Nörobilim Ve Paul Ricoeur’un Silkelemesi
Antonio Damasio’nun duyguların akıl yürütmedeki rolünü ve beden-beyin bağlantısını ileri süren çığır açıcı görüşlerinden sonra, biliş ve duygu arasında kopmaz bir bağ olduğu fikri genel bir kabul gördü; bedenin işleyişinin beyne ulaşarak duygusal deneyimleri ve ruh halini nasıl şekillendirdiğine dair araştırmalar hız kazandı. Ama bir yandan da özellikle duyguların (afektif) nörobiliminde daha çok bağlantısallık (connectivity) ve dinamik ağ teorilerine kayma şeklinde gelişmeler oldu.
Joseph LeDoux’un Duygusal Beyin (1996) kitabı, (Türkçesi, Duygusal Beyin: Duyguların Gizemli Dünyası -2020), Damasio’nun “beynin bir sistemler sistemi olduğu” şeklindeki bakışıyla örtüşmekle kalmıyor, onu daha da geliştiriyordu: “Her ne kadar genellikle beynin bir işlevi varmış gibi konuşsak da, aslında beynin kendisinin bir işlevi yoktur. Bazen modüller olarak adlandırılan ve her biri farklı bir işleve sahip sistemler topluluğudur. Birbirine karışan tüm farklı sistemlerin işlevlerinin kombinasyonunun, beyin işlevi adı verilen ek bir işleyişe eşit olduğu şeklinde bir denklem yoktur” (s.105). LeDoux, genel olarak tutarlı bir beyin işlevi olmadığı gibi, genel olarak bir duygu işlevi de olmadığının altını çizmesi, yıllar öncesinden dikkat çekiyordu.
Damasio’nun insanın sinir sisteminde birbiriyle iş birliği yapmaya zorlanan farklı evrimsel yaştaki iki alt sistem olan beyin sapı ile korteks arasındaki uyumsuzluk konusundaki tespiti de, nörobilimde kalıcı bir etki bıraktı, bu bakışa daha sonradan destekleyici ilaveler yapıldı.[1] Bu ilaveleri yapanlardan birisi yine LeDoux’tur. O da insan beyninin bilişsel bir kapasiteye sahip olabilmek için geçirdiği evrim yüzünden bilişsel ve emosyonel sistemler arasında kusurlu bir dizi bağlantı olduğu kanaatindedir; korteksin doğal dil işlevlerini edinme sürecinde bir şekilde yeniden bağlantılanmak zorunda kaldığını düşünmektedir (Synaptic Self, s.322-323). David Linden ise bu görüşü, beyin işleyişinin tutarsız bir şekilde, kaotik bir kazalar, tesadüfler, ihtimaller girdabından oluştuğuna kadar götürmüştür. Hatta Linden, 2007’deki The Accidental Mind kitabında, “Beyin, bir yığma, verimsiz, kaba ve akıl almaz bir tasarımdır ama her şeye rağmen çalışır” diyebilmiştir. Ona göre beyin pek çok gelişigüzel evrimsel kurcalamalar ile daha yeni olanın nispeten daha eski olanın üstüne çıktığı, dolayısıyla kötü organize edilmiş, bir araya sokuşturulmuş bir karmaşadır. Bir yıl sonra psikolog Gary Marcus, Kluge: The Haphazard Construction of the Human Mind, (Türkçesi, Kluge: İnsan Zihninin Gelişigüzel Yapısı-2010) çalışmasında bu fikre güçlü bir destek vermiştir.
