Finansallaşmış Sermaye: Nihai Yanılsama
B planı yok; sadece, artık kendisinin dışında ne olduğunu bildiğini iddia etmediği için hızlanan muhayyel (fiktif) sermayenin mantıksız bir şekilde ileriye doğru genişlemesi var. Kendisini tamamen kendisine refere eden, kör, asosyal ve acımasız bir sisteme şahit oluyoruz. Yol boyunca neyi yok ettiğini umursamayan bir kendi kendini genişletme dinamiği.
Piyasa tamamen bu işe odaklanmış durumda. Her şeyi “büyüme” olarak fiyatlıyor. Savaş, kriz, ateşkes, gerilim-her şey artan finansal sermayeye dönüşüyor. Reel ekonomi ile muhayyel ekonomi arasındaki sınır, mutlak bir kendi kendine referans verme süreci içinde ortadan kalkmıştır. Para-sermaye kendi başına bir kavram haline geldi ve gördüklerinden memnun.
Gerilim Olmaması İçin Dua Eden Piyasa
Piyasa şu anda İran’da barışı ya da bir çözümü değil, herhangi bir “anlamlı gerilimin” yokluğunu fiyatlıyor. Yatırımcılar; artık kesinlik ve denge için gerekli en asgari koşulları talep etmeyi bıraktılar. Psikolojilerini ve algoritmalarını, hayatta kalmayı satın alma için yeterli bir koşul olarak kabul edecek şekilde yeniden ayarladılar. ABD’nin Bender Abbas’a yönelik saldırıları mı? İran’ın Kuveyt’teki Ali el-Salem Hava Üssü’ne gönderdiği orta menzilli balistik füzeler mi? Petrolün önce yükselip sonra geri çekilmesi, kâğıt üzerinde yürürlükte olan ateşkesler, Trump’ın hayal edilen her anlaşmanın altındaki halıyı çekmesi mi? Bunların hiçbiri muhayyel (fiktif) sermayenin büyüsünü bozabilecek gibi görünmüyor.
Sistem, nihai yanılsaması içinde, riski finansallaştırabilmek için onu jeopolitikleştiriyor. Ham petrol fiyatlarındaki her geri çekilme enflasyon korkularını hafifletiyor, faizleri istikrara kavuşturuyor ve risk iştahını yeniden canlandırıyor. Geçici ya da tamamen uydurulmuş diplomatik haber başlıkları bile, politika yapıcıların sonunda Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacağı ve enerji fiyatlarını düşüreceği yönünde bir teyit olarak okunuyor. Bu anlatı yalnızca ticari masalarla sınırlı değil. Bireysel yatırımcılar arasında da hâkim görüş, bir anlaşmanın yakın olduğu ve Hürmüz’ün kısa süre içinde yeniden açılacağı yönünde. Bu yanılsamanın yapısı pandemi yıllarındakiyle aynıdır: o zamanlar “Aşı geliyor, normallik geri dönecek”; şimdi ise “Anlaşma geliyor, her şey yoluna girecek.”
Bugün Ortadoğu, bir barut fıçısı olarak değil, kontrol altına alınabilir bir yangın olarak ele alınıyor. Piyasa elbette gerçekten barışa inanmıyor. Şu anda inandığı şey, felaket yaşanmayacağına dair sürekli yenilenen vaattir. Bu tutumu bir düşünün: “pandemi” sırasında kullanılan mantığın aynısıdır. Süregelen jeopolitik sesiz tiyatro, piyasanın artık gerçek bir çözüm görüntüsünü bile talep etmeyi bıraktığını ve bunun yerine yönetilen belirsizliğin oksijeniyle yaşamayı öğrendiğini doğruluyor.
Kaçış Hızı Olarak Yapay Zekânın Süper Döngüsü
Bu boşluğu, her türlü makroekonomik kaygıyı bastıracak ve yatıştıracak kadar güçlü tek anlatı dolduruyor: Yapay Zekâ. Ancak piyasa yapay zekâyı bir sektör olarak değil, gelecekteki kurumsal kârlılığın merkezî işletim sistemi olarak fiyatlıyor. Amazon, Microsoft, Google, Meta, Oracle gibi teknoloji devleri olan hiper ölçekleyicilerin (hyperscalers) devasa sermaye harcamaları artık yarı iletkenler ve çiplerle sınırlı kalmayıp enerji altyapısına, soğutma sistemlerine, ağ teknolojilerine, veri merkezlerine, bulut mimarilerine, finansman araçlarına, endüstriyel tedarikçilere ve yazılım ekosistemlerine yayılmış durumdadır. Öyle ki yakın zamanda hiper gerçekliğin kutsanmaya ihtiyacı varmışçasına Jean Baudrillard’a atıfta bulunan Papa XIV. Leo bile, yapay zekâ istilasına karşı kapsamlı bir genelge yayımlama ihtiyacı hissetti. Magnifica Humanitas (Muhteşem İnsanlık); insan ister istemez Vatikan’ın portföy yöneticilerinin bu metni işlemler arasında okuduğunu hayal ediyor.
