Mısır (ya da İslam Dünyası) Ne Zaman, Nasıl, Hangi Mekanizmalarla Sömürgeleştirildi?

Timothy Mitchell’in Özgün Bir Cevabı Var

 

Timothy Mitchell, Columbia Üniversitesi’nin Orta Doğu, Güney Asya ve Afrika Çalışmaları (MESAAS) bölümünde öğretim üyesidir. Princeton Üniversitesi’nde yazdığı doktora tezi Mısır’ın Sömürgeleştirmesi’yle Ortadoğu çalışmalarında yeni bir dönem başlatmıştır. Zira Mitchell sömürgeciliğin basit bir sömürü ilişkisinden ibaret olmadığını, modernitenin kuruluşuna içkin süreçleri kolonide nasıl yeni- den ürettiğini göstermiş, modern devletin ve öznelliğin işleyişini yepyeni sorularla ve sömürgecilik bağlamında tartışmaya açmıştır. Bu çalışmasını siyaset biliminin disipliner varsayımlarını tartıştığı makaleleri takip etmiş, ikinci kitabı The Rule of Experts’de sineklerden haritalara siyaset biliminin kategorik olarak dışladığı nesnelerin nasıl olup da siyasetin maddesini şekillendirdiğini ele almıştır. Son yıllarda modern ‘şirket’ kavramının tarihi üzerinde çalıştığı ifade ediliyor. Mitchell’in kitabı bir doktora tezi, yani akademik bir çalışma. Akademik çalışmaların, tatsız tuzsuz, suya sabuna dokunmayan, kuru, soğuk ve teknik olduğu daha doğrusu doğası gereği böyle olduğu söylenir. Fen bilimlerini bilmem ama bu söylentinin sosyal bilimler içinde geçerli olamayacağını dahası olmaması gerektiğini söyleyebilirim. Sosyal bilimler; insan, toplum, devlet, duygular veya dil gibi olgu veya kavramları konu ve sorun edinir ve bu konuları insana temas etmeden anlatmak mümkün de değildir, doğru değildir. Mitchell’in kitabı bir doktora tezi, ama akıcılık, kavramsal yoğunluk, fikri derinlik bakımından, yazarın kitabın her satırına kendi fikri duruşunu ve bakışını mayaladığı anlatımıyla örnek bir tez. Maalesef ben doktora çalışmamdan önce bu kitabı okuma fırsatı bulamadım. Ama doktora çalışmamdan önce bu kitabı okuma fırsatı bulsaydım, doktora tezimde bu kitabı kendime kesinlikle numene-i misal olarak alırdım. Hem de her yönüyle. Tezin teorik mimarisi ve tarihsel anlatısı, analizleri, çıkarımları, argümanları ve retoriği o kadar güzel bir kurgu oluşturuyor ki, herhangi bir yerindeki herhangi bir cümleyi çıkardığınızda kurgusu bozulacakmış hissi uyandırıyor. Kitapta her bir bölüme ayrılan sayfa sayıları bile birbirine o kadar yakın ki, kitabın anlatım ekonomisi düşünülürken buna bile dikkat edilmiş. Doktora yapmak isteyenlere veya tez yazma aşamalarında olanlara, örnek bir tez olarak bu kitabı öneriyorum. Kitabın bir diğer meziyeti ise, tarih, felsefe, siyaset ve sosyoloji disiplinlerini bir potada ustalıkla kaynaştırması ve sentezlemesidir. Özellikle teorik yoğunluğu yüksek bazı filozof ve teorilerin tarihsel ve pratik anlamlarını bu kitapta görmeniz mümkündür. Mesela yıllarca Foucault, Heidegger ve Derrida gibi filozofları okurum, ama bunlardan yola çıkarak tarihsel bir hadiseyi analiz etmenin ne demek anlama geldiğini bu kitap sayesinde öğrendim.

Timothy Mitchell’in Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi (Colonising Egypt) adlı eseri, ilk yayımlandığı 1988 yılından bugüne, sömürgeciliğin ne olduğuna, modern iktidarın nasıl kurulduğuna, bilginin hangi siyasal ve maddi tekniklerle ‘hakikat’ haline geldiğine ve nihayet modernitenin Avrupa dışındaki toplumlara nasıl taşındığına ilişkin düşünme biçimimizi değiştiren kurucu metinlerden biri olarak okunmalıdır. Kitap Türkçede ilk kez Zeynep Altok tercümesiyle İletişim Yayınları tarafından 2001’de yayımlanmış, daha sonra aynı tercüme Dergâh Yayınları tarafından 2024’te yeniden basılmıştır.