Damasio’nun haricinde afektif nörobilimde ortaya çıkan ve etkili olan bakışlardan birisi de Jaak Panksepp’in 1995 yılında yayınlanan Affective Neuroscience: The Foundations of Human and Animal Emotions (Türkçesi, Afektif Nörobilim: İnsan ve Hayvan Duygularının Temelleri-2017) çalışmasıdır. Panksepp, belirli tek tek duyguların bile beynin fizyolojik anatomisinde merkez olarak bir karşılıkları olmadığını savunur: “Tek başına hiçbir psikolojik kavram, herhangi bir beyin bölgesinin veya devresinin işlevlerini tam olarak tarif etmez. Beyinde her ne kadar belirli duyguların detaylandırılması için belirli anahtar devreler gerekli olsa da diğer işlevlerle büyük ölçüde iç içe geçmeyen, ayrı ayı duygular için kesin merkezler veya lokuslar yoktur. Her şey nihayetinde birçok sistemin etkileşiminden ortaya çıkar. Bu nedenle, modern nörobilimciler, merkezlerden çok etkileşen devrelerden, ağlardan, hücre düzeneklerinden söz ederler” (s.147). Panksepp, beyne her bir kısmı başka bir kısımla bağlantılı olan bir bağlantı organı olarak bakar ve onu akıllara durgunluk verecek kadar karşılıklı bağlantılara sahip, duygusal olanın duygusal olmayanlarla iç içe olduğu bir yapı olarak görür ve tüm bunları duyguların sağladığını düşünür (s.70-76).
Panksepp, duygusal beyinle ilgili tartışmaları yalnızca insan beyniyle sınırlandırmamaktan yanadır. Ona göre insanla insan olmayan memeliler, çeşitli nöral seviyelerdeki duygusal konfigürasyonlar ve dinamikler dâhil olmak üzere temel beyin yapıları ve işlevleri açısından pek çok ortak yönü paylaşmaktadır. Hatta Panksepp, memeli merkezi sinir sisteminin yedi ilkel temel duygu ve bunlara karşılık gelen yaşantı tonlarından oluşan bir sabit diziyi içerdiğini düşünüyor. Bunların dördü (“arayış”, uyarana bağlı iştah davranışı ve kendi kendini uyarma; “panik”, uyarana bağlı sıkıntı dile getirme ve sosyal bağlanma; “öfke”, uyarana bağlı ısırma ve afektif saldırı; “korku”, uyarana bağlı uzaklaşma ve kaçma) temeldir. Ayrıca “Şehvet”, “bakım” ve “oyun” olmak üzere üç ek sistem daha bulunur. Bu yedi duygu ve bunlara eşlik eden hissiyat, çok renkli duygusal yaşamın ana renkleridir.
Sonuç olarak, nörobilimdeki son yıllarda ortaya çıkan gelişmelerin, duygu alanında beynin çok sayıda farklı sistem ve alt-sistem arasındaki atomik olmayan karşılıklı bağlantı kümeleri olduğunu, duygulanım sırasında beyin işleyişinin biliş, duygulanım ve motivasyon olmak üzere üç işleyişinin aynı anda devreye girdiği fikrini ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Yine aynı şekilde, her ne kadar nörobilimsel yaklaşımlar, özellikle onların kaba evrimci ve materyalist yorumları, felsefi bakımdan ağır indirgemecilik izlenimleri verseler de böyle bir çıkarımda bulunmak için acele edilmemesi gerektiğini de söylemeliyiz. Yakından bakıldığında, Damasio, LeDoux, Panksepp ve Keith Stanovich gibi önde gelen nörobilimcilerin, sonradan kültürel terbiye (nurture) ile ortaya çıkan olguları kayıtsız şartsız doğal yapıya (nature) bağlayan özcü bir natüralizmi desteklemedikleri, insanın zihinsel ve kültürel verimlerine özel bir alan açmaya çalıştıkları görülecektir. Nörobilimcilerin çoğu, insanın kültürel yapıp etmelerini kaba bir şekilde doğaya, biyolojiye indirgeyen mekanik materyalizmden uzaktır (Adrian Johnston, Catherine Malabou, Benlik ve Duygusal Yaşam: Felsefe, Psikanaliz ve Nörobilim, Çeviren Hakan Gürvit, Axis Yayınları, 2025, s.284-296, 300-303). Ben ayrıca nörobilimin bulgularını zihnin ve kültürün nedeni değil de sadece maddi altyapısı olarak gören bakışların uç vermek üzere olduğu kanaatindeyim.