Peki, hiper-finansallaşmış kapitalizmin bu son zafer çığlığı ne kadar sürebilir? Temelde bir ülke şeklindeki devasa bir mikroçip olan Güney Kore’de, Micron’un tek bir günde sermeyesine 220 milyar dolar daha eklemesiyle SK Hynix ve Micron şirketleri 1’er trilyon dolar eşiğini aştı. Güney Kore’nin KOSPI (Korea Composite Stock Price Index/Kore Bileşik Hisse Senedi Fiyat Endeksi) endeksi 2026 yılında resmî olarak yaklaşık %100 yükselmiş durumda. SK Hynix üzerine kurulu ve günlük fiyat hareketlerini iki katına çıkaran kaldıraçlı ETF (Exchange Traded Funds/Borsa Yatırım Fonları), artık dünyanın en büyük tek hisse senedine dayalı kaldıraçlı ETF’u konumundadır. Yarı iletkenler, S&P 500 piyasa değerinin rekor bir düzeyini, %18’ini oluşturuyor: neredeyse her beş dolardan biri. Goldman Sachs, tamamen yapay zekâ sermaye harcamaları ve kazançları sayesinde S&P hedefini 8000’e yükseltti. Bundan daha iyisi olamaz herhalde.
Ancak dağın diğer tarafında: H100 kiralama fiyatları (Nvidia’nın amiral gemisi yapay zeka çipi, gerçek yapay zeka talebinin bir göstergesi olarak saatlik olarak kiralanıyor) düşüyor; ve Büyük Teknoloji şirketlerinin CDS’leri (kredi temerrüt takasları, bir şirketin borcunu ödeyememesine karşı sigorta poliçeleri) rekor seviye olan 12,5 milyar dolara yükseldi. Başka bir deyişle: Wall Street, satın aldığı şeyin kendisini riske karşı koruma altına alıyor.
Bu son yükseliş dalgasının inançla, fiyat keşfiyle ya da temel göstergelerle hiçbir ilgisi yok. Bu, kendi kendini besleyen bir ivmedir: kendini genişletmenin asla sona ermeyeceğine veya sonsuza dek yeniden canlandırılabileceğine dair coşkulu bir inançla yönlendirilen, muhayyel (fiktif) sermayenin nihai kendi kendini gerçekleştiren kehaneti.
Trapezin Altında Güvenlik Ağı Yok
Peki, bu yanılsama neyi göz ardı ediyor? Var olan toplumsal ilişkilere dayalı olarak hâlâ gerçek sayabileceğimiz her şeyin yıkılmasını gerektirdiğini. ABD’de tüketici güveni tarihi düşük seviyelerdeyken borsanın rekor seviyelerde seyretmesi umurunda değil. Tüketici harcamalarının alt %80’lik bölümünün hızla daralmasını umursamıyor. Sığır etinin ortalama perakende fiyatının pound başına rekor düzey olan 9,64 dolara yükselmesini umursamıyor. ABD’de konut hacizlerinin yıllık bazda %26 artarak son altı yılın en yüksek seviyesine ulaşması umurunda değil.
Bunlar, fiktif (muhayyel) sermayenin kayıtsız ayakları altında ezdiği gerçek yaşamlardır. Finansallaşmış kapitalizm en üst noktasına ulaşıyor ve bu en üst nokta aynı zamanda gerçek dünyaya karşı duyduğu şiddetli kayıtsızlığın da bir belirtisi. Bugün tarihsel zirvelerde bulunan finansal endeksler, sermayenin mutlak insan düşmanlığının diğer yüzüdür.