Mitchell’in kitabının dikkat çekici tarafı, Mısır’ın sömürgeleştirilmesini 1882’de başlayan İngiliz işgali yahut Avrupa’nın Mısır üzerindeki ekonomik ve askerî tahakkümü olarak değil de, modern dünyanın gerçeklik ile temsil, madde ile kavram, beden ile zihin, düzen ile düzensizlik, gözlemleyen özne ile gözlemlenen nesne arasında kurduğu ayrımları sömürgeleştirici bir iktidar tekniği olarak çözümlemesidir. Mitchell kitabın yeni baskısına yazdığı önsözde bunun İngiliz sömürgeleştirmesinin tarihini yazan bir eser olmadığını, asıl meselesinin sömürgeleştirme gücü olduğunu ve modernitenin kökenindeki sömürgeciliğin eleştirisi olduğunu özellikle belirtir. Kitap, Edward Said’in Oryantalizm’inin açtığı yolu Foucaultcu iktidar çözümlemesi, Derridacı temsil ve mevcudiyet eleştirisi ve Heideggerci modernlik tasavvuru üzerinden başka bir düzleme taşır. Said, Avrupa’nın Doğu’yu bilgi nesnesi olarak nasıl kurduğunu göstermişse, Mitchell bu nesneleştirmenin gündelik hayatın askerî teşkilatından okul sıralarına, köy planından şehir haritasına, tarımsal üretimden dil ve yazı rejimine kadar hangi maddi düzenekler aracılığıyla gerçekleştirildiğini göstermiştir. Kitap dekonstrüksiyonist teoriyi tarihsel ve siyasal analize taşıyarak Avrupa’nın on dokuzuncu yüzyıl Mısır’ıyla karşılaşması üzerinden Batılı düzen ve hakikat kavrayışının özgüllüğünü sorgular.

Kitabın bütününe nüfuz eden anahtar kavram, Türkçeye ‘sergi-olarak-dünya’ diye çevrilebilecek world-as-exhibition kavramıdır ve Mitchell’in tarihsel anlatısını anlamak için önce bu kavramın epistemolojik ve ontolojik yükünü kavramak gerekir. (s. 40-45) Kitap, Paris’teki 1889 Dünya Sergisi’nde Mısır’ın temsil edilişine ilişkin çarpıcı bir sahneyle açılır. Paris’te sergilenen Mısır mahallesinde, Kahire’nin düzensizliğini temsil etmek üzere kasıtlı biçimde eğri büğrü sokaklar, çıkıntılı evler, bir cami ve hatta kirli görünmesi için boyanmış yapılar inşa edilmiştir. Mısırlı ziyaretçiler için asıl şaşırtıcı olan, kendilerinin yaşadığı dünyanın bir ‘sergi’ olarak yeniden kurulmuş olmasıdır. Mitchell, meseleyi ‘Batılılar Mısır’ı yanlış temsil ettiler’ şeklinde açıklamayı yetersiz bulur. Ona göre sorun, modern Batı’nın dünyayı baştan ‘temsil edilebilir bir nesne’ olarak kavramaya başlamasıdır. Dünya, karşısında duran bir gözlemci tarafından seyredilen, ölçülen, sınıflandırılan, haritalanan, fotoğraflanan, planlanan, düzenlenen ve sonunda kendisinin ötesinde bulunan bir ‘gerçekliği’ temsil ettiği varsayılan bir görüntü haline gelir. Avrupa’dan Mısır’a gelen seyyah, daha önce kitaplarda, resimlerde, sergilerde, haritalarda ve Oryantalist metinlerde gördüğü ‘Mısır’ın aslını aramaya gelir. Mitchell’in Gautier, Nerval ve Edward Lane gibi isimleri tartışırken gösterdiği üzere Avrupalı gezgin, sergide gördüğü kopyadan gerçek Doğu’ya geçtiğini düşünürken aslında temsil edilmiş olan bir dünyayı aramaktadır. Gerçek ile temsil arasındaki ayrım, modern iktidarın kendisini mümkün kılan bir metafizik haline gelir. Kitabın ilk bölümünde Mitchell’in ‘Doğu gerçekten var mı, yoksa yalnızca Batılı temsillerden mi ibarettir?’ biçimindeki basit soruyu reddetmesi kayda değerdir. Mitchell’e göre sorulması gereken, Batı’nın dünyayı neden ‘gerçek’ ile ‘temsil’, ‘asıl’ ile ‘kopya’, ‘dünya’ ile ‘sergi’ biçiminde ikiye ayırmaya başladığıdır. Mitchell sömürgeciliği yanlış imgelerin üretilmesiyle açıklamaz, yanlış imgeleri mümkün kılan ontolojik düzeni, yani dünyanın zaten ‘görülmeye, temsil edilmeye, düzenlenmeye ve yönetilmeye hazır’ bir nesne olarak kurulmasını sömürgeci iktidarın temel koşullarından biri olarak düşünür.