Afektif nörobilime felsefi uyarılar
Hatırlayacaksınız, duygu ve haleti ruhiye üzerine yazımızın nörobilime kadar olan bölümünü şu sözlerle bitirmiştik: “Şimdiye kadar ele aldığımız duygunun tarihsel ve kavramsal (felsefi) hallerine bakışın da nörobilimde ortaya çıkan gelişmeleri değerlendirirken eleştirel bir süzgeç vazifesi göreceği kanaatindeyiz. Artık nörobilimdeki gelişmelere geçebiliriz.” Geçtik ve neler olup bittiğini eleştirel bir gözle anlatmaya çalıştık. Önemine binaen, tekrar edecek olursak:
Son on yıllar içinde ortaya çıkan ve henüz gelişim aşamasında olan nörobilim, insana ve zihne bakışta, asla kayıtsız kalınamayacak dev bir paradigmatik değişiklik getirmektedir. Ancak ünlü nörolog Antonio Damasio’nun Descartes’ın Yanılgısı (Descartes’ Error) kitabında ortaya attığı ve sonradan nörobilim çevrelerinde yerleşik bir hal almış fikirler, hatalar ve tehlikeler de barındırıyorlar. Bunların en önemlileri, Descartes’ı yanlış anlamaları ve materyalist indirgemeciliğe kapı aralamalarıdır. Önceki ezberlere dayanarak Descartes’ı mekanist sanmaları, akıl ve bedeni birbirinden tamamen kopuk, adeta “makinedeki hayalet” gibi, tek boyutlu biri olarak resmetmeleri, asla doğru değildir. Descartes’ın felsefesinde zihin ve beden (ruh ve madde) birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve etkileşim halindedir. Yine Damasio’nun (ve takipçilerinin) Descartes’in duyguların zihin işleyişindeki rolünü anlamadığı şeklindeki kanaati de tamamen hatalı; Descartes’ı, aklı ve karar vermeyi fiziksel ve duygusal süreçlerden bağımsız, tamamen “soyut” bir yerde konumlandırmakla suçlaması haksızdır. Felsefe tarihçileri, Descartes’ın Ruhun Tutkuları gibi eserlerinde, bedensel mekanizmaların (hayvani ruhlar/sinirsel iletimler) ve duyguların zihinsel kararlar üzerindeki etkisini kabul etmekle kalmayıp fizyolojik olarak açıklamaya çalıştığını da belirtiler. Bu nedenle bazı zihin felsefecileri, Damasio’nun ve afektif nörobilimin zihne ve duygulara bakışının aslında Descartes’ın kendi zamanının kısıtlı imkânlarıyla kurduğu “somutlaştırılmış zihin” (embodied mind) yaklaşımının yeni ve gelişmiş bir versiyonu olduğunu iddia ederler.[2]
Nörobilime daha doğrusu zihnin büyük ölçüde beyin incelemeleriyle açıklanabileceğini ileri süren nörobilimsel yaklaşıma asıl eleştiri ise filozof Paul Ricoeur’dan gelmiştir. Gerçekten de onun nörobilimci Jean-Pierre Changeux’la yaptığı tartışmayı içeren kitap, günümüzde tüm nörobilim adaylarına ve zihinle ilgili kimselere ders kitabı olarak okutulsa yeridir. Her ne kadar tartışmayı “fenomenoloji” genel terimi altında sürdürse de Ricoeur, kendisini dönüşlülük (reflexive), betimleyicilik (fenomenolojik) ve yorumlayıcılık (hermenötik) felsefelerinin temsilcisi olarak görür. Nörobilim alanındaki araştırmaları, zihin incelemelerinin altyapısını aydınlatma çabası olarak gören