Michael Jackson’dan Kim Korkar?

Doğu Alman gizli polisi, Michael Jackson hakkında bir dosya tutuyordu. Jackson, Haziran 1988’de Berlin Duvarı yakınlarında konser verdi ve gelişi için yapılan hazırlıklar son derece kapsamlıydı. 4 Mayıs 1988 tarihli bir notta, Doğu Alman yetkililer ile Batı Alman konser organizatörü arasında — isimler sansürlenmişti — sahnenin yüksekliği ve hoparlörlerin yerleştirilmesine ilişkin görüşmeler kayda geçirilmişti; amaç özellikle Kapı’nın doğu tarafındaki Unter den Linden’den duyulabilecek veya görülebilecek şeyleri en aza indirmekti. Ayrıca bir acil durum planı da bulunuyordu: Konser, Doğu Berlin’deki bir stadyumdan iki dakikalık gecikmeyle yayınlanacaktı; böylece Jackson’ın hayranları ayaklanmaya teşvik edebilecek siyasal içerikli herhangi bir açıklama yapması durumunda yetkililere arşiv görüntülerini yayına sokabilecekleri bir zaman aralığı tanınacaktı. Bir raporda, gençlerin Brandenburg Kapısı’nın yakınlarından (Duvar’ın yakınında) konseri dinleyebilmek için “her türlü yolu denemeye hazır” oldukları ve yaşanacak çatışmaların, güvenlik aygıtının ne ölçüde zorlanabileceğini sınamak amacı taşıdığı uyarısı yapılıyordu. Konserin sponsoru Coca-Cola idi ve şirket, Doğu Alman hükümetinin taleplerini karşılamaya fazlasıyla istekliydi.

Doğu Alman yetkilileri ile yapılan bu görüşmelerden Jackson’ın haberdar olup olmadığı belirsizdir; ancak yaklaşık 5.000 kişi konseri duyabilme umuduyla Duvar’ın doğu tarafında toplandı. Tarihçi ve Berlin’de yaşayan çevirmen Dr. Alan Nothnagle yaşananları şöyle anlatıyor:

Sivil kıyafetli, “göze çarpmayan” adamlar dikkatimizi çekti; üçerli gruplar halinde sokak köşelerinde oyalanıyor, yoldan geçenleri süzüyorlardı. Bunun nedeni sır değildi: Her nasılsa herkes, Michael Jackson’ın o akşam Reichstag’ın önünde, bulunduğumuz yerden yalnızca birkaç yüz metre ötede konser vereceğini biliyordu. Yüzlerce, kısa süre sonra da binlerce genç müziği dinlemek için toplandı. Stasi ajanlarının sayısı da giderek arttı… O gece tek bir nota bile duymadık; ancak çok geçmeden kalabalığın içinden “Duvar yıkılmalı!” ve “Gorbaçov! Gorbaçov!” sloganları yükselmeye başladı. Bunun üzerine sivil giyimli Stasi görevlileri harekete geçti. Gençleri yere savurarak, “Ne dedin? Ne dedin?” diye bağırıyor, ardından onları yakalarından tutup polis minibüslerinin Stasi karargâhına götürmek üzere beklediği ara sokaklara sürüklüyorlardı.

The Guardian, bu sert müdahalenin nedeninin, “Stasi’nin Jackson’ı, çoğu Batılı pop yıldızında olduğu gibi, gençler üzerinde yıkıcı bir etki yaratan bir figür olarak görmesi” olduğunu belirtti. Ancak dikkat kesilenler yalnızca onlar değildi. Ve bu da bu makalenin çıkış noktasıdır: Michael Jackson’ın gerçekte kim olduğu ile hayatındaki çeşitli kurumsal aktörlerin— Miras Yönetimi, basın ve eleştirel çevrelerin — onun olmasını talep ettikleri kişi arasındaki uçurum.