Batı merkezli modernleşmenin aynı zamanda Batı-dışı coğrafyaların sömürülmesi olması gerçeği modernleşmenin doğasındaki sömürü mekanizmalarını ifşa etmesi bakımından önemlidir. Mitchell’in Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi’nde sarahatle ifade ettiği gibi, Batı-dışı toplumların modernleşmesi ile sömürgeleştirilmesi eşzamanlı bir süreçte gerçekleşir. Her sömürgeleştirme teşebbüsü ve tatbikatı ise, otantik olanı mekanikleştirme, insanı ve hayatı çerçeveleme/kuşatma, bedenleri zapturapt altına alma, eylemleri nicelikleştirmedir. Sömürge mekanizmalarından mülhem tekniklerin dünya sathına yaygınlaşması, tüm dünyanın izlendiği, takip edildiği, kontrol ve denetim altına alındığı sürece dönüşmüştür. Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi merkezine ‘Modern devlet, insanları nasıl yönetiyor sorusundan ziyade, onları yönetilebilir bir gerçeklik olarak nasıl üretir?’ sorusunu koyar. Mitchell’in ikinci bölümde, ‘Çerçevelendirme’ başlığı altında geliştirdiği düşünceye göre İngiliz işgalinden çok önce, özellikle Mehmed Ali Paşa döneminde gelişen askerî reformlar, köylerin yeniden düzenlenmesi, nüfusun hareketinin kontrol edilmesi, pasaport ve kimlik belgelerinin yaygınlaştırılması, yeni eğitim kurumlarının kurulması, tarımsal üretimin denetlenmesi ve şehirlerin planlanması, tek tek reformlar olmaktan çıkarak yeni bir iktidar rasyonalitesinin parçaları haline gelir. Mitchell kolonyal kavramını 1882’deki İngiliz işgalinden farklı ve daha geniş bir anlamda kullanır. Ona göre sömürgeleştirici iktidarın teknikleri yüzyılın başlarından itibaren gelişmeye başlamıştır. Bu yüzyılda gelişen sömürgecilik, dışarıdan gelen bir devletin yerli toplumu zorla yönetmesi olmaktan çok, modern devletleşme süreçlerinin kendi içindeki disiplinci mantıkla alakalıdır. 1830 tarihli bir düzenlemeyle Mısırlı fellahların köylerinden ayrılmalarının izne bağlanması, ordunun sürekli kışla ve eğitim düzenine sokulması, halkın hareketlerinin ve davranışlarının sürekli gözlenmesi, köylerin geometrik planlara göre yeniden düzenlenmesi ve okulların planlanmış müfredat, sınıf, sıra, denetim ve ceza sistemleri içinde örgütlenmesi, Mitchell’in gözünde aynı epistemik-siyasal mantığın farklı tezahürleridir. (Nitekim Kahire’de İngilizler adına müsteşarlık yapan Bowring’in İngiliz reformcusu Jeremy Bentham’ın arkadaşı olduğunu Mitchell’den öğreniyoruz. s. 10) Foucault’nun disiplinci iktidar kavramı bariz bir biçimde kendisi ifşa eder, ama Mitchell, Foucault’yu Mısır’a bire bir uygulamaktan çok, disiplinin bedeni sadece ‘itaatkâr’ hale getirmediğini, dünyayı ‘düzenli’ gösteren bir temsil biçimi yarattığını ileri sürer. Mesela, yeni ordu, tek tek askerlerin toplamı olmaktan çıkarak sanki askerlerden bağımsız bir makine gibi görünmeye başlar, bu şekilde iktidar, kendisini bireylerin üzerinde duran soyut bir yapı olarak gösterir. (s. 85-90) Mitchell’in 1991 tarihli önsözünde özellikle açıkladığı üzere disiplinci iktidarın kapitalist modernite bakımından önemli ikinci sonucu, iktidar ilişkileri bireylerin içine yerleştikçe aynı yöntemlerle dışarıda, bireylerden bağımsız yapılar varmış gibi görünmeye başlamasıdır. (Disiplinci iktidarın bir girişimci olarak neo-liberal özneye dönüşünü anlamak için Byung Chul Han’ın Psikopolitika Neo-Liberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri kitabını okumak gerekiyor)

Bu düşünce üçüncü bölümde, yani ‘Düzen Görüntüsü’nde, daha geniş bir şekilde ele alınır. Mitchell’in, modern düzen kavramının kendisini tarihselleştirir. Ona göre, eski dünyada, düzen kavramı unsurlar arasında bir uyum, denge veya karşılıklılık ilişkisi olarak düşünülürken, modern dünyada düzen kavramı, dağınık ve süreksiz unsurların geometrik ve mekanik biçimde yan yana getirilmesi, sınıflandırılması ve birbirleriyle ilişkilendirilmesi yoluyla üretilir. Düzen artık şeylerin kendi içsel ilişkilerinden ziyade onları düzenleyen bir ‘çerçeve’nin sonucu olarak tecessüm eder. Mitchell ‘görünüşün düzeni’ ile ‘düzenin görünüşü’ arasında bir tefrik yapar. Dünya, gözlemciye bir resim gibi sunulduğunda, resim ile onun temsil ettiği gerçeklik arasında hiyerarşik bir ilişki kurulur, biri görünür ve ikincil, diğeri görünmeyen ama asıl ve gerçek olarak kabul edilir. Bu da ‘hakikat hiyerarşisi’ yaratır. Buna göre harita, şehri haritalanabilir bir nesne haline getirir, okul öğrenciyi ölçülebilir ve sınıflandırılabilir bir özneye dönüştürür, kışla orduyu bireylerden bağımsız bir makine olarak kurar. Mitchell modern iktidarın en güçlü tarafının zor kullanması değil, yönettiği gerçekliği kendisine uygun bilgi kategorileri içinde yeniden üretmesi olduğunu özellikle vurgular. (s. 128-155)

