır. İslam Cumhuriyeti sisteminin dayanıklılığı göz önüne alındığında, diğer akademisyenler rejimin zayıflatılmasının güç olacağını öngörmektedir. Bu nedenle kimi yazarlar, Washington ile Kudüs’ün taktik başarının elde edilmesini, uzun vadeli siyasal hedeflerin gerçekleştirilmesiyle karıştırdığı sonucuna varmıştır.

Bu iddialar nasıl değerlendirilmelidir? Bu tür argümanları değerlendirmenin bir yolu, bunları tarihsel kanıtlar ışığında incelemektir. Genel olarak değerlendirildiğinde, söz konusu kanıtlar bu eleştirel analizleri güçlü biçimde desteklemektedir. Bu açıdan beş örnek öne çıkmaktadır: 1956-1957 Süveyş Krizi, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali, ABD’nin Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i devirmeye yönelik girişimleri, Obama yönetiminin Libya lideri Muammer Kaddafi’yi iktidardan uzaklaştırma kararı ve 1953 yılında ABD’nin desteklediği İran darbesi. Başka örnekler de bulunmaktadır; örneğin, Irak’ın 1980 yılında İran’ı işgal etme yönündeki felaketle sonuçlanan kararı kısmen rejim değişikliği hedefinden kaynaklanıyordu. Bununla birlikte, bu beş operasyon özellikle önemlidir; çünkü savaşın başlıca ABD’li ve İsrailli planlayıcılarının düşünce biçiminin şekillenmesinde rol oynayan temel yanlış değerlendirmeleri ortaya koymaktadır.

Kuşkusuz, bu örneklerle 2026’daki ABD-İsrail operasyonu arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Epic Fury Operasyonu’ndan farklı olarak, Süveyş Krizi, İsrail’in Lübnan’a müdahalesi ve nihayetinde ABD’nin Saddam’ı iktidardan uzaklaştırmaya yönelik girişimleri, kapsamlı kara harekâtlarını içeriyordu. Ayrıca bu örneklerin her birini çevreleyen jeopolitik koşullar, Şubat 2026’dakilerden önemli ölçüde farklıydı. Benzer şekilde, ABD’nin 2011 yılında Libya’da yürüttüğü operasyon, insani bir müdahale olarak başlamış, ancak daha sonra yaklaşık on yıl boyunca önemli güvenlik meselelerinde ABD ile iş birliği yapan bir lidere karşı rejim değişikliği operasyonuna dönüşmüştür. Son olarak, 1953’te İran’da yaşananlar da önemli yönlerden farklılık göstermektedir. Çünkü bu olay, büyük çaplı bir askerî operasyon yerine örtülü bir operasyonu içeriyordu ve en azından yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra ABD’nin çıkarlarına düşman bir devrimci hükümet tarafından yerinden edilinceye kadar, ABD’ye dost bir rejimi iktidara getirmiş olması bakımından, tartışmaya açık olmakla birlikte, başarılı sayılabilir.

Bununla birlikte, savaşın eleştirmenlerinin de işaret ettiği üzere, bu beş rejim değişikliği girişiminin uzun vadede başarısızlığa uğramasına katkıda bulunan iki ortak yanlış değerlendirme, 2026 savaşının mimarlarının, özellikle de Trump ile Netanyahu’nun düşünce biçiminde de görülmektedir. İlk olarak, her iki lider de, İran’ın ve vekil güçlerinin 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırıdan bu yana art arda uğradığı yenilgilerin Tahran’daki rejimi son derece savunmasız bıraktığı yönündeki ortak kanaatleri nedeniyle operasyonun başarı şansının yüksek olduğuna inanmış görünmektedir. Bu nedenle, ABD ile İsrail’in maddi kapasitelerini temel siyasal sonuçlar elde etme kapasitesiyle bir tutmuşlardır ki bu, temel bir stratejik hatadır. Nitekim burada incelenen örnekler, liderlerin askerî gücü, zorlayıcı diplomasi ve/veya örtülü operasyonları Orta Doğu’da arzu edilen stratejik sonuçlara ve siyasal dönüşüme dönüştürme kabiliyetlerini sıklıkla olduğundan fazla değerlendirdiklerini göstermektedir.

