Narenda Modi; Geniş Göğüs, Zayıf Dizler
Narendra Modi’nin siyasi bedeni her zaman fiziksel bedeninden daha büyük olmuştur. 56 inçlik bir göğse sahip olduğu yönündeki ilk iddiası, yalnızca olağanüstü erkeklik ve fiziksel güce dair bir övünme değildi. Bu, olağanüstü erkekliğin siyasi teolojisine dönüştü: Olağanüstü bir liderin olağanüstü bedeni; cesaretin, ulusal ve medeniyetsel büyüklüğün, koruyuculuğun ve egemenliğin işareti olarak. Bu tür iddialar dini seküler alana, kadim olanı modern olana taşır ve her ikisini de çağdaş siyasetin diliyle iç içe geçirir.
Peki egemen gücün nihai özneleri olan halk, geniş göğüslü büyük adamın iddialarını reddettiğinde ne olur?
Seçim sonuçlarının ve eğilimlerinin ötesinde, yanıt Hindistan’ın tarımsal kalbinde, sokaklarında ve üniversitelerinde yatıyor olabilir. Çiftçiler ve öğrenciler, Modi’nin ulusu cisimleştiren olağanüstü adam olarak siyasi düzlemde sunulmasını defalarca kesintiye uğratmıştır. Hindistan’ın seküler siyasetinin giderek komünalleşmesini yenilgiye uğratmış değiller; bunun yerine daha derindeki bir şeyi açığa çıkarmışlardır: Marjinalleştirilmiş çiftçiler ve öğrenciler, halkın olağanüstü kaderin tahtını sarsabilecek siyasi öznelere dönüşebileceğini göstermiştir.
Bu anlamda Davutlar, Golyat’ın kırılganlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Modi’nin siyasi personası, kurgu ile gerçeklik, masal ile hakikat arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran çelişkili unsurlardan özenle inşa edilmiştir. Kendisini chāiwāllah (çay satıcısı), chaukīdār (bekçi), faqīr (dilenci) ve zorluklar ile disiplin sayesinde yükselmiş sıradan Hintli olarak sunmuştur. Aynı zamanda kendisini olağanüstü biri olarak da sunmuştur: 56 inçlik göğse sahip bir adam, Ana Ganj’ın çağırdığı bir lider, medeniyetsel bir koruyucu ve daha yakın zamanda “biyolojik olmayan” bir kişi. Bu kimlikler yalnızca tesadüfi tutarsızlıklar değildir; birlikte, hem volonté générale’i temsil edecek kadar sıradan hem de modernitenin sıradan siyasetinin üzerine çıkacak kadar olağanüstü bir siyasi figür meydana getirirler.
Mahāpuruṣa, yani büyük kişi figürü, tam da bu noktada ilginç hâle gelir. Güçlü adamın siyasi teolojisi, seküler liderlik açıklamalarının yetersiz kaldığı yerde başlar: Siyasi otorite artık yalnızca bir makam aracılığıyla kullanılmayıp şahsı ulusu imler hâle getirilen bir figürde cisimleştiğinde. O zaman soru yalnızca Modi’nin dine başvurup başvurmadığı değil, egemenlik bir bedene kavuştuğunda ve bu beden onun seyircisi olarak kalmak istemeyen bir halkla karşılaştığında ne olduğudur.
Mahāpuruṣa, Modi’nin doğrudan sahiplendiği teolojik bir etiketten ziyade, medeniyetsel amacı, erkekliği, ahlaki seçkinliği, gücü, fedakârlığı ve egemenliği bir araya getiren, kültüre yerleşmiş bir olağanüstü kişilik grameridir.