Kitap, Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu ve Kliniğin Doğuşu gibi çalışmalarında geliştirdiği disiplin, gözetim, beden, bilgi ve iktidar ilişkisini sömürge bağlamına taşımış ve bu sayede, Foucault’nun Avrupa merkezli modernlik analizinin eksik bıraktığı bir alanı telafi etmeye çalışmıştır. Foucault’da modern disiplinci kurumların ortaya çıkışı büyük ölçüde Avrupa içindeki tarihsel dönüşümler üzerinden izlenirken Mitchell, bu tekniklerin Avrupa dışına taşındığında nasıl bir uygarlık ve ‘geri kalmışlık’ söylemiyle birleştiğini gösterir. Mitchell’in yöntemi basit bir ‘Foucault Mısır’a uygulanmıştır’ formülüne indirgenemez. Derrida’nın temsil, yazı, anlam ve mevcudiyet eleştirisini de işin içine dâhil ederek modern iktidarın bedenleri değil, anlamın inşa koşullarını da yeniden teşekkül ettirdiğini iddia eder. Nitekim beşinci bölümün ‘Hakikat Mekanizması’ başlığı altında ele aldığı mesele, modern iletişim, matbaa, eğitim ve yazı teknolojileri, metnin anlamını sanki metnin dışında ve üzerinde duran soyut bir niyet veya otorite varmış gibi kurduğu, bunun da siyasi iktidarın hukuk, devlet ve otorite gibi soyut kategoriler biçiminde tezahür ettiğidir. Mitchell’in 1991 önsözünde açıkça ifade ettiği üzere modern yazı ve temsil metafiziği, siyasi otoritenin de gerçek dünyanın dışında duran soyut bir yapı gibi görünmesine katkıda bulunur. Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, ‘bilgi iktidardır’ önermesini daha ileri götürerek bilginin iktidar tarafından üretilmesi kadar, iktidarın da ancak belirli bilgi ve temsil biçimleri içinde ifşa ve izhar edildiğini ileri sürer.

Kitabın kolonyal ve postkolonyal çalışmalar bakımından önemine gelince, Said’in Oryantalizm’i 1978’de Doğu’nun Batı tarafından epistemik olarak kurulmasını, Oryantalizmin bir bilgi rejimi yani emperyal bir iktidar biçimi olduğunu göstermişti, Mitchell ise Said’in söylem tahlillerini maddi iktidarın mikro-teknikleriyle meczeder. Oryantalist bilgi kitaplarda, akademilerde veya seyahatnamelerden ziyade haritalarda, okul binalarında, kışlalarda, köy planlarında, müzelerde, sergilerde, fotoğraflarda, nüfus kayıtlarında ve yazı teknolojilerinde somutlaşır. Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, Said sonrası postkolonyal teorinin sömürgecilik = temsil denkleminden sömürgecilik = temsil + disiplin + mekân + beden + kurum + bilgi + maddi düzenek’ denklemine doğru genişlemesinde kritik bir eşik oluşturur. Kitabın 1988’de yayımlanmasıyla aynı dönemde Mitchell’in ‘The World as Exhibition’ başlıklı makalesinin Comparative Studies in Society and History dergisinde yayımlanmış olması da kavramın daha geniş bir araştırma programına dönüştüğünü gösterir. Makale, kitabın ilgili bölümlerinden hareketle sergi, temsil, seyahat, modernlik ve sömürgeleştirme arasındaki ilişkiyi teorileştirmiştir. Daha sonraki sergi, müze, etnografya ve emperyal temsil araştırmalarında Mitchell’in çalışmasının başvuru noktası haline gelmesi tesadüf değildir; güncel bir Journal of British Studies çalışması dahi dünya sergileri, etnografik gösterimler ve emperyal iktidar literatürünün temel referansları arasında Mitchell’in Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi ile 1989 tarihli ‘The World as Exhibition’ makalesini birlikte zikretmektedir.

Mitchell sömürgecilik ile modernite arasındaki ilişkiyi tersine çevirmiştir. Klasik modernleşme anlatısında Avrupa modernliği zaten gerçekleşmiş bir tarihsel model, Mısır ise bu modele sonradan yaklaşmaya çalışan ‘geleneksel’ toplumdur, Mısır’ın modernleşmesi, Avrupa kurumlarının, eğitim anlayışının, askerî tekniklerin, şehir planlamasının, hukuk düzeninin ve bilimsel bilgi biçimlerinin ithali olarak anlatılır. Mitchell’e göre Avrupa modernliği, dışarıya transfer edilen nötr bir teknikler bütünü değildir, Avrupa’nın kendi tarihsel deneyiminden doğmuş muayyen bir dünya tasavvurudur ve bu dünya tasavvuru Mısır’a taşındığında hem toplumu dönüştürür hem de Mısır’ın geri kalmışlığını ifşa edecek kıstasları yaratır. Bu sayede modernleşme paradoksal biçimde kendi karşıtını üretme imkânını bulur. Modern şehir, kendi dışına yerli mahalleyi, modern birey karşısına geleneksel insanı, modern devlet karşısına düzensiz toplumu, modern bilgi kendi karşısına cehaleti yerleştirir. Mitchell’in şehir üzerine geliştirdiği analizde modern şehrin kimliği, dışarıda bıraktığı yerli şehir sayesinde kurulmaktadır; fakat bu dışarısı aslında şehrin içinde üretilmiş bir dışarıdır. Kitabın son bölümündeki vurgusuna göre, modernliğin ‘ötekisi’ dışarıda bulunmuş hazır bir gerçeklik değildir, modern düzen tarafından içeride üretilir. Bu nedenle sömürgecilik Mısır’ı Avrupa’dan ayırmamış, Avrupa’nın muhayyel bir Avrupa olarak kendisini tanımlayabilmesi için Mısır’ı muayyen bir muhayyel öteki biçiminde yeniden kurmuştur.