Piyasa yapısı da aynı hikâyeyi anlatıyor. S&P 500’ün son on iki rekor kapanışının sekizi, piyasa genişliğinin negatif olduğu günlerde gerçekleşti. ABD’de işlem gören ETF’lerin (Exchange Traded Funds/Borsa Yatırım Fonları) sayısı ilk kez halka açık şirketlerin sayısını geçti; 3.900 şirkete karşılık 4.900 ETF. S&P 500’ün hisse senedi risk primi son yirmi beş yılın en düşük seviyesinde. JP Morgan CEO’su Jamie Dimon şöyle diyor; “Şahsen şu anda aşırı kazanç elde ettiğimizi düşünüyorum.” JPM hisseleri, kendi açıklamasının ardından eksiye döndü. Perella Weinberg (önde gelen küresel finansal hizmetler şirketi) ortaklar dâhil olmak üzere iş gücünün %10’unu, azaltıyor. SpaceX, OpenAI ve Anthropic’in de aralarında bulunduğu 4 trilyon dolarlık halka arzlar piyasaya çıkmaya hazırlanıyor. Soru artık bu dev halka arzların mevcut hisselerden pasif sermaye akışını çekip çekmeyeceği değil, bunun ne zaman olacağıdır. Ve buna rağmen piyasa yükselmeye devam ediyor.
İstenmeyen Gerçek Olarak Tahvil Piyasası
Kömür madenindeki son kanarya kuşu tahvil piyasasıdır. Hisse senetleri manşetleri ele geçirebilir ve Hürmüz anlatısıyla iç içe dans edebilir, ancak ABD Hazine tahvilleri bütün yapının merkezi sinir sistemi olarak işlev görmeye devam ediyor. Bunlar, dünyanın her yerinde her gün açılan ya da kapatılan her işlemin teminatıdır. Tahvil piyasası, hisse senedi piyasasını en azından asgari düzeyde “gerçek” tutan şeydir. Aşırı şişirilmiş bu balonun gerçek insanların varlığıyla bağlantılı olduğunu hatırlatan bir unsur görevi görüyor. İşte asıl risk de burada yatıyor. Kısacası: borsa teknoloji tarafından yönlendiriliyor; teknoloji faiz oranlarına bağlı; faiz oranları Hazine tahvillerine olan talebe bağlı; Hazine tahvillerine olan talep ise sürekli baskı altındadır.
Hükümetlerin acil durum ham petrol stoku olan ABD’nin Stratejik Petrol Rezervi (SPR) yaklaşık 365 milyon varile düşmüş durumda; bu seviye tarihsel en düşük düzeyin yaklaşık on gün üzerindedir. Algoritmalar körlemesine işlem yapıyor. Japonya’nın ham petrol ithalatı Nisan ayında aylık bazda %59 düştü ve 1962’den bu yana en düşük seviyesine geriledi. Çin’in ham petrol ithalatı artık Covid kapanmalarının zirve dönemindeki seviyelerin de altında. Ve Hürmüz Boğazı hâlâ “ciddi ölçüde kısıtlanmış” durumda.
Yüzeyin altında, önlenmesi imkânsız bir likidite krizi çoktan demlenmeye başladı. İngiltere Merkez Bankası’nın son kısa vadeli repo tahsisatı-bankaların merkez bankasından teminat karşılığında nakit borçlandığı ve bankaların birbirlerinden kolayca borç alamadığı dönemlerde büyüklüğünün arttığı haftalık bir açık artırma-o kadar büyüktü ki, Birleşik Krallık ve ABD finansal sistemlerinin göreceli büyüklüğüne göre ABD açısından ifade edildiğinde, bu tutar, Fed’in sürekli repo imkânından (standing repo facility) 300 milyar dolarlık bir kullanıma (yani bankaların bu tutarı yalnızca kullanılabilir durumda bulundurması değil, acil durum borç verme penceresinden aktif olarak çekmesi) eşdeğer olurdu. Bu rakam, küresel piyasaların gerçek zamanlı olarak donduğu Mart 2020 krizindeki en yüksek kullanımın iki katıdır. Bu yalnızca bir dipnot değildir. Bu, kanarya kuşunun kan kusmasıdır.
Ve özel kredi piyasası, tam bir sessizlik içinde, %6 ile tarihinin en yüksek temerrüt oranına ulaştı. Sadece ilk çeyrekte 14 milyar dolardan fazla çıkış yaşandı; bu da bir önceki çeyreğe göre %146’lık bir artış anlamına geliyor. JP Morgan, özel sermaye bağlantılı 4 milyar dolarlık kredi riskini elden çıkarmaya çalışıyor. Eğer bu miktar önemsizse, neden bunu Financial Times’ın fark edeceği kadar açık bir şekilde yapıyor? Çünkü sistem, gizli kıvrımlarında çoktan çatlamaya başlamış durumda.
Hasta Sıfır Olarak Kore Wonu?
