NATO 3.0: İttifak mı, Yoksa Askerî-Sanayi Yatırım Fonu mu?

NATO’yu uzun yıllardır tutarlı bir şekilde eleştiren herkes için bunlar zor zamanlar. Komünizme karşı “Özgür Dünya’yı savunma” döneminden, “insani müdahale” ve “Küresel Terörle Savaş” çağına, oradan da bugün neredeyse Batı dışındaki dünyanın tamamına karşı yürütüldüğü öne sürülen varoluşsal mücadeleye kadar, İttifak varlığını meşrulaştıran anlatıları defalarca yeniden inşa etti. Dil değişiyor; ancak altta yatan mantık değişmiyor. NATO vazgeçilmezliğini koruyor ve her yeni düşman (ister keşfedilmiş, ister abartılmış, isterse bilinçli olarak üretilmiş olsun) onun gerekliliğinin yeni bir kanıtı hâline geliyor.

Onlarca yıl boyunca, antimilitarist, anti-hegemonik veya sol perspektiflerden hareket eden eleştirmenler; siyasi elitlerin, ana akım medyanın, akademik kurumların ve güvenlik uzmanlarının ortak çabalarına karşı bu mitolojiyi yapıbozuma uğratmak için yoğun çaba harcamak zorunda kaldılar. Entelektüel görevin kendisi hiçbir zaman özellikle zor değildi. NATO müdahalelerinin çelişkileri, ikiyüzlülükleri ve yıkıcı sonuçları, bombalar düştükten çok sonra bile görünürlüğünü korudu. Cesaret gerektiren şey ise hâkim uzlaşıya karşı sesini yükseltmekti.

 

İronik olan şu ki, bugün İttifak’ın kendi liderleri onun en etkili gerçeği dile getiren isimleri hâline gelmiştir. Donald Trump, NATO’yu geleneksel olarak çevreleyen ahlaki söylemi defalarca ortadan kaldırmıştır. İttifak’ın Genel Sekreteri Mark Rutte de aynı ölçüde açık sözlü hâle gelirken, Almanya Şansölyesi ile Fransa Cumhurbaşkanı Avrupa’nın askerî geleceği hakkında giderek daha dikkat çekici bir açıklıkla konuşmaktadır. Ancak NATO’nun neye dönüştüğü konusundaki gerçeği dile getirme ayrıcalığı yalnızca iktidarda bulunanlara aittir. Ankara Zirvesi öncesinde protesto hareketlerine yönelik baskıların da gösterdiği gibi, vatandaşlar bu askerî dev hakkındaki gerçeği biliyor olabilir; ancak ona karşı örgütlenmeleri beklenmemektedir.

Ankara Zirvesi henüz başlamamış olsa da sonuçları şimdiden bilinmektedir. “Tarihî zirve” ifadesi o kadar sık kullanılmıştır ki neredeyse anlamını yitirmiştir. Bazı gözlemciler, Avrupalı müttefiklerin İttifak’ın finansmanı ve liderliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesiyle NATO’nun “Avrupalılaşmasını” beklemektedir. Ancak bu büyük ölçüde retorik düzeyde kalmaktadır. Avrupa, İttifak’ın askerî omurgası olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin yerini alamaz. Ancak kendi boynundaki ilmiği —ve belki de dünyanın boynundakini— kendi isteğiyle daha da sıkabilir. Atlantikçiler, Washington-Brüksel ilişkisine ve Trump’ın Amerika’nın taahhüdünü gerçekten azaltmayı amaçlayıp amaçlamadığına odaklanmayı sürdürürken, Avrupa’nın kendi içinde çok daha önemli bir dönüşüm yaşanmaktadır. NATO içinde yeni askerî koalisyonlar ortaya çıkmaktadır. Baltık Devletleri ile Polonya, tarihsel kırgınlıklar ve derin Rus karşıtlığının etkisiyle giderek kendi güvenlik gündemlerini izlemektedir. Bir zamanlar tarafsızlığın simgesi olan İsveç ve Finlandiya, militarizasyonu hızla benimsemiş; Helsinki ise artık kendi topraklarında nükleer silahların konuşlandırılmasına dahi izin vermektedir (doğal olarak Amerikan silahları; bu da söz konusu ülkeleri Washington’un stratejik mimarisiyle her zamankinden daha derin biçimde bütünleştirmektedir). Benzer bölgesel askerî yapılanmalar Balkanlar’da da sessizce şekillenmektedir; Hırvatistan, Arnavutluk, Bulgaristan ve Kosova giderek daha sık kendi savunma iş birliğini güçlendirmeyi dile getirmektedir: NATO içinde NATO.

Bununla birlikte, NATO 3.0’ı gerçekten ayırt eden unsur yalnızca Rusya ve Çin’i açıkça stratejik rakipler olarak tanımlama ya da küresel hedeflerini ilan etme isteği değildir. Rutte’nin bizzat açıkladığı üzere NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa üzerinden küresel ölçekte güç projeksiyonu yapmasını mümkün kıldığı için vazgeçilmezdir. Başka bir ifadeyle Avrupa, Amerikan küresel stratejisi açısından hem bir platform hem de bir güç çarpanı işlevi görmektedir (Epic Fury operasyonunun da gösterdiği gibi).