Mitchell’in kitabı, modernleşmeyi İslam ile modernlik arasındaki çatışma şeklinde kuran basit anlatının yetersizliğini görmemize imkân verir. Özellikle Rifâa Râfi‘ et-Tahtâvî, Ali Mübarek, Hüseyin el-Marsafî ve daha sonraki Mısırlı reformcular üzerinden izlenen süreç, Müslüman düşünürlerin Avrupa’yı taklit etmelerinden ziyade, onlar Avrupa’nın kavramlarını, kurumlarını, eğitim anlayışını, şehir tasarımını ve bilgi biçimlerini kendi toplumlarını yeniden düzenlemek üzere seçer, tercüme eder, dönüştürür ve yeniden anlamlandırırlar. Mitchell’in Tahtâvî ve diğer Mısırlı aydınlar üzerindeki okumaları, modernleşmenin ‘Batı geldi ve Doğu değişti’ şeklinde tek yönlü bir hikâye olmadığını, yerel aktörlerin de yeni düzenin epistemik kategorilerini benimseyerek, müzakere ederek veya onlara direnerek kendi modernliklerini kurduklarını gösterir. Mitchell, yerel aktörleri bütünüyle edilgen nesnelere indirgemese de, teorik çerçevesinin ağırlık merkezi kolonyal düzeneklerin kuruluşuna o kadar güçlü biçimde yerleşmiştir ki Mısırlı aktörlerin farklı modernlik tasarımlarını, pragmatik seçimlerini ve kendi iç entelektüel kaynaklarından hareket eden özgün yönelimlerini kimi zaman ikinci plana iter. Nitekim sonraki Mısır modernliği araştırmaları, Mitchell’in çerçevesinin bu yönünü ikmal etmeye yönelmiş, özellikle Omnia El Shakry’nin The Great Social Laboratory adlı çalışması sömürge ve sömürge-sonrası Mısır’da bilgi öznelerinin nasıl ortaya çıktığını daha teferruatlı bir şekilde ele almış, Mısırlı entelektüellerin kolonyal bilgi kategorilerini içselleştirmekle kalmadığını, onları dönüştürüp yeni toplumsal projeler için kullandığını göstermiştir. Mitchell’in çalışması bugün dahi modern Ortadoğu tarihi ve postkolonyal tarih teorisi derslerinde temel metin olarak okutulmaktadır.

Mitchell’e göre Müslüman modernleşmesi basitçe kurumların değişmesi değil, insanın kendisini ve dünyayı algılama tarzının değişmesidir. Modern okul, modern ordu, modern şehir, modern gazete, modern harita ve modern bürokrasi yeni bir ‘modern özne’ üretir. Bu özne kendisini geleneksel toplumun parçası olmaktan ziyade planlayan, ölçen, sınıflandıran, ilerleyen, üretken, eğitimli ve rasyonel birey olarak görmeye başlar. Dolayısıyla İslam dünyası neden modernleşti? veya Müslüman toplumlar neden Batı’yı örnek aldı? sorularından önce ‘Müslüman toplumlarda modern özne hangi kurumlar, hangi bilgi kategorileri ve hangi disiplin teknikleri aracılığıyla üretildi?’ sorusunu sormak gerekir. Mitchell’in çalışması daha sonra İslam, eğitim, beden, disiplin, bilgi ve modern özne ilişkisini inceleyen araştırmalar için önemli bir zemin hazırlamıştır. Örneğin el-Ezher’deki eğitim ve dinî reform süreçlerini inceleyen sonraki çalışmalar Mitchell’i, Foucault, Said, Talal Asad ve Saba Mahmood gibi isimlerle birlikte, sömürgecilik ile bilgi rejimleri arasındaki ilişkiyi anlamanın temel kaynaklarından biri olarak kullanmaktadır.

