Neoliberal Hayat Tarzı Metafiziğini Spinoza’nın Conatus’una mı Borçludur?

Neoliberal hayat tarzının dayandığı bir metafizik kabul var mıdır? Şayet varsa bunu nerede aramak gerekir. Ben bu sorunun cevabının neoliberalizmin duygu stratejisinde olduğunu düşünüyorum. Aslında neoliberalizm bir duygu ekonomi-politiği olarak da okunabilir. Piyasa, birey, rekabet, özgürlük, verimlilik gibi kavramlar görünüşte bir şeyler ifade etse de bu kavramların altında aslında insanın farklı duyguları vardır.  Duygular insanın hem en zayıf hem de en güçlü taraflarıdır. Duygulardan arınmak, mantık dairesinden çıkmamak, aklın aydınlığında ilerlemek, zaman ve mekân içre fani bir varlık olarak insanın sadece hayali olabilir. Aslında duygulardan kurtulmak gerekli de zorunlu da değildir. Zira bizi biz yapan, insanlığımızın alamet-i farikası duygularımızdır ve bence akıldan da önemli bir yere sahiptir. Bunun için duyguları ciddiye almak gerekir, her ne kadar duygularımız buradaki “ciddiyet”tin de bir duygu olduğunu iddia etse de. Kapitalizm ilk çıkışında insanı bir homo economicus olarak tasvir etse de ve economicus’tan kastını da pragmatizmle malul bir rasyonalite olarak anlasa da geç döneminde duyguların rolünü keşfetmiş, onlara sürekli yatırım yapmış ve nihayetinde neoliberal hayat tarzının alt yapısını hazırlamıştır. İlgili literatürde buna “davranışsal ekonomi” adı verilse de vakıa kapitalizmin duyguları keşfetmesidir. Bu keşiften sonra kapitalizm adeta insan ruhunu on bin ayrı parçaya bölmüş ve her bir parçasını baştan çıkarmak için on bin ayrı yönteme başvurmuştur. Kapitalizmin bütün stratejileri, yöntemleri ve taktikleri insan ruhundaki her bir duygu durumunu ayartmak, baştan çıkarmak üzerinedir.

Duygular konusunda felsefe tarihinde öne çıkan filozof Baruch Spiniza’dır. (1632-1677)  Acaba kapitalizm ileri formu olan neoliberalizm, duygularla ilgili stratejilerinin oluşumunda duyguların kaşifi Spinoza’a neler borçludur? Neoliberal hayat tarzının metafiziğini Spinoza’nın conatus’u mu inşa etmiştir? Bu soru, ilk bakışta tarihsel bir nedensellik iddiası veya inşası gibi zannedilse de, yakından ve dikkatle bakıldığında aslında modern hayatın kendisini nasıl meşrulaştırdığı, insanı hangi ontolojik ve ahlâkî tasavvur içinde yeniden kurduğu ve özgürlüğü hangi metafizik zemin üzerinde anlamlandırdığı sorusuna açılan derin bir gediktir. Zira neoliberal hayat tarzı –yalnızca bir iktisat politikası ya da piyasa tekniği olarak değil, bir yaşama biçimi, bir duygu rejimi, hatta bir varlık yorumu olarak düşünüldüğünde– kendisini açıkça ilan ettiği teorik metinlerden çok daha fazla, sessiz ve zimnî metafizik kabuller üzerinden var eder. Bu zimnî kabuller arasında Spinoza’nın Ethica’sında merkezî bir yer işgal eden conatus/desire/arzu kavramının dolaşıma girmiş olması, ister istemez şu soruyu gündeme getirir. Acaba neoliberal özne, kendi varoluşunu sürdürme ve artırma çabasını (perseverare in suo esse) Spinoza’dan mı devralmıştır; yoksa Spinoza’nın içkin ontolojisi, modern iktidar biçimleri tarafından tarihsel bağlamından koparılarak araçsallaştırılmış ve istismar mı edilmiştir?