Antoine Fuqua’nın Miras Yönetimi onaylı biyografik filmi Michael, dünya genelinde 217 milyon dolarlık hasılatla vizyona girdi, 82 bölgede rekor kırdı ve küresel ölçekte üstünlüğünü sürdürerek 710 milyon dolara ulaştı; üstelik yükselişi hâlâ devam ediyor. Film, Brezilya’da büyük bir stüdyo biyografik filmi için açılış rekorları kırdı, Çin’in Maoyan platformunda 9,6 puan aldı ve Peru, Hollanda ile İtalya’da kendisinden önceki tüm müzikal biyografi filmlerini geride bırakan izleyici sayılarına ulaştı. Eleştirmenler filme yüzde 39 verdi. Seyirciler ise yüzde 97 verdi. The Guardian, hayranları bir fantezi içinde yaşamak isteyen insanlar olarak küçümsedi. Eleştirel uzlaşı ise tanıdık eleştiriler etrafında şekillendi: korkak, lanetli ve yapay bir müzik kutusu filmi.

Sorulması gereken soru filmin dürüst olup olmadığı değildir; çünkü değildir. Daha ilginç soru şudur: Miras Yönetimi, eleştirmenler ve daha geniş kültürel aygıt neden bize belirli şeyleri göstermemekte bu kadar ısrarcıdır?

Film büyük bir güçle açılıyor. “Wanna Be Startin’ Somethin’”, Lionsgate logosunun altında yüksek sesle ve kararlı bir şekilde yükseliyor. Kamera ayaklardan başlıyor: gümüş kemer halkaları, Bad döneminin silueti. Ardından sahne Gary, Indiana’ya ve babasının gözlerinin içine bakamayan küçük bir çocuğa geçiyor. Özünde Michael, tanıdık bir Hollywood hikâyesi anlatıyor: Indiana’dan gelen yoksul Siyah çocuklar; acımasız bir baba tarafından büyütülmüş, neredeyse gerçek dışı görünen ölçüde eşsiz bir müzik yeteneğine sahip ve endüstri makinesinin sınırlandıramayacağı bir şey yaratmayı başarmış çocuklar.

Bu hikâyede yanlış olan hiçbir şey yok. Hikâye hem gerçek hem de dokunaklı ve Fuqua onu ustalıkla yönetiyor. Jaafar Jackson’ın fiziksel performansı olağanüstü; moonwalk’un kusursuz hassasiyeti, öne doğru eğilişi ve bir notayı, sanki kırılmadan önce ne kadar gerilim taşıyabileceğini sınarcasına tutuşu etkileyici. Müzik ise her seferinde tam yerini buluyor.

Hayranlar ve hayran olmayanlar için, gösterişi, nostaljiyi ve bu şarkıları sözlerini ezbere bilen insanlarla dolu bir sinema salonunda dinlemenin kolektif hazzını arayan herkes için film işe yarıyor. Ancak bu aynı zamanda Miras Yönetimi’nin onay vermeye razı olduğu tek hikâye ve bu tarafsız bir tercih değil.

Bu, Berry Gordy’nin Motown’u inşa ederken kullandığı mantığın aynısıdır: Siyasetinizi kapıda bırakın ve Siyah müziği beyaz Amerika için anlaşılır ve kabul edilebilir hâle getirin. Marvin Gaye, 1970–71 yıllarında Vietnam’ı, polis şiddetini ve Siyahların yaşam koşullarını konu alan What’s Going On albümünü kaydettiğinde, Gordy başlangıçta albümü yayımlamayı reddetti. Onu hayatında duyduğu en kötü şey olarak nitelendirdi. Elbette yanılıyordu; ancak burada üzerinde durulması gereken şey bu içgüdüdür: Açıkça siyasal içerikli eserler üreten bir Siyah sanatçıya verilen ilk tepki bastırma oldu. Bu filmi üreten Miras Yönetimi de aynı tercihi yapıyor; üstelik daha büyük bir mesafeden ve daha yüksek prodüksiyon değerleriyle.