Buraya kadar Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi kitabıyla ilgili anlattıklarımızdan bu kitabın eleştiriden azade olduğu sonucu elbette çıkarılmaz. Kitabın bütün meziyetlerine rağmen bazı sorunları vardır. Birinci sorun, kitabın ‘modernlik’ kategorisini zaman zaman fazla bütünlüklü bir Avrupa projesi gibi ele alma riskidir. Mitchell’in modern düzeni temsil, çerçeve, disiplin ve ikili karşıtlıklar üzerinden çözümlemesi olağanüstü açıklayıcı olsa da, Avrupa modernliğinin kendi içindeki çoğulluğu ve çatışmaları zaman zaman arka plana iter. Modernlik Avrupa’nın içinde de birbirine karşı mücadele eden sınıfların, siyasal hareketlerin, dinî toplulukların, feminist hareketlerin, işçi sınıflarının ve farklı entelektüel geleneklerin mücadele ettiği tartışmalı bir tarihsel alandır. İkinci sorun, Foucaultcu disiplin analizinin kaçınılmaz olarak iktidarın başarısını olduğundan daha yekpare gösterme tehlikesidir. Mitchell’in 1991 önsözünde kendisinin de belirttiği gibi disiplinler kırılabilir, birbirlerini engelleyebilir, aşırıya kaçabilir ve direnme alanları yaratabilir, sömürge karşıtı hareketler çoğu kez kışla, okul ve kampüs gibi sömürge devletinin kurumları içinde örgütlenmişlerdir. Direniş, iktidarın dışından gelen saf bir özgürlük biçimi değildir, iktidarın örgütlediği alanların içinde ortaya çıkar. Fakat sonraki antropolojik ve tarihsel çalışmalar, özellikle Farha Ghannam’ın Kahire üzerine çalışmaları, sıradan insanların da mekânları yeniden kullanarak ve anlamlandırarak onları dönüştürdüklerini daha güçlü biçimde göstermiştir.

Üçüncü ve belki daha önemli eleştiri, Mitchell’in Batı dışı modernlik meselesinde yerel aktörlerin kurucu gücünü kâfi derecede ifşa etmemesidir. Yakın tarihli modernlik literatüründe Mitchell’in modernliği birleşik ve Avrupa-merkezli bir kategori olarak ele aldığı, bunun da Avrupa dışındaki aktörlerin Avrupa modellerinden bilinçli biçimde ayrılan modernlik projelerini görmeyi zorlaştırabileceği ileri sürülmektedir. Bu eleştiri önemlidir; çünkü Mısır’ın modernleşmesini yalnızca Avrupa’nın epistemik ve disiplinci iktidarının sonucu olarak okursak Tahtâvî’nin, Muhammed Abduh’un, Cemâleddîn Afgânî’nin veya daha sonraki İslamcı, liberal, milliyetçi ve sosyalist aktörlerin modernlik tasarımlarının kendi iç mantığını yeterince açıklayamayız. Müslüman modernleşmesi, Batı’nın Mısır’a girişi değil, Müslüman entelektüellerin kendi geleneklerini yeniden yorumlama, İslamî kavramları yeni siyasal ve toplumsal koşullarda yeniden kurma, eğitim ve ahlak düşüncesini dönüştürme, yeni bir kamusal alan yaratma ve ‘geri kalmışlık’ kategorisine karşı alternatif bir gelecek tahayyül etme çabasıdır. Bu zaviyeden bakıldığında Mitchell’in kitabı, Müslüman modernleşmesinin bütün tarihini ve bu tarihin iktidar, bilgi, disiplin ve temsil boyutlarını ifşa eden güçlü bir eleştirel perspektif olarak okunabilir.

Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi’nde başlayan ‘bilginin maddi düzenekler aracılığıyla üretilmesi’ fikri, 2002’de yayımlanan Rule of Experts: Egypt, Techno-Politics, Modernity’de (bu kitabın da bir en evvel Türkçeye tercüme edilmesi gerekiyor) yirminci yüzyıla taşınmış, bu kitapta sivrisinek, şeker kamışı, savaş, milliyetçilik, borç, özel mülkiyet, ölçüm, ekonomi ve kalkınma gibi alanlar üzerinden modern Mısır’ın teknopolitik oluşumu çok yönlü bir şekilde ele alınmıştır. Bu cihetten bakıldığında Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi Mitchell’in sonraki düşüncesinin metodolojik özü gibidir. Evvela ‘sergi-olarak-dünya’, sonra ‘uzmanların yönetimi’, ardından ekonomi, kalkınma ve nihayet Karbon Demokrasi (Dergâh Yayınları tarafından 2020’de tercüme edilip yayımlandı) ile enerji altyapıları üzerinden iktidarın maddi kuruluşu, Mitchell’in düşüncesi giderek temsil edilen dünyadan yönetilen dünyaya, oradan ölçülen ve uzmanlaştırılan dünyaya, nihayet enerji akışları üzerinden siyasi olarak mümkün kılınan dünyaya doğru genişler.