İkinci olarak ve bununla bağlantılı olarak, ABD’li ve İsrailli politika yapıcılar, lider kadronun etkisiz hâle getirilmesinin ya Tahran’daki rejimin daha ılımlı bir yönetimle değiştirilmesini sağlayacağı ya da İran’ı ciddi ölçüde zayıflatacak bir tür devlet kapasitesi çöküşünü tetikleyeceği için her derde deva tek çözüm olabileceği yönündeki cazip düşüncenin etkisine kapılmıştır. Ancak tarihsel kanıtlar, bu tür operasyonların genellikle milliyetçi bir tepkiyi tetiklediğini, istikrarlı bir hükümet kurabilecek uygulanabilir bir alternatif siyasal gücün bulunmadığı gerçeğini göz ardı ettiğini ve/veya mevcut siyasal düzenin dayanıklılığını hafife aldığını göstermektedir. Bütün bunlar ise nihayetinde, önceki rejimden daha hasmane veya daha istikrarsız bir rejimin ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Dolayısıyla bu örneklerin incelenmesinden çıkarılabilecek temel ders, büyük güçlerin dahi Orta Doğu’da rejim değişikliği gerçekleştirmek amacıyla güç, zorlayıcı diplomasi ve/veya örtülü operasyonlara başvurduklarında başarabileceklerinin gerçek sınırları bulunduğudur.

Bu çerçevede Washington’un İran’a yönelik farklı bir politika izlemesi gerekmektedir. ABD ve İsrail açısından en önemli hedef, Tahran’ın nükleer silah kapasitesi kazanmasını engellemektir. Bu nedenle Trump yönetimi, İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi amaçlayan politikasından vazgeçmeli ve bunun yerine, 2015 tarihli Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nı andıran ve mümkünse ABD açısından daha avantajlı olacak yeni bir nükleer anlaşmayı Tahran ile müzakere etmeye çalışmalıdır. Benzer nitelikte yeni bir düzenlemeyi kabul etmek hiçbir şekilde ideal bir sonuç olmayacaktır. Ancak alternatifler — askerî operasyonları yeniden başlatmak ve tarihsel olarak başarısız olduğu görülen bir politikada ısrar etmek — hata olacaktır.

Süveyş Krizi

Ekim 1956’da Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail, Mısır’a karşı koordineli bir askerî harekât başlattı. Süveyş Krizi, kısmen Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın hükümetini devirmeye yönelik arzularından kaynaklanıyordu. Saldırının başka hedefleri de vardı; Londra ve Paris, Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesini geri almayı istiyordu. Ancak tarafların tamamı, Mısır liderinin iktidardan uzaklaştırılmasının kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanıyordu. Birleşik Krallık Başbakanı Anthony Eden, Başkan Dwight Eisenhower’a yazdığı mektupta, “Nasır’ın görevden uzaklaştırılması ve Mısır’da Batı’ya daha az hasmane bir rejimin kurulması… hedeflerimiz arasında üst sıralarda yer almalıdır.” ifadelerini kullandı. Eden ayrıca, Londra ile Paris’in Mısır’ın kanal üzerindeki kontrolünü “kesinlikle kabul edemeyeceğini”; çünkü böyle bir durumun “Orta Doğu’daki tüm konumun geri döndürülemez biçimde kaybedilmesi” anlamına geleceğini belirtti.

Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail’in ortak harekâtı askerî açıdan başarılı olmasına rağmen siyasal açıdan başarısız oldu. İsrail çatışmadan görece avantajlı bir konumda çıkarken, Birleşik Krallık ve Fransa açısından sonuçlar ağır oldu. Eisenhower, yalnızca ABD’nin operasyondan haberdar edilmemiş olmasına değil, aynı zamanda operasyonun Sovyetler Birliği’nin Macaristan’da sürdürdüğü baskılardan dikkati başka yöne çekmesine ve ABD başkanlık seçimlerinden hemen önce gerçekleşmesine de büyük öfke duyuyordu. Sonunda Londra ve Paris üzerinde stratejik hedeflerinden vazgeçmeleri yönünde yoğun baskı kurdu. Bu nedenle Süveyş Krizi, hâlen Birleşik Krallık ile Fransa’nın büyük güç konumlarını kaybettikleri dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. O dönemde Eisenhower’ın başkan yardımcısı olan Richard Nixon’ın daha sonra yazdığı gibi, savaş “İngilizler ve Fransızlar üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. O andan itibaren artık dünyadaki büyük güçler olmaktan çıktılar.” Nasır ise bu süreçten siyasal konumunu güçlendirerek çıktı.