Daha da açıklayıcı olan ise NATO’nun artık kendisini tanımladığı dildir.Rutte, gururla bir “Savunma Sanayii Devrimi”nden söz etmektedir. Bu ifade oldukça açıklayıcıdır. Birinci Sanayi Devrimi’nin fabrikalar ve makineleşme yoluyla üretimi dönüştürmesi gibi, NATO 3.0 da askerî üretimi tamamen yeni bir ölçekte yeniden düzenlemeyi amaçlamaktadır; bunu öncelikle savunma amacıyla değil, kalıcı kârlılık sağlamak için yapmaktadır. “Kolektif Güvenlik”, “Stratejik Özerklik” ve “Caydırıcılık” söylemlerinin ardında ise çok daha basit bir gerçek yatmaktadır: NATO, giderek benzeri görülmemiş miktarlardaki kamu kaynaklarını özel şirketlerin eline aktaran bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

Bu nedenle NATO 3.0, bir başka mutasyonu temsil etmektedir: temel tarihsel misyonu giderek Batı ekonomilerinin kalıcı militarizasyonu ve büyük olasılıkla Rusya ile yeni bir savaş hâline gelen bir ittifak.

Zamanlama dikkat çekicidir. Onlarca yıl boyunca hükümetler, kamu maliyesinin kemer sıkmayı gerektirdiğini ısrarla savundular.  Hastanelerin, üniversitelerin, emekli maaşlarının ve sosyal refah sistemlerinin acı verici bütçe disiplinini kabul etmek zorunda olduğu ileri sürüldü. Birdenbire bu mali kısıtlamaların hiçbiri askerî harcamalar için geçerli olmaktan çıktı. Sağlık veya eğitim için siyasi açıdan kabul edilemez görülen bütçe açıkları, silah tedariki söz konusu olduğunda tamamen kabul edilebilir hâle geldi. Savunma harcamaları artık bir yük olarak değil, bir yatırım stratejisi ve istihdam yaratmak için mükemmel bir fırsat olarak sunulmaktadır (genellikle savaşın beraberinde getirdiği genişleyen mezarlıklardan ise hiç söz edilmemektedir).

Bu durum daha da derin soruları gündeme getirmektedir. Bulut bilişim, yapay zekâ, uydu haberleşmesi ve otonom silahlar giderek daha fazla özel teknoloji şirketleri tarafından geliştiriliyorsa, ulusal güvenliği nihayetinde kim kontrol etmektedir? Hükümetler ticari sağlayıcılara yapısal olarak bağımlı hâle gelirse, demokratik hesap verebilirlik nerede kalacaktır? Askerî tedarik, risk sermayesi yatırımına benzemeye başladığında, sürekli güvensizlikten gerçekte kim fayda sağlamaktadır? Şaşırtıcı olan ise bu soruların son derece sınırlı ilgi görmesidir.

 

Bunun yerine yalnızca aciliyet söylemini duyuyoruz. Avrupa derhâl yeniden silahlanmalıdır. Sanayi üretimi hızlandırılmalıdır. Tedarik kuralları sadeleştirilmelidir. Askerî yatırımlar bekleyemez. Oysa tarih bize acil durumların nadiren geçici kaldığını öğretmektedir. İstisnai önlemler zamanla kalıcı yönetim biçimlerine dönüşmektedir. Sürekli algılanan tehdit koşulları altında olağanüstü askerî harcamalar normal görünmeye başlarken, eğitim, sağlık veya sosyal adalete yatırım yapılmasına yönelik talepler birdenbire mali açıdan sorumsuzluk olarak değerlendirilmektedir.

Güvenlik, siyaseti ele geçiriyor.. Gözlerimizin önünde beliren şey, savaşın bizzat kendisinin giderek daha fazla özelleştirildiği bir modeldir. Özel savunma yüklenicileri, teknoloji şirketleri, lojistik firmaları ve yapay zekâ geliştiricileri, askerî ekosistemin vazgeçilmez aktörleri hâline gelmektedir. Savaşın kendisi bile giderek daha uzaktan yürütülür hâle gelmektedir. Yapay zekâ, otonom sistemler ve dijital altyapılar, askerî operasyonların benzeri görülmemiş biçimlerde dış kaynak kullanımına açılmasına, otomatikleştirilmesine ve ticarileştirilmesine imkân tanımaktadır. Savaş mutlaka kitlesel seferberlik gerektirmez; yatırım portföyleri gerektirir.

Savaş yerine refah bekleyen küçük üye devletler açısından bunun sonuçları özellikle düşündürücüdür. Savunma bütçelerinin artırılması İttifak’la dayanışmanın bir göstergesi olarak sunulmaktadır; ancak gerçekte bu, çoğu zaman devasa bir askerî-sanayi yatırım düzenine zorunlu katılımı andırmaktadır. Vatandaşlar ne ürettikleri ne de kontrol ettikleri silahları finanse etmekte; sistemi ayakta tutan jeopolitik mantığın sıklıkla büyüttüğü tehditlere karşı koruma satın almaktadır.

NATO, Birleşmiş Milletler (BM) temelli uluslararası düzen içinde hiçbir zaman yalnızca askerî bir ittifak olmamıştır. Her zaman Batı’nın stratejik dünya görüşünün bir ifadesi olmuştur.Bugün ise daha da karmaşık bir şeye dönüşmektedir: güvenlik politikası, sanayi politikası, teknolojik güç ve sermaye birikiminin giderek iç içe geçtiği bir sistem. Ankara Zirvesi yalnızca savunma ve caydırıcılığı tartışmayacak; kapitalizmin, teknolojinin ve örgütlü şiddetin geleceğinin ne denli derinden iç içe geçtiğini ortaya koyacaktır. Bu, savaş için sürekli seferberliğin politik ekonomisinin bir başka bölümü olacaktır.

 

*Biljana Vankovska, barış çalışmaları profesörü ve Makedonya’nın Üsküp kentindeki Küresel Değişim Merkezi’nin başkanıdır.

Kaynak:https://www.counterpunch.org/2026/07/03/nato-3-0-alliance-or-military-industrial-investment-fund/