Spinoza’da conatus, her tekil varlığın –ister taş, ister hayvan, ister insan olsun– kendi varlığını sürdürmeye yönelik zorunlu yönelimi olarak tanımlanır (Ethica, III, prop. 6); bu yönelim ne ahlâkî bir ideal ne de normatif bir davet anlamını taşır, bilakis Spinoza’nın Tanrı-doğa (Deus sive Natura) dediği içkin varlık düzeninin ontolojik bir tasviridir. İnsan, bu çabanın bilincine vardığı ölçüde özgürleşir; fakat bu özgürlük, modern iradeciliğin varsaydığı gibi keyfî seçim kudreti değil, nedenlerin idrakine dayalı bir aklî sükûnettir (libertas ex intellectu). Spinoza’nın özgür insanı (homo liber), arzularından arınmış değil, arzularının nasıl oluştuğunu bilen, onları aklın rehberliğinde (ex ducto rationis) dönüştürebilen kimsedir. Bu bakımdan conatus, insanı rekabete, performansa yahut sürekli kendini aşmaya çağıran bir hayat felsefesi değil; bilakis duyguların (affectus) nedenlerini kavrayarak kederden sevince ve istikrara geçme imkânı sunan bir etik-ontolojik çerçevedir.

Bugünkü kapitalizmin, özellikle de onun geç-modern ve rafine hali olan neoliberal aklın, salt iktisadî rasyonaliteyle değil, çok daha köklü bir ontolojik ve antropolojik tahayyülle işlediği artık neredeyse üzerinde uzlaşıya varılan bir hakikat olarak kabul edilmelidir; zira çağdaş kapitalizm, insanı yalnızca çalışan, üreten yahut tüketen bir varlık olarak değil, daha temelde arzulayan, etkilenen, duygularıyla yönlendirilen bir varlık olarak kavrar ve tam da bu noktada, modern felsefenin en radikal, en içkinci ve en tehlikeli figürlerinden biri olan Spinoza’nın düşüncesiyle beklenmedik fakat yakın bir ilişki ortaya çıkar.

Spinoza’nın Etika (Ethica ordine geometrico demonstrata Et In Quinque Partes Distinca, bu kitabın Çiğdem Dürüşken çevirisi harikadır ve “şimdilik” bu çeviriden başkası okunmamalıdır) adlı eserinde merkezî bir rol oynayan conatus kavramı –ki bu kavram, her varlığın kendi varoluşunu sürdürme ve artırma yönündeki zorunlu çabasıdır– ilk bakışta etik ve ontolojik bir ilke gibi görünse de, tarihsel süreçte bu kavramın, insanı kendisiyle rekabet eden, kendini optimize etmeye mecbur bırakılan, süreklilik arz eden bir “kendilik yatırımı” öznesine dönüştüren neoliberal tahayyül için son derece elverişli bir zemine dönüştüğü inkâr edilemez. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur; Spinoza kapitalizmi doğurmamıştır; fakat kapitalizm, Spinoza’nın bazı kavramlarını kendi rasyonalite rejimi içinde yeniden kodlamıştır.

Spinoza’nın duygu (affectus), istek (appetitus) ve arzu (cupiditas) teorisi, insanın fiillerinin büyük ölçüde bilinçli iradeden değil, bedenin başına gelen etkilenmelerden (affectiones) doğduğunu ileri sürerken, modern özgürlük anlatılarını temelden sarsan bir meydan okuma sunar; çünkü Spinoza’ya göre insan, çoğu zaman “özgür olduğunu zanneden ama neden böyle davrandığını bilmeyen” bir varlıktır (homo liber se esse putat, causas autem ignorat). Bu ifade, neoliberal çağın “özgür girişimci birey” mitiyle beraber düşünüldüğünde, neredeyse ironik bir kehanet gibi okunabilir. Bugünün öznesi, tercihlerinin kendisine ait olduğuna inanırken, arzularının algoritmalar, piyasa sinyalleri, reklam estetikleri ve performans söylemleri tarafından şekillendirildiğini fark etmez.