ve destekleyen Ricoeur’un temel itirazı beynin bilgisi ile kendinin bilgisi arasında ayrımın görmezden gelinmesine ve bir oksimoron sayılabilecek “beyin, düşünür” formülünedir. Ona göre “zihinsellik” bedenselliği de içerir ama beden ile kast edilen doğa bilimlerinde tanınan haliyle nesnel bedene indirgenemez. Ricoeur, “ellerimle tutarım” dendiği gibi “beynimle düşünürüm” denemeyeceği kanaatindedir. “Ellerimin, ayaklarımın vb. benim organlarım olduğunu söyleyebilirim, bunlar yaşantı alanına aittir ve böyle konuşmak için bir ruh ontolojisi içine kapanmak zorunda değilim. Buna karşılık, bana bir beynim olduğu söylendiğinde, buna tekabül eden hiçbir canlı deneyimim, hiçbir yaşantım yoktur, bunu kitaplardan öğrenirim” (s.24)
Şüphesiz Paul Ricoeur, doğrudan bir nörobilim karşıtı değildir, olması da anlamsızdır zira bilimin önemini, bilimsel söylemin farklılığını kabul eder. Freud’un psikanalizi gibi bilişsel bilimler ve nörobilimle de ilgilenmiştir. Çünkü bilinç, dil, hafıza ve yorum onun ilgi alanlarıdır. Özellikle 1990’lardan itibaren onlarla ciddi bir diyalog kurmaya, onların zihnin bilimsel altyapısını incelemelere destek verirken, indirgemeci yaklaşımlara karşı durmaya çalışmıştır. Ricoeur, nörobilimin verilerini kabul eder, insan zihninin maddi altyapısını açıklamak anlamında çok önem verir ama bu verilerin felsefi yorumuna itiraz eder. Zihin ve bilinç, elbette beyinle bağlantılıdır ancak dil, kültür ve anlamlandırma süreçleri sayesinde beynin fiziksel sınırlarını aşar. Freud ve Felsefe’de olduğu gibi insan gerçekliğini ele alırken mutlaka hem bilimsel hem anlam ve yoruma dayalı iki farklı pencereden bakmak ve bir karma söylem (mixed discourse) kullanmak gerektiğini belirtir.
Ricoeur’e göre nörobilim beyni inceler; ancak insan tecrübesi, ister ağ ister bağlantısallık diye geniş açıklamalar yapılsa da yalnızca nöronal olaylarla tüketilemez. Beynin biyokimyası ve görüntüleme tekniklerinde ortaya konan aktivitesi ile kişinin yönelimselliği ve yaşadığı anlam dünyası aynı düzlemde açıklanamaz. Nörobilimin inceleme alanı, nöronların ateşlenmesi vs., elektriksel ve kimyasal süreçlerdir. Düşünmek, hissetmek veya bir hatırayı anlamlandırmak ise anlam dünyasına aittir. Ona göre, bir duygunun nöral haritasını çıkarmak o duygunun ne anlama geldiğini açıklamaz. Beyin süreçleri (maddesel nedenler) ile insan eylemleri ve düşünceleri (anlamlar) iki farklı dildir. Biri diğerine indirgenemez. Böyle yapmaya kalkıldığında, bir “kategori hatası” yapılmış olur.
Ricoeur’un ünlü “anlatısal kimlik” (narrative identity) kavramına göre kişi, yaşam öyküsü içinde kendini kurar. Kimlik, kişinin kendisi ve başkaları hakkında anlattığı hikâyelerle oluşur. Kimlik = genler + beyin denilemez. Zira kişi ile beyni, beyin ile düşünce farklıdır. Bu nedenle, “Beynim karar verdi” yerine “Ben karar verdim” demek gerekir.