Bu siyasi gramerin gücü, kutsal egemenlik ile seküler egemenlik arasındaki ayrımı ortadan kaldırabilmesinde yatar. Kralın “iki bedeni”ne ilişkin Avrupa anlayışının aksine, Hint siyasi düşüncesinde dini ve seküler kaderler tek bir bedende iç içe varlığını sürdürebilir. Prens Gautama’nın hikâyesi bunun çarpıcı bir örneğini sunar: Ya tekerlek döndüren bir hükümdar, cakravartin, ya da dünyadan el etek çekmiş büyük bir zahit olabilirdi. Dünyadan el etek çektikten sonra bile Buddha, tekerlek döndüren hükümdarla ilişkilendirilen otuz iki işaret (lakṣaṇa, Pali lakkhaṇa) aracılığıyla temsil edilirken, Aśoka daha sonra Budist krallık aracılığıyla seküler yönetimin mümkün olduğunu örneklemiştir.
Modi’nin güçlü adam imajı doğrudan bu Budist kaynaklardan beslenmez ve siyasi projesinin kökleri Hindu çoğunlukçuluğuna dayanır. Yine de bu imaj, olağanüstü kişiliğin dini ve seküler egemenlik arasındaki sınırı aşan anlamlar kazanabildiği bir kültürel alanda işler. Kademeli ve çoğu zaman çelişkili bir inşa süreci sonucunda Modi, biyografisi işgal ettiği kurumsal konumdan daha büyük bir kader taşıyor gibi görünen bir figüre dönüşür.
Ancak bu o kadar da basit değildir: Büyük adamın halka ihtiyacı vardır.
Bu iki şekilde değerlendirilebilir: Modi’yi destekleyenler ve ona karşı çıkanlar üzerinden. Önce takipçilerinden başlayalım.
Bhakta (kelimenin tam anlamıyla, adanmış) terimi, siyasi olan ile teolojik olanın tam da çarpıştığı noktadır. Çağdaş Hint siyasetinde bhakta, Modi’nin ateşli savunucuları için tartışmalı bir terim hâline gelmiştir. Geleneksel olarak bhakti, eşitlikçi ve bazı bağlamlarda antinomian ya da hiyerarşi karşıtı olabilen çeşitli adanma hareketlerini tanımlardı; bugün ise bhakta ve bhakti, hem kişinin kendisini hem de ötekini tanımlamak için kullanılan tartışmalı siyasi kategorilere sekülerleştirilmiştir.
Eleştirmenler, Modi’nin destekçilerini küçümsemek için andhabhakta, yani “kör adanmış” ifadesini kullanırken, en güçlü destekçilerinden bazıları bu kategoriyi, çoğu zaman aynı anda, ulusa, partiye ve lidere sadakati tanımlayacak biçimde yeniden işlemiştir. Ancak burada örtük bir ironi vardır: Adanma, adanmayı tanıyabilen, seçebilen ve gerçekleştirebilen bir faili varsayar.
Bhakta üzerine araştırmamın gösterdiği gibi, adanmış yalnızca manipülasyonun edilgen bir nesnesi değildir. Modern bhakta bağlılığını seçebilir, geri çekebilir, yeniden yorumlayabilir, eleştirebilir, başka bir yöne çevirebilir ve zaman zaman müzakere edebilir. Bu nedenle bhakta ve bhakti’nin sekülerleşmesi beklenmedik bir olasılık doğurur: Sadakati tanımlayan aynı kategori, bu sadakati geri çekme olasılığını da yaratır. Bu, güçlü adam siyasetine ilişkin temel bir gerçeği açığa çıkarır: Bu siyaset, bazı kategorilerin depolitizasyonuna, diğerlerinin ise teolojileştirilmesine ve teolojiden arındırılmasına bağlı kalmayı sürdürür; bunların arasında en önemli kategori olan halk iradesi de vardır.