Bu noktada Spinoza’nın felsefesi, bir tür duygu ontolojisi (ontologia affectuum) olarak okunabilir; ancak neoliberalizm, bu ontolojiyi etik kurtuluşun değil, iktisadî yönlendirme ve yönetimselliğin (governmentality) hizmetine sokmuştur. Foucault’nun Biyopolitikanın Doğuşu: College De France Dersleri 1978 – 1979 (Naissance de la biopolitique) derslerinde gösterdiği üzere, neoliberal akıl, bireyi hukuki bir özne olmaktan ziyade, kendi üzerinde yatırım yapan bir “insan-sermaye” (human capital) olarak yeniden tanımlar; Spinozacı conatus burada, hayatta kalma ve varoluşu artırma çabasından, sürekli performans, rekabet ve kendini aşma zorunluluğuna evrilir. Böylece ontolojik bir ilke, normatif bir baskı aygıtına dönüşür.

Bu dönüşümde duygular, artık ahlâkî terbiyenin yahut nefsin tezkiyesinin konusu olmaktan çıkar; bilakis piyasanın en rafine araçları hâline gelir. Neoliberal hayat tarzı, sevinci (laetitia) başarıyla, kederi (tristitia) başarısızlıkla, umudu (spes) yatırım beklentisiyle, korkuyu (metus) güvencesizlikle eşleştirerek, insanın iç dünyasını ekonomik sinyallerle senkronize eder. Neoliberal hayat, başarısızlığı bir “günah”, mutsuzluğu ise bir “iman zafiyeti” gibi kodlar. Eğer mutsuzsanız, yeterince “dönüşmemişsiniz” demektir. Bu, Spinoza’nın evrensel zorunluluk (necessitas) fikrinin sapkın bir yorumudur. Spinoza’da her şey Tanrı’nın doğasından bir zorunlulukla çıkar; neoliberalizmde ise her şey piyasanın zorunluluğuna bağlanır. Ancak bu yeni dinde “rahmet”, sadece pazar payını artıranlara ve sevinç maskesini (persona) yüzünden düşürmeyenlere mahsustur. Spinoza’da sevinç, varlığın kudretinin artmasıdır (augmentum potentiae); neoliberalizmde ise sevinç, performans göstergelerine bağlanmış geçici bir dopamin tepkisine indirgenir. Böylece potentia, yani varoluş kudreti, yerini potestasa, yani sistemin dayattığı iktidar ilişkilerine bırakır. Byung-Chul Han, Müdigkeitsgesellschaft (Yorgunluk Toplumu)’da neoliberal öznenin kendi kendinin sömürgecisi oluşunu tam da bu “sahte sevinç” ve “performans” üzerinden anlatır.

Frédéric Lordon, Capitalisme, désir et servitude’de (2010) (Kapitalizm, Arzu ve Kölelik Marx ve Spinoza’nın İşbirliği, Çev. Akın Terzi, Metis Yayınları 2014) şu soruyu sorması manidardır; Ücretli emekçiler, her şeye rağmen, neden kapitalizme boyun eğiyorlar, neden başkalarının “efendi-arzusuna” tabi oluyorlar? Klasik “tahakküm” ve “rıza” cevaplarını tatmin edici bulmayan Lordon, neden olarak, Marksist siyasal iktisat ile Spinozacı “duygu antropolojisini” birleştirerek oluşturduğu etki gücü yüksek alaşım önerir. Marx ve Spinoza’yı neden etkileşime soktuğunu ise şu çarpıcı sözlerle açıklıyor: “Kapitalizme özgü toplumsal yapılardan kurtulmak, duygusal kölelikten kurtulmamızı sağlamaz. Tek başına, arzunun ve sarf edilen güçlerin başıbozuk şiddetinden kurtaramaz bizi. Spinoza’nın duygular konusundaki gerçekçiliği, bu noktada belki en çok Marksist ütopyanın işine yarar: Sarsıp kendine getirir. Sınıfların ve sınıf çatışmalarının tamamen tasfiyesiyle siyasetin ortadan kaldırılması, proletaryanın zaferiyle bütün husumetlerin aşılması, sınıf çıkarlarından tamamen arınmış sınıfsızlığın ortaya çıkması.. bunların hepsi post-siyasal birer hayalden ibarettir ve belki de Marx’ın yaptığı en büyük antropolojik hata budur: Şiddeti kökünden yok edebileceğini sanmak; oysa en az tahripkâr şiddet biçimlenimlerini aramak dışında bir hedef olamaz ufkumuzda.” (s. 193)