İsrail’in 1982 Lübnan İşgali

Haziran 1982’de İsrail, Lübnan’ı işgal etti. Tarihçi Avi Shlaim’in savaşın “asıl itici gücü” olarak nitelendirdiği Savunma Bakanı Ariel Şaron’un birbiriyle bağlantılı üç iddialı hedefi vardı: Filistin Kurtuluş Örgütü’nün askerî güçlerini Güney Lübnan’dan çıkarmak, Suriye’nin askerî varlığını ülkeden uzaklaştırmak ve Maruni Hristiyanların lideri Beşir Cemayel’i cumhurbaşkanı yapmak; böylece Lübnan ile İsrail arasında bir barış anlaşmasının imzalanmasını sağlamak. Shlaim’e göre Şaron, biraz da şansın yardımıyla, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığının ortadan kaldırılmasının Filistinlileri Ürdün’e dönmeye zorlayarak Orta Doğu’yu dönüştüreceğine inanıyordu. Orada Filistinlilerin Ürdün’deki Haşimi monarşisini devirip yerine bir Filistin devleti kuracaklarını umuyordu. Böyle bir gelişme, İsrail’in Batı Şeria ile Gazze Şeridi’ni ilhak etmesini kolaylaştıracak ve bunun sonucunda Ürdün ile Suriye’yle barış anlaşmalarının imzalanmasının önünü açacaktı.

Hızlı askerî ilerlemelere rağmen, İsrail’in Lübnan’daki savaşı hedeflerine ulaşamadı. Kuşkusuz Filistin Kurtuluş Örgütü, lideri Yaser Arafat ile birlikte Tunus’a sürgün edildi. Ancak savaş, Filistin milliyetçiliğini dizginlemekte hiçbir etkili sonuç doğurmadı. Nitekim yalnızca beş yıl sonra Birinci İntifada patlak verdi ve bu ayaklanma Hamas’ın ortaya çıkışına sahne oldu. Suriye ise Lübnan’dan ancak 2005 yılında çekildi. İsrail’in rejim değişikliği girişimi de başarısız oldu. Eylül 1982’de Cemayel, Suriye yanlısı militanlar tarafından suikasta uğradı. Lübnan her ne kadar İsrail ile bir barış anlaşması imzalamış olsa da bu anlaşma inandırıcılıktan yoksundu ve kısa sürede fiilen uygulanmaz hâle geldi. Lübnan’ın siyasal sisteminin yapısı ve ülke içindeki bölünmeler dikkate alındığında, bu sonuç şaşırtıcı değildir.

Üstelik savaş, stratejik açıdan ters etki yarattı. Özellikle İsrail’in Sabra ve Şatila’da Filistinli sivillerin katledilmesine ortak olduğuna ilişkin ayrıntıların ortaya çıkmasının ardından, çatışma İsrail’in uluslararası alandaki itibarına, bir dönem ABD’de de olmak üzere, zarar verdi. Ayrıca savaş, İran’ın kurulmasına yardımcı olduğu ve bugün Tahran’ın Orta Doğu’daki en güçlü vekil gücünü oluşturan Hizbullah’ın yükselişine sahne oldu. ABD hükümeti Hizbullah’ı Şii silahlı bir örgüt ve terör örgütü olarak tanımlamaktadır. İsrail güçleri Lübnan’dan ancak Mayıs 2000’de çekildi ve bu çekilme Hizbullah açısından önemli bir zafer olarak değerlendirildi. Haziran 2026 itibarıyla İsrail birlikleri, örgütü zayıflatmak amacıyla Lübnan’da yeniden geniş çaplı askerî operasyonlar yürütüyordu. Özellikle İran’ın geçmişe kıyasla Hizbullah’a yardım etmeye daha istekli olduğunu göstermesi dikkate alındığında, İsrail’in bu örgütü nasıl ortadan kaldırabileceği belirsizliğini korumaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri ve Saddam Hüseyin’in Irak’ı

Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinin ardından, rejim değişikliği kısa sürede ABD’nin resmî politikası hâline geldi. Kuşkusuz Başkan George H. W. Bush, Irak güçlerini Bağdat’a kadar takip etmeyi ya da Mart ayında ülkede patlak veren ayaklanmaları desteklemeyi tercih etmedi. Bush her ne kadar “Irak ordusunu ve Irak halkını inisiyatif alarak diktatör Saddam Hüseyin’i görevden ayrılmaya zorlamaya” teşvik etmiş olsa da, bunun ABD’nin temel çıkarlarını zedeleyeceğini düşünüyordu. Ancak Bush, askerî yöntemlerle rejim değişikliğini hedefleyerek durumu daha da kötüleştirmemiş olması nedeniyle takdiri hak etse de, ABD politikasının amacının Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamak olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktu. Başkan, Kuveyt’in kurtarıldığı 28 Şubat günü, “Gitmek zorunda.” diye yazmıştı.