Başka bir deyişle, güçlü adamın güç iddiası halkın iradesine bağlı kalmayı sürdürür. Depolitizasyon ve teolojiden arındırma, halk iradesinin ifade edilebileceği alanları sınırlayabilir, ancak halkın kabulüne duyulan ihtiyacı bütünüyle ortadan kaldıramaz. Depolitizasyon, kamu varlıklarının özelleştirilmesi ya da daha önce siyasallaştırılmış devlet faaliyetlerine ilişkin meselelerin kamusal tartışma ve müzakere alanlarından çıkarılması biçimini alabilir. Teolojiden arındırma ise dini fikirleri tarihsel ve maddi bağlamlarından koparıp siyasi meşruiyet ve uzlaşı oluşturma araçları olarak yeniden devreye sokabilir.
Yine de her iki süreç de ister seçim çoğunluklarıyla ister daha geniş bir “halk iradesi”nin inşasıyla ifade edilsin, bir tür halk kabulüne bağlı kalmayı sürdürür. O hâlde paradoks şudur: Halkın kararının ötesindeymiş gibi sunulan şey, yine de halkın onu meşru olarak tanımasını gerektirir. Burada tanıdık bir siyasi-teolojik yapı vardır: Olağanüstü otorite, gücünü tam da sıradan düzenin üzerinde bir konum iddia ederken kendisini o düzenin sürdürülmesi için gerekli olarak sunmasından alır.
Güçlü adam açısından bu, siyasi kişilik düzeyinde benzer bir gerilim yaratır: Otorite aynı anda hem halkın liderle özdeşleşmesine dayanmalı hem de sıradan siyasi çekişmenin üzerine çıkarılmalıdır. Modern Avrupa düşüncesinde Carl Schmitt, egemenliği meşhur biçimde istisna hâline karar verme kapasitesinde konumlandırırken, Giorgio Agamben daha sonra sürdürdüğü hukuki düzenin hem içinde hem de dışında duran egemen gücün paradoksunu geliştirmiştir.
Güçlü adam, buna benzer bir sorunu hukuki alandan kişisel alana taşır: Lider, meşruiyetini halktan aldığını iddia edebilmek için yeterince halktan biri olarak kalmalı, aynı zamanda bu meşruiyetin ifade edildiği sıradan biçimler üzerinde otorite iddia edebilmek için yeterince olağanüstü hâle gelmelidir. Bu, söz konusu inşadaki bir başka çelişkiyi açığa çıkarır. Modi bir yandan halktan biri olduğunu iddia ederken diğer yandan sıradan siyasetçilerden farklı olduğunda ısrar eder. İlki ona demokratik sahicilik, ikincisi ise olağanüstü otorite kazandırır.
Bu çelişki zayıflık anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü adam siyasetinin temel mekanizmalarından biridir. Ancak halkın bir kesimi “Biz sen değiliz; sen bizden biri değilsin” diyerek bu iddiayı boşa çıkarabildiğinde, çelişki bir zayıflığa dönüşür.
2020’deki çiftçi protestolarını ele alalım. On binlerce çiftçi, çiftçilerin aleyhine şirketlerin gücünü artıracağını savundukları üç tartışmalı tarım yasasına karşı Delhi çevresinde harekete geçti. Modi hükümeti başlangıçta reformları “modernleşme” için gerekli olduğu gerekçesiyle savundu. Protestolar polis müdahalesine rağmen aylarca sürdü ve nihayetinde hükümeti 2021’de bu yasaları yürürlükten kaldırmaya zorlamayı başardı.
Protestoların önemi tarım politikasının ötesine geçer. Modi’nin popülist çekiciliği, defalarca, seçkinlere karşı sıradan Hintliler gibi ve sıradan Hintliler adına konuştuğu iddiasına dayanmış; bu sırada halk ile kendisi arasındaki sınırı bulanıklaştırmış ve çoğunlukçu bir siyasi iradeyi ulusal irade olarak sunulan bir iradeye dönüştürmüştür.