Modern kapitalizmi anlamaya çalışırken en büyük yanılsamamız, onun insanı zorla çalıştırdığı, baskıyla boyun eğdirdiği, çıplak şiddetle itaate mecbur bıraktığı fikridir; oysa Lordon’un çalışması, bu yanılsamayı yerle bir ederek bize “Kapitalizm, insanları zorladığı için değil, onları arzulandırmayı başardığı için işler; insanlar çalıştıkları için değil, çalışmayı kendi arzularıyla uyumlu hâle getirdikleri için boyun eğerler” gerçeğini gösterir. Lordon’un Marx ile Spinoza’yı “işbirliği” içinde okuma teşebbüsünün asıl ağırlık merkezi de burada yatar.  Lordon’un, Marx’ın kapitalist sömürü analizini, Spinoza’nın arzu ontolojisiyle birleştirerek, kapitalizmi yalnızca bir üretim tarzı değil, bir arzu rejimi, hatta daha ileri giderek bir duygulanımsal iktidar biçimi olarak düşünmemizi sağlamasıdır. Kapitalizm, bu okumada, ücret ilişkisiyle bedenleri satın alan bir sistem olmaktan ziyade, conatus’ları hizaya sokan, arzuları senkronize eden, bireyin kendi varlığını sürdürme çabasını (conatus essendi) sermayenin hareketiyle örtüştürmeyi başaran bir makinedir. Ücretli emek, artık yalnızca zamanın ve bedenin satılması değildir; arzu enerjisinin sermayeye bağlanmasıdır. Kapitalist işletme, salt bir üretim mekânı değil, bir affectus fabrikasıdır: umut üretir, korku yönetir, beklenti yaratır, tatminsizlik hissettirir. Böylece işçi, yalnızca çalıştığı için değil, çalışmadan var olamayacağını hissettiği için itaat eder. Bu, Étienne de La Boétie’nin “gönüllü kulluk” (servitude volontaire) dediği şeyin modern, kurumsallaşmış ve rafine hâli olarak da görülebilir.

Bu bağlamda şunu ifade etmek mümkündür. Spinoza felsefesi kapitalizmi meşrulaştırdığı söylenemez ama kapitalizmin, Spinoza’nın içkinci ontolojisini kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırdığı söylenebilir. Deleuze’ün Spinoza’yı “prenslerin değil, halkın filozofu” (Spinoza: philosophie pratique), olarak okuması bu araçsallaştırmaya karşı bir direniş imkânı sunar; zira Spinoza’nın asıl amacı, arzunun köleleştirilmesi değil, aklın rehberliğinde özgürleşmesidir (libertas ex ducto rationis). Ne var ki neoliberal çağ, bu özgürleşme vaadini tersyüz ederek, arzuyu sürekli kışkırtan ama asla doyurmayan bir döngü üretmiştir.

Bugün Spinoza bağlamında yaşadığımız, Spinoza’dan arta kalan kavramların, tarihsel bağlamlarından koparılarak piyasa aklına tercüme edilmesidir; bu tercüme hermeneutik açıdan bir tahriftir. Spinoza’nın felsefesi, doğru okunduğunda, neoliberal hayat tarzının değil, onun yarattığı duygusal köleliğin eleştirisi için güçlü imkânlar sunar. Zaten Spinoza’nın Etika’sının sonu olan beşinci bölümün başlığı “Aklın Kudreti ya da İnsanın Özgürlüğü”dür. Spinoza insandaki duygu durumlarını bir realite olarak kabul eder ama idealinde aklın kudretini muktedir kılmak vardır. Zaten olması gereken arzuyu araçsallaştırmak değil, onu hikmetle terbiye etmek; özgürlüğü performansla değil, hakikatle ilişkilendirmektir.