Eserin Ortadoğu çalışmalarındaki etkisine bakacak olursak; klasik Ortadoğu araştırmaları uzun süre devletler, darbeler, elitler, milliyetçilik, İslamcılık, modernleşme ve ekonomik gelişme gibi makro kategoriler etrafında şekillenmişken Mitchell, araştırmacının bakışını gündelik hayatın maddi örgütlenmesi olarak anlaşılan; bir köy nasıl planlanır, bir okul nasıl sınıflara ayrılır, bir asker nasıl eğitilir, bir şehir nasıl haritalanır, bir nüfus nasıl kayda geçirilir, bir insan nasıl ‘eğitilebilir’, ‘geri kalmış’, ‘üretken’, ‘rasyonel’ veya ‘geleneksel’ olarak tanımlanır? gibi sorulara yöneltir. Bu sorular, Ortadoğu’yu siyasi olayların gerçekleştiği bir coğrafya olmaktan çıkarıp modern iktidarın üretildiği laboratuvarlardan biri olarak görmeyi mümkün kılmıştır. Nitekim sonraki Mısır tarihçiliğinde Mehmed Ali Paşa ordusu, eğitim kurumları, sosyal bilimler, kadın eğitimi, köylü araştırmaları, şehirleşme, kamusal alan ve modern devlet üzerine yapılan pek çok çalışma Mitchell’in açtığı tartışma alanıyla doğrudan veya dolaylı biçimde hesaplaşmıştır, çağdaş literatürde El Shakry, (The Great Social Laboratory: Subjects of Knowledge in Colonial and Postcolonial Egypt, / Büyük Toplumsal Laboratuvar: Sömürgeci ve Sömürgecilik Sonrası Mısır’da Bilginin Özneleri) Khaled Fahmy, (All the Pasha’s Men: Mehmed Ali Pasha, His Army and the Founding of Modern Egypt /Kavalalı Mehmed Ali: Osmanlı Valiliğinden Mısır Hükümdarlığına) Lucie Ryzova, (The Age of the Efendiyya: Passages to Modernity in National-Colonial Egypt, Türkçesi: Efendiyye Çağı: Millî-Sömürgeci Mısır’da Modernliğe Geçişler) Hoda Yousef, (Composing Egypt: Reading, Writing, and the Emergence of a Modern Nation, 1870–1930, / Mısır’ı Yazmak: Okuma, Yazma ve Modern Bir Ulusun Ortaya Çıkışı, 1870–1930) Hilary Kalmbach (Islamic Knowledge and the Making of Modern Egypt, / İslâmî Bilgi ve Modern Mısır’ın İnşası)  ve Hilary Kalisman (Teachers as State-Builders: Education and the Making of the Modern Middle East, / Devlet Kurucuları Olarak Öğretmenler: Eğitim ve Modern Ortadoğu’nun İnşası) gibi araştırmacıların çalışmaları bu daha geniş araştırma hattının farklı yönlerini geliştirmektedir.

Türkiye açısından ise kitap çok daha özel bir önem taşır. Yazar, Türkçe Baskıya Önsöz’de tanıtım çerçevesinde, geliştirdiği yaklaşımın Kemalizm’in eğitimden şehir planlamasına, dil ve kıyafet politikalarından modern özne üretimine kadar uzanan disiplinci ve düzenleyici boyutlarını anlamak için de kullanılabileceği özellikle vurgulanmıştır. Mitchell’in Mısır’da sömürgecilik, Türkiye’de Kemalizm gibi basit bir özdeşlik kurduğu yanılgısına düşülmemelidir, asıl karşılaştırma, her iki durumda da modern devletin toplumsal hayatı okunabilir, ölçülebilir, düzenlenebilir ve eğitilebilir hale getirmek için kullandığı tekniklerin nasıl benzer epistemik biçimler ürettiğini araştırmaktır. Bu açıdan Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecini yani nüfusun sayılması, mekânın haritalanması, eğitim kurumlarının merkezileştirilmesi, dilin standartlaştırılması, kıyafetin düzenlenmesi, şehirlerin yeniden planlanması ve ‘makbul vatandaş’ın üretilmesi gibi süreçlerin her biri belirli bir gerçeklik anlayışının topluma yerleştirilmesi olarak okunabilir.