Bu, din ile siyaset arasındaki zaten aşınmış sınırı iki şekilde daha da inceltir. Birincisi, bir çoğunluğun inşası kast farklılıklarını ve diğer toplumsal eşitsizlikleri düzleştirebilir. İkincisi, bu iradeyi kimin uygulayacağı —halk adına kimin konuştuğu; özünde siyasi olan bu soru— güçlü adamın olağanüstülük iddiaları aracılığıyla dini alana çekilir.
Bu yalnızca iç politikayla sınırlı değildir. Popülizm ve dış politika üzerine araştırmam, Modi’nin Çin’e yönelik söyleminde de benzer bir mekanizma olduğunu gösteriyor; burada ulusal güvenlik, toprak egemenliği ve devletler arası ilişkilerle ilgili meseleler, onun sahiciliğini ve Hintlilerin ne talep ettiğini sözüm ona anlayabilme kapasitesini sergilediği performanslara dönüşür. Kurumlar volonté générale’e aracılık etmez; bu irade giderek kişinin kendisine içkinmiş gibi görünür.
Ancak halk hareketleri —kapsamları ve sınıflar arası dayanışmaları sınırlı olduğunda bile— bir farklılık ve muhalefet grameri üretir. Çiftçiler yalnızca Modi hükümetinin yanlış olduğunu söylemiyordu. Hükümetin kendi adlarına konuşma yetkisine meydan okuyor ve bunu yaparken Modi’nin temsil ettiğini iddia ettiği sıradanlığa da meydan okuyorlardı.
Bu ayrım önemlidir. Güçlü adam, “Halkı ben cisimleştiriyorum,” der. Yanıt şudur: “Hayır, teşekkürler. Kendi adımıza konuşabiliriz.” Böyle bir muhalefet olağanüstülüğü kesintiye uğratır.
Çiftçi protestoları tek örnek değildir. Modi hükümetinin sert tutumu öğrencilerle karşı karşıya geldiğinde de aynı sorun defalarca ortaya çıkmıştır: 2019’un sonlarında Hindistan’daki üniversite kampüslerinde Vatandaşlık Değişiklik Yasası’na karşı düzenlenen protestolardan, 2026’daki öğrenci öncülüğünde ülke çapına yayılan “Hamamböceği” hareketine kadar. Bu seferberlikler vatandaşlık, sınav usulsüzlükleri, yolsuzluk, üniversite özerkliği, işsizlik ve siyasi hesap verebilirlik meselelerini kamusal sahneye taşımıştır. Genç vatandaş yalnızca yönetilecek demografik bir kategori değildir; öğrenci siyasi bir özneye dönüşür.
Güçlü adamın siyasi teolojisinin daha geniş arka planında öğrenciler özellikle ilginç bir konumda yer alır: Güçlülerin karşısındaki güçsüzler, Golyat’ın karşısındaki Davutlar.
Bu önemlidir; çünkü Modi’nin siyasi vizyonu —en azından seçimlerde pazarlanan hâli— gelecek fikriyle doludur: Yeni bir Hindistan, medeniyetsel yeniden doğuş, kalkınma, ulusal büyüklük ve Hindistan’ın dünyadaki yeri. Yüzü de bu gelecek fikriyle birlikte özenle şekillendirilmiştir. Bir bakıma güçlü adamın temsil ettiği, “gelecek olan Hindistan”dır; ulusun kaderi liderin personasına bağlanır.
Ne var ki toplumun güçsüz çeperlerinde yer alanlar —öğrencilerden ve çiftçilerden Shaheen Bagh’ın Müslüman kadınlarına kadar— bu düzenlemeyi bozar. Muhalefetleri, komplolarla, dış etkiyle veya ulusal birliğe yönelik tehditlerle ilişkilendirilerek defalarca itibarsızlaştırılır.
Ulusun marjinalleştirilmiş kesimlerinden gelen muhalefetin, olağanüstü kişilik etrafında inşa edilmiş bir siyasi persona için bu kadar tehditkâr olmasının nedeni tam da budur. Bu muhalefet yalnızca liderin ne yaptığını sorgulamaz. Halkı, ulusu ve onun geleceğini tanımlama yetkisinin kimde olduğunu sorar.