Neoliberalizmin Spinoza’nın conatus’usunu tercüme işlemi, masum bir kavramsal aktarım değil bir çarpıtma ve hatta yer yer bir tahriftir. Zira Spinoza’da varlığın kudreti anlamına gelen potentia, neoliberal hayatta ölçülebilir başarı göstergelerine, rekabetçi kapasitelere ve piyasa değerlerine indirgenir; sevinç (laetitia), varoluş kudretinin artışı olmaktan çıkar, geçici haz ve onaylanma duygusuna dönüşür; keder (tristitia) ise ontolojik bir edilginlik hâli olmaktan ziyade, bireysel başarısızlığın ahlâkî bir damgası gibi yaşanır. Spinoza için sevinç, insanın kendi kudretinin artışına dair duyduğu o saf ve berrak bilinç halidir. Bu, edilgin bir haz değil, insanın “kendi olma” yolunda katettiği mesafenin ruhsal tezahürüdür. Lakin neoliberal paradigma, bu “kudret artışı” fikrini alıp, onu “üretim kapasitesi artışı” ile takas etmiştir. Bugünün kurumsal dünyasında “mutlu çalışan”, aslında “daha az maliyetle daha çok sömürülen” çalışanın seküler adıdır. Spinoza’da sevinç, nedenleri anlamaktan (cognitio) doğan aktif bir süreç iken; neoliberal sevinç, dış dünyadaki adaletsizliğe, sömürüye ve Vebleniyen o yıkıcı rekabete karşı bir “görmezden gelme” veya “uyum sağlama” (adaptation) biçimidir.  Neoliberalizm, Spinoza’nın “kederli duygulanımlar” (tristitia) dediği öfke, hınç ve isyanı, sistem için verimsiz (dysfunctional) kabul eder. Kurumsal koçluk, adeta bir mürebbi edasıyla, çalışanın içindeki o ham arzuyu (conatus) şirketin hedefleriyle hizalar. Böylece modern özne, Spinoza’nın tarif ettiği gibi nedenleri kavradığı için değil, tam aksine arzularının nasıl üretildiğini bilmediği hâlde “özgür” olduğunu zannettiği için neoliberal düzenin en elverişli taşıyıcısı hâline gelir. Spinoza’nın meşhur ifadesiyle, insan artık fiillerinin farkındadır ama onları belirleyen nedenlerden bihaberdir (homines se liberos esse putant, quia suarum actionum conscii sunt).

Tarihsel perspektiften bakıldığında, Max Weber’in Protestan ahlâkı analizinde işaret ettiği içsel disiplin ve dünyevî başarı etiği, bugün duyguların ve arzuların doğrudan yönetildiği çok daha incelmiş bir evreye ulaşmıştır. Gilles Deleuze’ün Spinoza’yı “halkın filozofu” olarak okuması, Antonio Negri’nin L’anomalia selvaggia  saggio su potere e potenza in Baruch Spinoza Fatti e le idee’da (Yaban Kuraldışılık/Spinoza Metafiziğinin ve Siyasetinin Gücü, Çev. Eylem Canaslan, Otonom Yayınları 2005) Spinoza’yı iktidarın içkin eleştirmeni olarak konumlandırması, aslında Spinoza’nın neoliberal öznenin değil, neoliberal hayatın duygulanımsal köleliğinin eleştirisi için elverişli bir düşünür olduğunu gösterir. Byung-Chul Han’ın Psikopolitika’da tasvir ettiği çağdaş özne ise, artık dışsal bir zorlamaya maruz kalmadan, kendi conatus’unu piyasanın lehine seferber eden, kendini sömüren bir varlığa dönüşmüştür. Hâlbuki Spinoza’nın amacı, insanı arzunun kölesi kılmak değil, onu arzunun nedenlerini idrak eden bir özgürlük ufkuna taşımaktı; neoliberal akıl ise bu idraki askıya alarak, arzuyu sürekli kışkırtan ama asla doyurmayan bir hayat rejimi inşa etmiştir. Bu nedenle Spinoza, neoliberal hayatın zimnî metafizikçisi değil, doğru okunduğunda onun en sert eleştirmenlerinden biri olarak görülebilir.