Başkan Bill Clinton yönetimi de aynı hedefi benimsedi. Ekim 1998’de Clinton, ABD politikasının “Irak’ta Saddam Hüseyin liderliğindeki rejimin iktidardan uzaklaştırılmasına yönelik çabaları desteklemek” olduğunu hükme bağlayan Irak’ın Kurtuluşu Yasası’nı imzaladı. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Mart 1997’de yaptığı açıklamada, “Irak’ın kitle imha silahlarına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmesi hâlinde yaptırımların kaldırılması gerektiğini savunan ülkelerle aynı görüşte değiliz.” dedi. Ardından, “Açıkça ifade etmek gerekirse, Irak’ta hükümetin değişmesi ABD politikasının da değişmesine yol açabilir.” diye ekledi. Analistlerin de belirttiği gibi, bu temel yaklaşım Irak liderine iş birliği yapması için hiçbir teşvik sağlamadı. Saddam, danışmanlarına defalarca, “Denetçilerle birlikte yaptırımlara da katlanabiliriz, denetçiler olmadan yaptırımlara da; hangisini tercih ediyorsunuz?” diyordu. F. Gregory Gause III’e göre Washington, rejim değişikliğinde ısrar ederek “açık bir ikiyüzlülüğe sürüklenmişti.”

Belki de her hâlükârda Saddam ile iş birliği yapmak mümkün olmayacaktı; ancak ABD bu tutumu benimseyerek kendisine çok az iyi seçenek bıraktı. Öte yandan, Bağdat’ın bir tür uzlaşmaya varmaya istekli olabileceğini gösteren kanıtlar da mevcuttur. Nitekim bazı Iraklı yetkililer, Clinton’ın 1992 seçimlerinde Bush’u yenmesinin “yeni bir sayfa açmak” için bir fırsat olabileceğini dile getirmişti. Sonuçta yönetimin politikası başarısız oldu. Zamanla uluslararası desteğini giderek yitirdi ve Clinton görevden ayrıldığında çevreleme politikası büyük ölçüde çökmüş durumdaydı.

Bunun sonucunda Clinton’ın halefi Başkan George W. Bush, Mart 2003’te Saddam’ın ABD öncülüğündeki bir işgalle iktidardan uzaklaştırılması gerektiğine karar verdi. Bu savaş, neredeyse herkes tarafından stratejik bir hata olarak değerlendirilmektedir. Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmaması — ki bu savaşın başlıca gerekçesiydi — ve yönetimin savaşı beceriksizce yürütmesi bir yana bırakıldığında bile, ABD’nin çıkarları üzerindeki olumsuz etkileri son derece kapsamlı olmuştur. Savaş uluslararası destekten yoksundu ve hem can kaybı hem de ekonomik maliyet açısından ağır bedeller doğurdu. Ayrıca “tek kutuplu dönemin” sağladığı avantajların heba edilmesine katkıda bulundu ve İslam Devleti’nin yükselişine zemin hazırlayan koşulları oluşturdu. Bunun yanı sıra, Irak’taki doğal siyasal müttefiklerini güçlendirerek İran’ın stratejik konumunu da pekiştirdi. Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın ifadesiyle ABD, Irak’ı İran’a “altın tepsi içinde sunulmuş bir hediye” olarak vermişti.

Odyssey Dawn Operasyonu

Mart 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi, bir ay önce ülkede başlayan ayaklanmanın merkezi konumundaki Bingazi’nin sakinlerini, hükümet güçlerinin “Libya’yı karış karış, ev ev, hane hane, sokak sokak, kişi kişi temizlemek üzere ilerleyeceği ve ülke kirden ve pislikten arındırılıncaya kadar bunun süreceği” yönünde tehdit etti. Başkan Barack Obama ise insani bir felaketi önlemek amacıyla askerî müdahalede bulunmaya karar vererek, ABD’nin “harekete geçme sorumluluğu” bulunduğunu söyledi.