Bu nedenle Modi’nin güçlü adam imajı, tam da kendisini ileri sürmek için kullanılan yöntemler aracılığıyla yumuşar ve kırılganlaşır. Popülizm ile dış politikanın kesişimi üzerine araştırmamın gösterdiği gibi, güçlü adam siyasetinin eril bedensel mecazları siyasi simgelere dönüşür: “Geniş göğüs” cesareti, disiplini, korkusuzluğu, gururu, koruyuculuğu ve egemenlik kapasitesini; “kızıl gözler” ise hasımlarla yüzleşme kapasitesini simgeler.
Ancak siyasi beden yalnızca liderin sözleriyle ölçülemez. Kırılganlığı direniş aracılığıyla görünür hâle gelir.
Modi’nin güçlü adam personasındaki ironi, yalnızca seyirlik güç gösterilerinin siyasi gerçekliklerle çelişebilmesi değildir. Bu tür güç iddialarının sürekli anlatılması, sahnelenmesi, tekrarlanması, savunulması ve sözüm ona daha zayıf seleflerle karşılaştırılması gerekir. Dolayısıyla ilahi ya da olağanüstü güç iddiaları insanın kırılganlığını ortadan kaldırmaz; bu kırılganlığı siyasi sonuçlar doğurur hâle getirir.
Bunun çarpıcı örneklerinden biri Hindistan ile Çin arasındaki Galwan Vadisi gerilimidir. Kriz sırasında Modi’nin açıklamaları etrafında yaşanan tartışma, incinmezlik imgesini uluslararası siyasetin stratejik gerçeklikleriyle bağdaştırmanın ne kadar zor olduğunu göstermiştir. Aynı gerilim iç politikada da vardır.
Bir güçlü adam, olgular ile iddia edilen gerçeklikler, iç politika ile dış politika ve güvenlik iddiaları ile güvensizlik deneyimleri arasındaki uyuşmazlıklardan sağ çıkabilir. Ancak kolay kolay sağ çıkamayacağı şey, seçmen kitlesinin bağımsız bir iradeye sahip olduğunun açığa çıkmasıdır — halkın “ulusal” görüşten farklı bir görüşe sahip olabileceğinin, örgütlenip protesto edebileceğinin görülmesi.
Bu, çiftçilerin, öğrencilerin, kadınların, azınlıkların veya diğer muhalif grupların protestolarının Modi’nin siyasi otoritesini otomatik olarak zayıflattığı anlamına gelmez. Mesele daha inceliklidir: Protestolar istisnanın sınırlarını açığa çıkarır.
Belirli bir şikâyeti olan muhalif bir öğrencinin ya da çiftçinin ilahlık iddiasında bulunmasına gerek yoktur. Yalnızca kimliğini ve bu kimliğin siyasi yüklemlerini harekete geçirmesi yeterlidir. Bir istisna üretmezler; bunun yerine, hukuk içindeki öznellikleri, sıradan siyasetin üzerinde durduğunu iddia eden egemeni kendisiyle bir siyasi özne olarak yüzleşmek zorunda bırakır.
Hayır diyebilme kapasitesinin kendisi, siyasi olanın içine gömülü teolojik boyutu sarsabilir.
İnşa edilmiş bir “halk iradesi”ne karşı çıkabilme kapasitesi, siyasi ve teolojik olağanüstülüğün temelini istikrarsızlaştırır. Evrensellik iddiasını ve ulus, halk ve siyasi irade gibi tahayyülleri temsil etme yetkisini sınırlar. Teolojik olanın, banal olanı kendi karşıtı olarak inşa etmek zorunda olmasının nedeni tam da budur: Protestocular “hamamböcekleri”, “sözde aydınlar” ya da onları siyasi tahayyülün kıyılarına itebilecek başka herhangi bir kategori hâline gelir. Banal olanı inşa etme zorunluluğu yalnızca bir tercih değildir; olağanüstü olanı sürdürmenin diyalektik bedelidir.