Spinoza’yı bu bağlamda doğru anlayabilmek ve okuyabilmek için Thorstein Bunde Veblen’e müracaat etmek gerekir. (Mevcut literatürde olmayan bu ilişkiyi gündeme getirip Spinoza’yı Veblen ile birlikte okumamı salık veren Mevlüt Camgöz hocama müteşekkirim) Spinoza ile Veblen’i yan yana getirmek, ilk bakışta anakronik ve hatta zorlama bir entelektüel teşebbüs gibi görünebilir; zira biri XVII. yüzyılın metafizik ve etik problemleriyle meşgul olmuş radikal bir rasyonalist, diğeri ise XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyıl başının Amerikan kapitalizmini, tüketim kalıplarını ve sınıfsal gösteriş biçimlerini çözümleyen heterodoks bir iktisatçıdır. Ancak kapitalizmi yalnızca üretim ilişkileri, sermaye birikimi yahut teknik rasyonalite düzeyinde değil; insanın ne olduğu, neyi arzuladığı, neden belirli biçimlerde davrandığı sorusu üzerinden okumaya başladığımızda, Spinoza ile Veblen arasında şaşırtıcı derecede derin bir hermeneutik yakınlık ortaya çıkar. Bu yakınlık, bir “fikir aktarımı” ilişkisinden ziyade, kapitalizmin duygular, arzular ve sembolik değerler üzerinden işleyişini açığa çıkaran ortak bir eleştirel sezgide temellenir.

Spinoza’nın Ethica’sında merkezî bir rol oynayan conatus, her tekil varlığın kendi varlığını sürdürme ve kudretini artırma yönündeki zorunlu çabası olduğunu daha önce belirtmiştik. Spinoza’ya göre insan, bu çabanın bilincine vardığı ölçüde özgürleşir; fakat çoğu zaman arzularının nedenlerini bilmediği için özgür olduğunu zanneden, gerçekte ise edilgin duyguların (passiones) sevk ettiği bir varlık olarak yaşar. Spinoza’nın nazarında İnsan aklî olduğu kadar duygusal olarak kırılgan, rasyonel olduğu kadar etkilenmeye açık bir varlıktır.

İşte Veblen’in The Theory of the Leisure Class’ta (1899) Aylak Sınıfın Teorisi (Çev. Eren Kırmızıaltın-Hüsnü Bilir, Heretik 2022) yaptığı analiz, tam da bu kırılganlık zemininde yükselir. Veblen’e göre modern kapitalist toplumda tüketim, artık biyolojik ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir faaliyet olmaktan çıkmış; gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) yoluyla toplumsal itibarın, statünün ve sembolik üstünlüğün sergilendiği bir alana dönüşmüştür. İnsanlar, kullanmak için değil, görünmek için tüketir; sahip oldukları şeylerin faydasından çok, başkalarının gözündeki anlamına yatırım yaparlar. Bu noktada Veblen, insan davranışını rasyonel fayda maksimizasyonu ile açıklayan Ortodoks iktisat paradigmasından kopar ve insanın davranışlarını belirleyen asıl gücün taklit, kıskançlık, onaylanma arzusu ve üstünlük duygusu olduğunu ifşa eder. Spinoza’da haset/imrenme (invidentia), bir başkasının mutluluğunu kendi kederimiz, onun kederini ise kendi sevincimiz olarak görme halidir. Veblen ise bu felsefi tespiti, “finansal kıyaslama” (pecuniary emulation) kavramıyla iktisadi bir kanuna dönüştürür. Birey, ihtiyacı olanı değil, statü hiyerarşisinde üstünde gördüğü “öteki”nin sahip olduğunu arzulayarak kendi Conatus‘unu tatmin etmeye çalışır. Bu durum, rasyonel fayda maksimizasyonunun iflasıdır. Davranışsal iktisadın “çapalama” (anchoring) veya “kayıptan kaçınma” (loss aversion) dediği olgular, aslında Spinoza’nın Tractatus Politicus‘ta bahsettiği halkın (multitudo) tutkularına esir düşme halinin modern isimlendirmelerinden ibarettir.