Mısır’ın Sömürgeleştirilmesini Mısır’ın İngilizler tarafından nasıl sömürgeleştirildiğini anlatan bir tarih kitabı olarak okumak, kitabın teorik ufkuna haksızlık olur. Kitabın asıl meselesi İngilizlerin Mısır’da ne yaptığından ziyade modern dünyanın kendisini hangi mekanizmalarla nasıl inşa ettiği meselesidir. Mitchell’in temel iddiası, sömürgeci iktidarın önce hazır bir gerçekliği ele geçirip sonra onu düzenlemesinden ibaret değildir; iktidar, gerçekliği düzenlenebilir bir nesne olarak kurar ve aynı anda kendisini bu gerçekliği düzenleyen soyut, tarafsız ve rasyonel bir otorite olarak gösterir. ‘Sergi-olarak-dünya’ modern epistemolojinin, modern devletin ve sömürgeci iktidarın ortak çalışma prensibidir. Dünya bir sergi haline getirildiğinde insanlar seyredilecek nesnelere, şehirler haritalanabilir yüzeylere, köyler planlanabilir hücrelere, bedenler disipline edilebilir makinelere, diller anlamı sabitleyen araçlara, toplumlar ölçülebilir nüfuslara ve tarih de ilerleme çizgisi üzerinde sıralanabilir aşamalara dönüşür. Sömürgecilik bu dönüşümün siyasallaşmış biçimidir. Mitchell, bu düzenin karşısında ‘bozulmamış’ ve bütünüyle saf bir geleneksel toplum varsaymak yerine, direnişlerin, modernleşme projelerinin ve yeni öznelliklerin de bu düzenin içinden çıktığını gösterir. Bu sebeple kitap, ne basit bir anti-Batı metnine ne de ‘Batı her şeyi yaptı, Doğu edilgendi’ anlatısına indirgenebilir. Mitchell’in temel tezi; modernlik, iktidarın dünyayı belirli bir biçimde görünebilir, bilinebilir ve yönetilebilir hale getirmesiyle birlikte ortaya çıkan tarihsel bir düzenektir. Mısır bu düzenekte yalnızca sömürgeleştirilen bir ülke değil, modern dünyanın kendi kendisini kurma biçiminin görünür hale geldiği tarihsel bir sahnedir. Bu bakımdan kitap, Said’in Oryantalizminden sonra sömürgecilik çalışmalarında atılmış en önemli adımlardan biri olduğu gibi, Foucault’nun iktidar/bilgi analizini kolonyal dünyanın somut tarihine taşıyan, Derrida’nın temsil eleştirisini siyasal iktidarın maddi örgütlenmesiyle buluşturan ve modernleşme teorisini Avrupa dışı deneyimler üzerinden yeniden düşünmeye zorlayan bir klasik olarak değerini hâlâ korumaktadır. Bugün Ortadoğu tarihi, postkolonyal teori, modernlik çalışmaları, bilgi sosyolojisi, mekân ve şehir çalışmaları, eğitim tarihi ve İslam dünyasında modernleşme araştırmaları açısından vazgeçilmezliği de buradan kaynaklanmaktadır.

Buraya kadar kitabın muhtevası hakkında yaptığımız tahlilleri bu noktadan sonra kitabın daha iyi anlaşılması için okunacak diğer kitaplar hakkındaki düşüncelerimizle tamamlamak istiyoruz. Son yıllarda Türkiye’de hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşan ve yaklaşımlarıyla Türkiye’deki tartışma ortamına zenginlik ve derinlik katan Wael b. Hallaq’ı kanaatimizce Mitchell’den bağımsız, hakkıyla anlamak çok mümkün görünmüyor. Hallaq’la birlikte kanımca James Scott’un Devlet Gibi Görmek’i, Sever Işık’ın Siyasal Aklın Eleştirisi beraber okunduğunda Mitchell’in ne demek istediği daha iyi anlaşılır. Scott, Fransa’dan Brezilya’ya, Sovyetler Birliği’nden Tanzanya’ya bir yolculuk yaparak devletçi planlamanın başarısızlıklarını analiz eder. Scott, toplum mühendisliği felaketlerinin tümünde ortak olan koşulları da gün yüzüne çıkarırken politik rasyonalizm eleştirisinin pratikte nasıl icra edileceğinin iyi bir örneğini sunmaktadır. Hallaq’ın İmkânsız Devlet’i ise politik rasyonalizmin mücessem hali olarak modern ulus devlet modelinin Müslümanlar açısından ideal bir model olarak görülmesinin tehlikelerine vurgu yapmaktadır. Yazarın politik rasyonalite eleştirisinin İslam düşüncesindeki izlerini görmesi bakımından Hallaq’ın kitabı önemli görünmektedir. Işık’ın Siyasal Aklın Eleştirisi özünde bir politik rasyonalizm eleştirisidir. Tarihsel ve problematik bir siyaset felsefesi tarihi okuması yaparak felsefi devletin ya da politikada rasyonalitenin mutlak egemenliğinin hasar tespitini ve eleştirisini yapmaya çalışmaktadır. Kökenleri Platon’a dayanan felsefi devlet ideali, mutlak olarak olmasa bile bir imkân olarak modern dönemde büyük oranda gerçekleşmiştir. Felsefenin iktidarından aklın iktidarını kast eden yazar, felsefenin baştan itibaren aklî olanı (ontoloji) yine akıl aracılığıyla bilebilme (epistemoloji) ve gerçekleştirme (etik ve politik) iddiasında olduğu tespitini yapar. Buna göre aslında total anlamda Batı politik felsefesi, deneyimde temellenen, mevcut düzen ve onun icra-i siyaseti olan pratik politikaya karşı aklın taarruzunun tarihinden ibarettir. Felsefenin kusursuz, bu yüzden de gayri insani olan mutlak düzeni gerçekleştirme girişimi, despotizmle neticelenmiştir. İnsanlık felsefenin kusursuz toplum rüyasını acı bedeller ödeyerek yaşamıştır. Mutlak bilgi ve mutlak güç birbirini arzularlar ve gerektirirler. Arzu ve kudretin sınırsız ve denetimsiz imtizacından despotizm doğar. Kanımca Mitchell’in kitabı ancak bu kitaplarla birlikte okunduğunda bir anlam ve değer bulacak veya tersinden söyleyecek olursak bu kitaplar ancak Mitchell’in kitabı okununca gerçek anlamda anlaşılabilecek.