Bu zorunlu hâle gelir; çünkü olağanüstü figür, muhalifi temsil yetisine sahip siyasi ve rasyonel bir özne olarak gayrimeşru kılmaya bağımlıdır. Dolayısıyla muhalefetin bu şekilde itibarsızlaştırılması ne yalnızca retoriktir ve hakaretlerle, yaftalamalarla sınırlıdır ne de basitçe bir insanlıktan çıkarma eylemidir. Daha derin bir şey söz konusudur: Ötekini siyasi bir özne olarak tanımayı reddetmek; hukuki güç, siyasi retorik ya da güvenlik kisvesi aracılığıyla onu gereksiz ve banal hâle getirmek.
Bu nedenle “hamamböcekleri” ve “sözde aydınlar” gibi terimler yalnızca aşağılayıcı ya da insanlıktan çıkarıcı değildir. Siyasi öznelliğin bizzat retorik gücünü azaltmaya yönelik bir siyasi teknoloji işlevi görürler: “Olağanüstü” olanın “banal” olandan ayırt edilebildiği bir siyasi yaşam hiyerarşisi üretme çabasıdır bu.
Ancak banal olanı üretmeye duyulan kaçınılmaz ihtiyaç, olağanüstü olanın kırılganlığını da açığa çıkarır. Olağanüstü olan gerçekten kendi kendini sürdürebilseydi, bütünü temsil etme iddiasını reddedenleri sürekli küçültmeye ihtiyaç duymazdı.
Siyasi beden, göğsü ne kadar geniş olursa olsun, dizlerinden kırılgandır.
Güçlü adamın kırık putu işte budur: Artık adanmışlık görmeyen bir lider değil, sözüm ona aşkınlığı, otoritesinin kendilerinden kaynaklandığı söylenen halk tarafından hâlâ kesintiye uğratılabilen bir lider.
*Nishant Upadhyay, Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi Tsinghua İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde Shuimu Doktora Sonrası Araştırmacısıdır. Araştırmaları Güney Asya ve daha geniş anlamda Küresel Güney’de siyasi teoloji, egemenlik, siyasi kişilik ve din ile siyaset arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Çalışmalarında, dini ve mitsel söz dağarcıklarının modern siyasi otoriteyi nasıl şekillendirdiğini incelemek üzere siyaset teorisi, din araştırmaları, düşünce tarihi ve uluslararası ilişkileri bir araya getirmektedir. Yakın dönem araştırmalarında çağdaş Hindistan’da bhakta ve bhakti’nin siyasi olarak yeniden sahiplenilmesini, Modi’nin popülist siyasi personasını ve bunun dış politikayla ilişkisini ve güçlü adam siyasetindeki eril beden sembolizmini incelemiştir. “The Epistemology and Ontology of a Bhakta: An Analysis of Pejorative and Secularised Meanings of Bhakta” başlıklı makalesi Contemporary South Asia’da, “Broad Chest and Red Eyes: Idioms and Symbolics of Populism in Modi’s Foreign Policy Discourse toward China” başlıklı makalesi ise International Politics’te yayımlanmıştır. Yakında yayımlanacak “Strongman as a Great Man: Sacred Idiom in Modi’s Political Discourses for Legitimacy and Construction of a Strongman Self” başlıklı kitap bölümü, Sacred Cultures in Global Politics’te (De Gruyter Brill, 2026) yer almaktadır. Daha geniş kapsamlı çalışmalarında siyasi teoloji, biyopolitika, Batı dışı egemenlik anlayışları ve dini geleneklerin siyasi kullanımlarını ele almaktadır. X’te @ReMarxed kullanıcı adıyla yazmaktadır.
Kaynak: https://politicaltheology.com/broad-chest-weak-knees/