Ancak kısa süre içinde yönetimin, uzun vadede başarılı bir sonucun Kaddafi’nin iktidardan uzaklaştırılmasını gerektirdiğine inandığı anlaşıldı. Obama, daha 26 Şubat’ta Kaddafi’ye görevden ayrılması çağrısında bulunmaya başlamış, bir ay sonra da Libya liderinin devrilmesinin benimsediği hedeflerden biri olduğunu yinelemişti. David Sanger’ın daha sonra yazdığı gibi, “Yaz aylarına gelindiğinde, BM kararında ne yazarsa yazsın, operasyonun tamamen rejim değişikliğiyle ilgili olduğu oldukça açıktı.” Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise Kaddafi’nin ölüm haberini aldığında, “Geldik, gördük, öldü!” diye seslendi.

Niyeti ne kadar iyi olursa olsun, operasyonun sonuçları Libya açısından açıkça felaket olmuş, aynı zamanda ABD’nin çıkarlarına da zarar vermiştir. Müdahalenin savunucularından Samantha Power bile, Kaddafi’ye karşı Amerikan askerî gücünün kullanılmasının, Libya liderinin 2003 yılında nükleer programından vazgeçmiş olması nedeniyle, “nihayetinde nükleer silahların yayılmasının önlenmesi çabalarına zarar verebileceğini” kabul etmiştir. Dahası, 2016 yılına gelindiğinde Libya, New York Times muhabirlerinden ikisinin ifadesiyle “başarısız bir devlet ve terör örgütleri için güvenli bir sığınak” hâline gelmişti. Oysa Kaddafi daha önce terörle mücadele alanında ABD ile iş birliği yapıyordu. Bu nedenle müdahaleye karşı çıkan Savunma Bakanı Robert Gates, Kaddafi’nin “hiçbir yerde bize yönelik bir tehdit oluşturmadığını; yalnızca kendi halkı için tehdit teşkil ettiğini ve meselenin bundan ibaret olduğunu” söylediğini hatırlatmıştır.

Ayrıca operasyonun kod adı olan Odyssey Dawn Operasyonu’nun kaosa yol açma riskini taşıdığı baştan beri son derece açıktı. Clinton, Kaddafi’nin 42 yıl boyunca “bütün kurumları yok etmiş” olması nedeniyle, Kaddafi sonrası siyasal geçiş sürecinin “Libya gibi bir ülkede ne kadar zor olacağını” dile getirmişti. Sonunda Libya, çok sayıda yabancı gücün aktif rol oynadığı ve çok taraflı bir vekâlet savaşına dönüşen bir iç savaşın içine sürüklendi. Ülke bugün hâlâ birbirine rakip iki hükümet arasında bölünmüş durumdadır.

İran’daki ABD Darbesi

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, ABD’nin bu ülkenin siyasal liderliğini devirmeye çalıştığı ilk olay değildir. Bu unvan, Ağustos 1953’te CIA desteğiyle yürütülen ve İran’ın seçimle iş başına gelmiş başbakanı Muhammed Musaddık’ı görevden uzaklaştırarak Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi yeniden iktidara getirmeyi amaçlayan TPAJAX Operasyonu’na aittir. O dönemde Eisenhower yönetimi, İran ekonomisinin çökme riski karşısında giderek daha fazla endişe duymaya başlamıştı. Beyaz Saray, böyle bir gelişmenin Tahran’da Komünist ve Sovyet nüfuzunun genişlemesine yol açabileceğinden kaygılanıyordu. Revizyonist yorumlar kabul edilse bile — ki bunun kabul edilmemesi için güçlü gerekçeler bulunmaktadır — Musaddık’ın devrilmesi bugün de ABD-İran ilişkileri üzerinde gölge oluşturmaya devam etmektedir. Nitekim Şah’ın iktidarı 1979 Devrimi ile sona ermiş ve yerine Ayetullah Ruhullah Humeyni liderliğindeki, ABD karşıtlığını temel karakteri hâline getirmiş İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.