Ortaya çıkan sonuç, Michael Jackson’ın yükselişi hakkında her şeyi anlatan, fakat bunu mümkün kılan adam hakkında neredeyse hiçbir şey söylemeyen bir biyografik film. Film, Jackson’ın resimli Peter Pan nüshasına o kadar sık geri dönüyor ki bu, adeta filmin temel tezine dönüşüyor. Ölümünden sonra, 1911 tarihli ilk baskı bir nüshanın Miras Yönetimi tarafından müzayedeye çıkarılması planlanmıştı; bu, onun okuma hayatından gerçek bir kalıntıydı. Ancak filmin hiç göstermediği şey, Jackson’ın yaşamı boyunca sık sık atıfta bulunduğu kitaplardır: sivil haklar üzerine eserler, Martin Luther King Jr. hakkında kitaplar ve Malcolm X üzerine çalışmalar. Jackson, bu eserleri büyük bir ciddiyetle incelediğini anlatıyordu; çünkü böylesine geniş bir etki alanına sahip bir Siyah adam olmanın ne anlama geldiğini çok iyi kavrıyordu. Malcolm X okuyan bir Michael Jackson, siyasal yönü olan bir Michael Jackson’dır; siyasal yönü olan bir Michael Jackson ise izleyicilerinin hâlâ çözüme kavuşmamış tarihsel gerçeklerle yüzleşmesini gerektirir. Miras Yönetimi bunu biliyor ve bu film de bunun çözümüdür.

1984 yılında bir Pepsi reklamının çekimleri sırasında meydana gelen piroteknik bir arıza Jackson’ın saçlarının tutuşmasına ve hastaneye kaldırılmasına yol açtıktan sonra, film ona manevi bir aydınlanma yaşatır: Dünyayı iyileştirmek onun yaşam amacıdır. Bu etkileyici bir sahnedir. Ancak aynı zamanda Miras Yönetimi’nin tez cümlesidir de: Irkçı bir endüstride yolunu bulmaya çalışan bir Siyah adam değil; evrensel, ırksız, siyasetten arındırılmış ve küresel ölçekte pazarlanabilir bir figür.

Bu tercihin sonuçları vardır. Film, Miras Yönetimi’nin seçtiği zaman aralığı olan 1966 ile 1988 yılları arasını kapsıyor ve bu 22 yıllık dönemin içinde, erişebileceği tüm kaynaklara sahip olmasına rağmen bilinçli olarak dışarıda bıraktığı belgelenmiş bir siyasal geçmiş bulunuyor.

Jackson ailesi, Motown makinesinin içinde bile tamamen kontrol edilebilir değildi. Jackson bunu Moonwalk adlı kitabında bizzat yazdı. Bir muhabir kardeşlere Black Power Hareketi hakkında soru sorduğunda, bir Motown temsilcisi onların yerine cevap verdi: Bunun hakkında düşünmediklerini söyledi; çünkü onlar ticari bir üründü. Jackson daha sonra şunları hatırlıyordu: “Kulağa tuhaf gelmişti ama ayrılırken birbirimize göz kırptık ve güç selamı verdik.” Bu küçük bir reddediş eylemiydi. Makine, bu genç adamların siyasal bir yönü olmadığını söylüyordu; onlar ise bunun aksini ima etmeye çalışıyorlardı.

1969’da Jackson 5, bir konser için Gary’ye geri döndü ve Belediye Başkanı Richard Hatcher ile birlikte Black Power selamı verirken fotoğraflandı. Michael on bir yaşındaydı; yumruğu havadaydı. O fotoğraf mevcut. Ancak filmde yer almıyor.