Öngörüldüğü gibi, KOSPI (Korea Composite Stock Price Index/Kore Bileşik Hisse Senedi Fiyat Endeksi) 2026 yılında iki katına çıktı. Elli yaş üstü bireysel yatırımcılar, en büyük on aracı kurumdan alınan marj kredilerinin %62’sinden fazlasını elinde bulunduruyor. Altmış ila yetmiş yaş arası yatırımcılar arasında ise marj borcu geçen yıl 3,9 trilyon Won’dan 8 trilyon Won’a çıkarak iki katından fazla arttı. Bunlar onlarca yıl boyunca vadeli mevduata ve gayrimenkule güvenmiş sıradan vatandaşlar. Şimdi ise yarı iletken hisseleri satın almak için borçlanıyorlar. Güney Korelilerin çip almak için kendi hayat sigortalarını yakarak yaptıkları poliçe iptal ödemeleri, yalnızca ilk çeyrekte 4,9 trilyon Won’a ulaşarak geçen yıla göre %16,3 arttı. Yabancı akıllı para zaten şimdiden satıyor. Perakende yatırımcılar ise borç parayla ve iptal edilmiş hayat sigortası poliçeleriyle alım yapıyor. Ve net hisse senedi portföyünün Güney Kore GSYH’sine oranı, açıkçası çılgınca bir seviye olan %12’ye ulaşmış durumda. Bağlamı anlamak açısından: bu, ülkenin toplam ekonomik çıktısının yerli yatırımcılar (sıradan vatandaşlar) tarafından borsaya çekilen payıdır. Hiçbir gelişmiş ekonomi, kısa bir süre sonra çöküş yaşamadan bu rakama ulaşamamıştır.
Kore Won’u, en son mortgage krizinin zirve döneminde ve 2000 yılının teknoloji balonunun çöküşünden önce görülen seviyelerde işlem görüyor. Güney Kore Merkez Bankası, yerel (ülke içi) ve uluslararası (ülke dışı) döviz kurları arasındaki farkı kapatmak amacıyla 6 Temmuz’da 24 saat dolar-won ticaretine başlıyor. Ancak ABD piyasalarının oynak işlem saatlerinde bu farklar dar kalırsa, merkez bankası Won’u perde arkasından yönetme kabiliyetini kaybedecektir. İşte bu tam da Pandora’nın kutusu bu olurdu. Güney Kore Merkez Bankası da, çökmekte olan para biriminden ziyade aşırı borçlu hisse senedi piyasasına öncelik vererek, faiz oranlarını %2,5’te sabit tutmaya karar verdi. Won’u savunmak için faiz artırırsanız KOSPI patlar. Hiçbir şey yapmazsanız Won değer kaybetmeye devam eder. Onlar hiçbir şey yapmamayı seçtiler; bu tercih, merkez bankasının para biriminin yanmasına izin vermeyi, borsanın altındaki fitili ateşlemekten daha tercih edilir gördüğünü doğruluyor. O hâlde Covid benzetmesini sürdürelim ve bir tahminde bulunalım. Hasta sıfır? Kore Won’u. Merkez üs? İngiltere de dâhil olmak üzere Avrupa’da, Brexit sonrasında ikinci bir ciddi likidite krizi “Brentry” benzeri bir duruma yol açabilir.
Kavrama Yaklaşırken
Hegel, Tin’in ancak uzun ve acı verici bir yabancılaşma yolculuğunun sonunda kendisini tanıdığını yazmıştı. Sermaye şimdi kendi kavramına yaklaşıyor. Saf, katışıksız bir vecd hâline geliyor. Artık genişlemek için bir nedene ihtiyaç duymuyor. Genişliyor, çünkü genişlemenin gerektirdiği koşullar ne kadar yıkıcı olursa olsun yapabileceği tek şey bu. Savaşı büyüme olarak fiyatlıyor. Enflasyonu yönetilebilir olarak fiyatlıyor. Gerçek insanların hayatlarının yıkımını teminat olarak fiyatlıyor.
Bu, kendini tamamen gerçekleşmiş olarak gören bir sistemdir. Finansallaşmış sermaye, yalnızca kendi gürültüsünü dinleyen bir öğütme makinesine dönüşmüştür. Geri kalanımız ise artık onun spekülatif hezeyanının birer yansımasıyız. Hesaplaşma çağı geldiğinde kurtarılacak gerçek bir şey kalıp kalmayacağı konusu ise merak konusudur.
*Fabio Vighi, politik ekonomi, kültür eleştirisi ve psikanalitik teori kesişiminde çalışan bir akademisyen, yazar ve kamu entelektüelidir.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/the-final-delusion
tercüme: Ali Karakuş