Sonuç

Dolayısıyla, ABD-İsrail askerî harekâtının temel hedeflerine ulaşamamış olması çok da şaşırtıcı değildir. Aksine, çatışma İran’daki sertlik yanlılarını, özellikle de İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun muhafazakâr liderlerini güçlendirmiştir. Hamaney’in oğlu Mücteba, babasının yerine geçmek üzere seçilmiş ve böylece İslam Cumhuriyeti’nin halefiyet sorunu çözülmüştür. Rejimin savaş öncesinde kırılgan olduğu görüşü kabul edildiğinde, bu önemli bir gerileme anlamına gelmektedir. Ayrıca Tahran, Hürmüz Boğazı’nı kapatma kapasitesini sergileyerek yeni bir pazarlık gücü elde etmiştir. Haziran ayında varılan ateşkes anlaşması yürürlükte kalacak olsa bile — ki bunun böyle olmayacağını düşündüren nedenler vardır — İran bunu yeniden yapabileceği yönünde her zaman inandırıcı bir tehditte bulunabilir. Büyük strateji açısından bakıldığında ise savaşın sürmesi, en başta ABD operasyonlarının giderek daha kritik hâle gelen Hint-Pasifik bölgesinde ihtiyaç duyulan silah stoklarını tüketmiş olması nedeniyle, Çin ve Rusya’nın yararınadır.

Peki Washington için doğru yol nedir? İran’ın teslim olma ihtimali düşüktür ve bugüne kadar ortaya çıkan sonuçlar dikkate alındığında, Başkan’ın da tehdit ettiği gibi Trump yönetiminin askerî operasyonları yeniden başlatması hata olacaktır. ABD’nin çıkarlarına verilecek zararı sınırlandırmak için Beyaz Saray bunun yerine ateşkesi istikrara kavuşturmaya ve temel hedeflerine müzakereler yoluyla ulaşmaya çalışmalıdır. Özellikle ABD, rejim değişikliğini resmî bir politika hedefi olmaktan çıkarmalı ve Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın geliştirilmiş bir versiyonunu yeniden yürürlüğe koymaya çalışmalıdır. Böyle bir yaklaşım, Trump yönetiminin en önemli hedefi olan Tahran’ın nükleer silah edinmesini engellemeye yardımcı olacaktır. Savaşın bugüne kadarki sonuçları Tahran’ı ne kadar cesaretlendirmiş olursa olsun, savaş başlamadan önce de zayıf durumda olan İran ekonomisinin yaklaşık 270 milyar dolar zarar görmüş olması ve çok sayıda İranlıyı çaresiz bırakması, ülkenin yeni liderlerine bir anlaşmaya varma konusunda teşvik sağlayabilir.

Ne yazık ki, nükleer mesele bir kenara bırakılsa bile, ABD ile İsrail’in İran konusunda uzun vadede karşı karşıya bulunduğu daha geniş kapsamlı sorunun kolay bir çözümü yoktur. Rejimin savaşın arifesinde ne kadar sevilmeyen bir konuma geldiği dikkate alındığında, Mısır örneğinde olduğu gibi, daha ılımlı ve pragmatik bir İranlı lider kadrosunun zaman içinde ortaya çıkması en azından ihtimal dâhilindeydi. Sonuçta Nasır’ın Batı ve İsrail çıkarlarına yönelik oluşturduğu düşünülen tehdit, Eylül 1970’te ölmesi ve yerine Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın geçmesiyle kendiliğinden ortadan kalktı. Sedat, ABD ile iş birliği yapmaya ve İsrail ile bir barış anlaşmasına varabilmek için siyasi risk almaya istekliydi; nitekim bunu Mart 1979’da gerçekleştirdi. Ancak bugün İran’da böyle bir senaryo oldukça uzak görünmektedir. ABD’li ve İsrailli politika yapıcılar, Orta Doğu’da geçmişte başarısızlıkla sonuçlanan rejim değişikliği girişimlerinden gerekli dersleri çıkarmayarak, İslam Cumhuriyeti’nin öngörülebilir gelecekte de hasım olmaya devam etmesini büyük olasılıkla garanti altına almışlardır.

* Doç. Dr. Galen Jackson, Williams College’da siyaset bilimi doçentidir. Nükleer silahlar, Amerikan dış politikası, uluslararası ilişkiler, Orta Doğu, Arap-İsrail çatışması ve uluslararası siber güvenlik alanlarında ders vermektedir. A Lost Peace: Great Power Politics and the Arab-Israeli Dispute, 1967–1979 (Cornell University Press, 2023) adlı kitabın yazarı ve The 1973 Arab-Israeli War (Rowman & Littlefield, 2023) adlı kitabın editörüdür.

Kaynak: https://warontherocks.com/an-unlearned-lesson-the-sorry-record-of-regime-change-operations-in-the-middle-east/