1974 yılında, 16 yaşındayken, Senegal’deki Gorée Adası’nda — Amerika kıtasına götürülen köleleştirilmiş Afrikalıların ayrılış noktası olan yerde — durup ağladı. Afrika Birliği Örgütü’nden bir ödül aldı ve ilk kez Afrika toprağına bastığında, “Benim geldiğim yer burası,” dedi. O an belgelenmiştir ve bir kez daha filmde yer almamaktadır. Bunun yerine film, Michael’ın evcil faresiyle Serengeti’deki hayvanlar hakkında konuştuğunu gösterir. Filmin Afrika’sı budur: yalnız bir çocuğun hayal gücünden süzülerek geçmiş bir doğa belgeseli. Üzerinde durduğu ve onu gözyaşlarına boğan Afrika değil.

MTV ile yaşanan çatışma, filmin en açıklayıcı sahnesidir. 1980’lerin başında MTV büyük ölçüde Siyah sanatçıları dışlıyor ve beyaz rock gruplarına odaklanıyordu; bu nedenle Michael Jackson’ın ticari başarısına rağmen “Billie Jean” klibini yayımlamayı başlangıçta reddetti. Jackson’ın plak şirketi olan CBS, kanal Siyah sanatçıları yayınlamadığı takdirde sanatçı kataloğunu geri çekeceği tehdidinde bulunduğunda, Jackson Rosa Parks’a gönderme yaparak şöyle dedi:

“Kimsenin beni otobüsün arka sıralarına itmesine izin vermem.”

O anda yapıyı açıkça tanımlıyordu: MTV, markasını Siyah müziğin dışlanması üzerine kurmuştu; bu, tam da Thriller albümünün endüstriyi yeniden şekillendirdiği sırada, popüler kültürün yeniden ırksal olarak ayrıştırılması anlamına geliyordu.

Film bu ifadeyi size gösteriyor. Ardından CBS Başkanı Walter Yetnikoff telefonu eline alıyor ve mesele bir sözleşme pazarlığına dönüşüyor. Bu, filmin yönteminin en özlü örneğidir: Siyasal olanı alıp kişisel olana dönüştürmek, sistemsel olanı alıp bireysel olana indirgemek, bir sivil haklar çatışmasını alıp onu bir iş anlaşması olarak yeniden paketlemek.

1984 yılında, Victory Tour sırasında Jackson ailesi, stadyumların dışında kurulan kayıt noktalarıyla NAACP’nin ulusal seçmen kayıt kampanyasının eş başkanlığını yürüttü. 1985’te Jackson, Lennon-McCartney kataloğunu da içeren ATV müzik kataloğunu 47,5 milyon dolara satın aldı ve endüstrinin öngörmediği ölçekte bir ekonomik güce dönüştü. Aynı yıl, Afrika’daki kıtlıkla mücadele için 63 milyon dolar toplayan We Are the World kaydını yaptı. Film bunların hiçbirine yer vermiyor. Bunun yerine gösterdiği şey, pencereden diğer çocukların oyununu izleyen bir çocuk. Peter Pan okuyan bir çocuk. Ve sonunda amacı sevgi ve neşe yaymak olan bir adama dönüşen bir çocuk.

Ancak bu imge belirli bir görünmezleştirmeyi gerektiriyor ve eleştirmenlerin odaklandığı şey bu değil. Filmin aslında 1993 yılında, polisin Neverland Çiftliği’ne gelişiyle başlaması planlanmıştı. Fakat 1993 yılında başka bir şey daha yaşandı. Eylül ayında, talihsiz Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasından birkaç gün sonra iki konser verdiği Tel Aviv’den dönüş uçuşunda Jackson, British Airways Concorde’a ait antetli bir kâğıda Palestine, Don’t Cry (“Filistin, Ağlama”) adlı bir şarkı yazdı. “Bombalar yağıyor… çocukların ağladığını gör” sözlerini içeren bu şarkı daha sonra müzayedeye çıkarıldı. Bu ziyaret sırasında hastanelerde hem Yahudi hem de Arap çocuklarla vakit geçirmişti ve döneme ait bir United Press International haberi, konserinde keffiye takan Filistinli çocuklardan söz ediyordu.