Nörobilim, üçüncü şahıs bakış açısıyla çalışır. Beyne dışarıdan bakar ve beyin görüntüleri, nöronlar, sinapslar gibi kavramları gözlemlediği olgulardan türetir. Oysa acı çekmek, hatırlamak, sevmek ve korkmak gibi bilinç deneyimleri, en nihayetinde birinci şahıs perspektifinden yaşanır. Şüphesiz bu yaşantılar da bilimsel olgu düzeyinde açıklanmaya çalışabilir ama her zamanda açıklama ve anlama diyalektiği bir arada ilerleyecektir. Ricoeur’e göre “anlamak” sadece bilgi almak; bir metni okumak[3], kelimeleri çözmekten ibaret değildir. İnsan okurken: kendi geçmişini, duygularını, kültürünü, beklentilerini metnin içine taşır. Yani iki kişi, aynı kitabı okuyup farklı şeyler anlayabilir. Her metin, yazardan bağımsız yeni bir dünya açar. Bu yüzden okuma, anlama çabası, beynin pasif değil aktif, canlı-dinamik bir faaliyetidir ve aynı zamanda kişiye özgüdür. Bu nedenle bu iki açıklama düzeyi, yani birinci ve üçüncü şahıs perspektifleri birbirini tamamlaya çalışmalı ama biri diğerine indirgenmemelidir.
Dikkatinizi çekmiştir, Ricoeur, hafızanın da sadece hatırlanabilen bir nörolojik bir kayıt sistemi, bir anı depolama işlevi olarak görülemeyeceğini savunur. Hatırlama, elbette biyolojik bir süreçtir ama bu onun aynı zamanda anlatısal ve tarihsel bir süreç olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İnsani deneyimler; geçmişi, kültürü, dili ve başkalarıyla kurulan ilişkileri (ötekini) de içerir. Hatırlarken şüphesiz beynimizde birçok sinaptik değişiklikler olur ama neyi, nasıl hatırladığımızın bizim kişisel hikayemizle ilgili bambaşka bir boyutu daha vardır[4] ve bu ikisi aynı olguya ilişkin farklı açıklama seviyeleridir. Nörobilim, sembollerle, hikâyelerle, kültürle velhasıl dille gelen anlamı açıklayamaz, o yüzden böyle bir işe de girişmemeli, onu ilgilisine bırakmalıdır. Nörobilim, anlam oluşumları ve etkileşimleri sırasında “hangi beyin bölgeleri aktiftir” sorusuna cevap vermeye çalışmalı ama “bu deneyimin anlamı nedir?” sorusuyla uğraşmamalı, uğraşsa bile kendi alanının sınırlarında kalmalı, aşırı-yoruma gitmemelidir.
[1] Kendi adıma, elbette insan beyninin diğer omurgalı ve memeli beyinlerinden farklarının incelenmesinin gerekli ve ufuk açıcı olduğu kanaatindeyim. Bu konuda nitelikli bir derleme ve özet için Barış Korkmaz’ın “Nörobilim ve psikanaliz” makalesini (Cogito, Nörobilim ve Felsefe özel sayısı, 75:126-185;Kış 2013) öneririm. Ancak insanı esasen kendine özgü ontolojisi olan ve diğer canlılardan apayrı özellikle taşıyan bir varlık olarak görmek yerine dil ve düşünceye temel olan neokorteksin (yeni beyin) oluşumuyla birlikte adeta evrimsel bir sapma, anomali olarak gören bu bakışı hayli yadırgadığımı ve evrimci bir fanatizm olarak nitelediğimi belirtmek isterim.
[2] Bu tartışmanın akademik detaylarını inceleyebilmek için: “Sources of Damasios Error A Reply to Damasio” ya da “Descartes’ embodied psychology: Descartes’ or Damasio’s error? Makalelerini öneririm.
[3]Metinden bahsedince sadece yazılı metni anlamamak gerekir. Ricoeur’a göre anlamlı eylemler de birer metindir dolayısıyla her türlü anlama faaliyeti bir metin çözme işlemidir.
[4]Memory, History, Forgetting