Spinoza ile Veblen’i birlikte okumanın imkânının tam da burası olduğu kanaatindeyim. Spinoza’nın conatus’u, Veblen’in analiz ettiği gösterişçi tüketimin ontolojik arka planı olarak okunabilir. Zira Veblen’in betimlediği tüketim davranışları, salt maddî ihtiyaçlardan değil, insanın kendi varlığını başkalarının gözünde artırma, yani kudretini sembolik düzlemde genişletme arzusundan beslenir. Spinoza’da kudret (potentia), varoluşun yoğunluğu ve etkinliği anlamına gelirken; kapitalist toplumda bu kudret, giderek sembolik göstergelere, markalara, statü işaretlerine tahvil edilir. Böylece conatus, kendi içkin etik bağlamından koparılır ve sosyal rekabetin yakıtı hâline gelir.

Bu kopuşun kritik bir sonucu belki şöyle izah edilebilir; Spinoza’da arzu (cupiditas), insanın özüyle özdeştir; fakat bu arzu, aklın rehberliğinde etkin bir hâle gelebilir. Veblen’in dünyasında ise arzu, büyük ölçüde taklitçi (emulative) ve dışsal bir karakter kazanır; insanlar neyi neden istediklerini bilmez, başkalarının isteklerini arzu ederler. Burada Spinoza’nın “insanlar özgür olduklarını sanırlar, çünkü fiillerinin farkındadırlar; ama onları belirleyen nedenleri bilmezler” cümlesi, Veblen’in tüketim toplumuna dair teşhisleriyle neredeyse birebir örtüşür. Aylak sınıf, sadece çalışmayan bir sınıf değil; arzunun yönünü belirleyen, diğer sınıfların conatus’unu sembolik olarak kolonize eden bir referans noktasıdır.