Arapça konuşulan bir ülkede verdiği tek konser olan Ekim 1996’daki Tunus konseri de büyük ölçüde resmî mirasının dışında bırakılmış durumda. 2005 yılındaki beraatinden sonra Jackson Londra’ya ya da Los Angeles’a gitmedi; önce Bahreyn’e, ardından Dubai’ye gitti. Hayatının en görünür davasından yeni çıkmış bir adam, iyileşme yeri olarak Ortadoğu’yu seçmişti. Pan-Arap uydu ağı MBC’de, bir çocuğun Araplar hakkındaki sorusuna içtenlik ve açıklıkla yanıt verdi. Batı medyası ise buna çok az ilgi gösterdi.

İnsanlar bu tarihsel kayda “Huzur içinde yatsın” ya da “O siyasi biri değildi” diyerek karşılık verdiklerinde, filmin tam olarak neyi başardığını göstermiş oluyorlar. Hayatının iki saatlik bir özetini izliyor ve ardından onun hiçbir siyasal yönü olmadığına inanarak salondan ayrılıyorlar; amaçlanan sonuç da tam olarak budur. Gary, Indiana’yı yalnızca bir arka plan unsuruna, NAACP’nin seçmen kayıt kampanyasını ise bir yokluğa dönüştüren aynı siyasetsizleştirici editoryal mantık, onun Ortadoğu ile kurduğu dayanışmaları da görünmez kılıyor.

Miras Yönetimi bu konuda yalnız değil. Filme öfkelenen eleştirmenler, iddiaların filmde yer almasını istiyorlar; yani 1993 yılındaki istismar davasını dramatize eden ve daha sonra yapımcılar, yapılan bir uzlaşmanın şikâyetçiyi herhangi bir biçimde tasvir etmeyi yasakladığını keşfettiklerinde çıkarılan orijinal üçüncü perdeyi. Stüdyo, bu hukuki kısıtlamaya uyacak yeni bir final oluşturmak için yeniden çekimlere 10 ila 15 milyon dolar harcadı ve 22 gün boyunca çalıştı. Bugün birçok kişinin korkaklık olarak tanımladığı şey, kısmen sıradan bir hukuki sürecin sonucudur. Buna rağmen, eleştirmenler filmin iddialar konusunda neleri dışarıda bıraktığına odaklanırken, Jackson’ın siyasal görüşleri, sivil haklar alanındaki faaliyetleri veya uluslararası dayanışmaları hakkında neleri dışarıda bıraktığı konusunda söyleyecek pek az şey buluyorlar. Bir silmeyi fark ediyor, diğerini ise gözden kaçırıyorlar; çünkü onu aramıyorlar.

Elvis ile yapılan karşılaştırma bu asimetrinin ne kadar belirgin olduğunu gösteriyor. On dört yaşındaki bir kızla belgelenmiş bir ilişkiye sahip beyaz bir sanatçı sekiz Akademi Ödülü adaylığıyla ödüllendiriliyor. Suçlamaları hukuken tartışmalı kalmış ve yargılama sonunda beraat etmiş Siyah bir sanatçı ise ahlaki kınamayla karşılanıyor. Bu eşitsizlik sanatsal değerle açıklanamaz. Bunun, eleştirel çevrelerin hiçbir zaman açıklamak zorunda bırakılmadığı bir ırksal boyutu vardır.

Bunun nedenini anlamak için, eleştirmenlerin adını anmakta aynı ölçüde isteksiz oldukları bir tarihe bakmak gerekir. 1967 yılında FBI, COINTELPRO kapsamında, “birleştirebilecek ve harekete geçirebilecek bir mesihin yükselişini” engellemek ve siyasal etkileri yerleşmeden önce liderleri itibarsızlaştırmak amacıyla açık bir talimat yayımladı. Malcolm X izlemeye alındı ve suikasta uğradı; Jackson altı yaşındaydı. Martin Luther King Jr. “bu ulusun geleceği açısından en tehlikeli zenci” ilan edildi, telefonları dinlendi, cinsel içerikli karalama kampanyalarına maruz bırakıldı, intiharı teşvik eden isimsiz mektuplar aldı ve ardından öldürüldü; Jackson dokuz yaşındaydı. Fred Hampton ise Gary’ye yalnızca 35 mil uzaklıkta, yatağında vurularak öldürüldü; Jackson on bir yaşındaydı. Mekanizma tutarlıydı: Siyasal fikirler yayılmadan önce kişiyi yok etmek.

FBI’ın Michael Jackson hakkında bir siyasal dosya açmasına gerek kalmadı. Sıra ona geldiğinde, COINTELPRO’nun mükemmelleştirdiği mekanizma Amerikan medyasının altyapısına çoktan yerleşmişti. Artık bir devlet programına ihtiyaç yoktu. Bir magazin gazetesi, kişisel husumet taşıyan bir savcı ve bir insanın tüm mirasını hayatıyla ilgili en sansasyonel soruya indirgemeye hazır bir eleştirel çevre yeterliydi.

Amerikan eleştirel çevresi, uzun süredir direndiği bir gerçeği kabul etmeden Michael filminin küresel gişe başarısını açıklayamaz: Müziğinin siyasal bir anlam taşıdığı, etki alanının yerleşik hiyerarşileri sarstığı ve filmin göstermeyi reddettiği Michael Jackson’ın gerçekten var olduğu gerçeği.

Jackson’ın “They Don’t Care About Us” klibini Rio’daki bir favelada çektiği Brezilya’da film gişe rekorları kırdı. Hindustan Times filme dört yıldız verdi. Bu izleyicilerin gördüklerini yorumlamak için bir eleştirmene ihtiyaçları yoktu. Resmî anlatının büyük çaba harcayarak gizlemeye çalıştığı şeyi fark ettiler ve müzik yorumlama işini zaten çoktan yapmıştı.

“They Don’t Care About Us”, 2025 yılında Illinois eyaletinin Broadview kentindeki bir ICE gözaltı protestosunda söylendi. “Earth Song” ise Avrupa genelindeki iklim gösterilerinde dolaşmaya devam ediyor. Müziği, ne Miras Yönetimi’nin ne de eleştirmenlerin tamamen denetleyebileceği bir siyasal ağırlıkla kamusal alanda varlığını sürdürüyor. Masallar böyle işlemez. Siyasal çalışmanın sürekliliği böyle işler.

Jackson’ın kendi ailesinin üyeleri bile filmden uzak durdu. Kızı filmi dürüst bulmadığını söyledi. Kız kardeşi projeye katılmayı reddetti. Yapım sürecinin içinde bile gerilimler ortaya çıktı; filmde başrolü oynayan oğlunun da yer aldığı yapımın yürütücü yapımcılarından Jermaine Jackson’ın, filmin nasıl karşılandığını doğruluk üzerinden değil, yarattığı ivme üzerinden değerlendirdiği bildirildi. Ona göre bu bir dalgaydı, bir hüküm değil.

Film sonunda, nihayet görünür hâle gelen yüzüyle sona eriyor. Ekran kararıyor:

Hikâyesi devam ediyor.

Gerçekten de devam ediyor.

1988’de, kontrol edemeyecekleri bir şey söyleme ihtimaline karşı yayını geciktirmek istemişlerdi. Aynı içgüdü bu filmde, onu eleştirenlerde ve filmi üreten Miras Yönetimi’nde de kendini gösteriyor: Michael Jackson’ın tam ve eksiksiz hâlinin geri alınamayacak bir şey söyleyebileceğine dair bitmeyen korku.

Miras Yönetimi onu Peter Pan’ın altına gömüyor. Eleştirmenler onu iddiaların altına gömüyor. Film ise bu ikisini aynı anda yapıyor; bu silmeyi öylesine olağanüstü bir müzikle sarıp sarmalıyor ki, orada olmayan şeyi neredeyse fark etmiyorsunuz.

Kaynak: https://africasacountry.com/2026/06/whos-afraid-of-michael-jackson