Bazen insan, yaşadığı dünyayı anlamaya çalışırken, olup bitenlerin akılla açıklanamayacak kadar “düzgün”, “işler” ve “yerli yerinde” ilerlediğini fark eder; herkes çalışıyordur, herkes tüketiyordur, herkes kendince “seçim” yapıyordur ama bütün bu seçimler sanki görünmez bir el tarafından önceden yazılmış gibidir. İşte tam bu noktada, rasyonel hesaplarla örülmüş iktisat teorilerinin dili yetmez olur; insan, davranışın arkasındaki itkiyi, meyli, arzu yönelimini sormaya başlar. Spinoza ile Veblen’i yan yana düşünme ihtiyacı da tam burada doğar. Spinoza, insanın kendisini “özgür” sanma ısrarını, tutkularının nedenlerini bilmemesine bağlarken; Veblen, modern toplumda bireyin neden durmadan çalıştığını, tükettiğini ve başkalarına benzeme telaşıyla yaşadığını açıklarken, aslında aynı yaraya dokunurlar. İnsan, aklıyla değil; arzusuyla yönetilir. Davranışsal iktisadın yüzyıllar sonra deneylerle ispatladığı şey, Spinoza’da metafizik, Veblen’de ise sosyolojik bir düşünce olarak zaten mevcuttur. Davranışsal iktisat, bütün bu süreci “irrasyonalite” başlığı altında inceler; ama asıl sorun, insanın irrasyonel olması değil, fazlasıyla yönlendirilebilir olmasıdır. Spinoza’nın affectus dediği duygulanımlar —umut, korku, kıskançlık, imrenme— Veblen’in tarif ettiği alışkanlıklar ve taklit mekanizmalarıyla birleştiğinde, neoliberal düzenin neden bu kadar “pürüzsüz” işlediği anlaşılır. Kimse zorlanmaz; kimse sürüklenmez; herkes gönüllüymüş gibi görünür. Fakat bu gönüllülük, içselleştirilmiş bir itaattir. Burada iktidar, eski anlamıyla yasak koyan, cezalandıran bir güç olmaktan çıkar; alışkanlık üreten, arzu yönlendiren, beklenti inşa eden bir yapıya bürünür.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, Veblen’in analizi sanayi kapitalizminin olgunlaşma evresine, Spinoza’nın ontolojisi ise modern öznenin metafizik doğuşuna tekabül eder; biri sonuçları, diğeri şartları ifşa eder. Gilles Deleuze’ün Spinoza’yı “arzunun filozofu” olarak okuması (Spinoza: philosophie pratique, Spinoza Pratik Felsefe), Veblen’in tüketim analizleriyle birlikte düşünüldüğünde, kapitalizmin yalnızca emek gücünü değil, arzunun kendisini üretip yöneten bir sistem olduğunu açıkça gösterir. Bu noktada Veblen, Spinoza’nın teorik olarak açtığı alanı, ampirik ve sosyolojik düzlemde somutlaştıran bir düşünür olarak görülebilir. Neoliberalizm, bireyi özgürleştirdiğini iddia ederken aslında onun bilişsel zaaflarını (biases) manipüle ederek sistemi ayakta tutar. Richard Thaler’ın “Dürtme” (Nudge) teorisi, bu bağlamda bakıldığında, tebaasını incelikli bir şekilde yönlendiren ama onlara seçme yanılsaması bırakan seküler bir teolojik müdahaledir. Burada klasik ifadeyle bir istidrac hali vardır; yani kişinin adım adım felaketine (borçlanma, tükenmişlik) sürüklenirken bunu bir lütuf veya başarı sanması. Neoliberal hayatın, metafiziğini Spinoza’nın Conatus’una “borçlu” olduğunu söylemek belki fazla iddialıdır ama neoliberalizmin, Conatus’u bir tür “arzulayan makine”ye indirgeyerek onu kullandığını söylemek mümkündür.

Velhasıl Spinoza ile Veblen’i kapitalizmin anatomisi ve hastalıkları bağlamında birlikte okumak bir imkân ya da ihtimal değil, mecburiyettir. Spinoza, insanın neden kolayca yönlendirilebildiğini, arzunun ontolojik kırılganlığını ifşa eder; Veblen ise bu kırılganlığın kapitalist toplumda nasıl sistematik bir sömürü ve ikna aygıtına dönüştüğünü teşhir eder. Spinoza, kapitalizmin metafizik önkoşullarını; Veblen ise onun toplumsal ve kültürel sonuçlarını izah ve ifşa eder. Bu iki düşünürü birlikte okumak, modern insanın kendi varlığını sürdürme çabasını, başkalarının onayına endekslediği ölçüde, kendi conatus’una yabancılaşma trajedisini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. O halde sorumuza tekrar dönebiliriz. Neoliberal hayat tarzının bir metafiziği vardır ve bu metafizik anlaşılmadan diğer tüm analizler yüzeysel kalacaktır. Söz konusu metafizik zahiren varlığını Spinoza’nın conatus’una borçludur. Ancak zahir perdesini kaldırdığınızda göreceğiniz şey Spinoza’nın istismar edilmesi, araçsallaştırılması ve tahrifinden ibarettir. Mezkûr tahrifin ironik olan tarafı ise şudur belki de; modern ekonomi kendine özgü bir rasyonalite icat edip sonunda duygulara demir attı, Spinoza ise duyguların realitesini kabul etti ama özgürlüğün/kurtuluşun duygularda değil aklın kudretini muktedir kılmakta buldu.