Mekke Paktı’nın Yemen Sınavı: Türkiye’nin Sahada Somut Katkısı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın geleneksel anlamda bir kolektif güvenlik mekanizması niteliği taşıdığı anlaşma metninde anlaşılıyor. Üç ülkenin üst düzey yetkilileri, anlaşmanın prensipte NATO’nun 5. maddesine benzer bir ilkeyi benimsediğini ve taraflardan birine yönelecek silahlı saldırının üç devlete birden yapılmış sayılacağını sıklıkla dile getirmiş olması bu kanaati besliyor. Ancak anlaşmanın imzalanmasını takip eden süreçte sahadaki askeri hareketlilik, bu kolektif taahhüdün pratikte nasıl bir işlerlik kazanacağına dair bazı tartışmalara yol açtı. Husilerin bir yandan Suudi destekli hükümet güçleri karşısındaki ilerleyişi, bilhassa Kızıldeniz sahilini ve Bab el Mendeb Boğazı’nı kontrol etmeye başlaması, diğer yandan başkent Riyad başta olmak üzere Suudi petrol tesisleri ve limanları gibi kritik hedeflere yönelik saldırılarını yoğunlaştırması, dikkatlerin bu pakta imza atan ülkelerin sorumluluklarının kapsamı üzerine yoğunlaşmasına yol açtı.

Bu süreçte Suudi Arabistan’ın önleyici füze stokları azalırken Riyad, Fransa, İngiltere, Pakistan ve Mısır’dan hava savunma desteği istedi. ABD ise Husilere yönelik hava saldırılarını reddederek sadece istihbarat desteği sağlamakla yetindi. Krizin tırmandığı dönemde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bir canlı yayın sırasında; “geldiğimiz noktada, Mekke İttifakı üyeleri olarak biz durumu yakından takip ediyoruz…Bu noktada askeri ihtiyaçları -özellikle belli teknik konularda- olabilir; bunu da karşılama yönünde bir sıkıntımız olmaz” açıklaması, Türkiye’nin Husi-Suudi çatışmasında sahada sunacağı somut katkının kapsamına ilişkin tartışmayı alevlendirdi. Geçtiğimiz günlerde İbrahim Kalın’ın Pakistan ziyareti sırasında yürüttüğü temaslar da Mekke Anlaşması bağlamında Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını artırması ve üçlü ittifak içindeki diğer aktörlerin karşı karşıya kaldığı zorlukları doğrudan gündeme almıştı. Konuya dair yorum yapan kimi uzmanlar asker konuşlandırmadan, kimileri ise Suudi hava sahasının savunulmasına yönelik bir katkıdan söz ederken mevcut sinyaller Ankara’nın katkısının kara birlikleriyle değil, tecrübe, insansız sistemler ve hava savunma teknolojisiyle sahaya yansıyacağını gösteriyor.

Askeri Birlik Konuşlandırmanın Zorlukları

Türkiye’nin Suudi Arabistan’a ya da çatışmanın yoğun olduğu Yemen sınırına askeri birlik konuşlandırması, dört sebepten ötürü çok mümkün görünmüyor.

İlk olarak; Suudi-Yemen sınırının niteliği ve coğrafi koşullar bu Türkiye’nin askeri birlik konuşlandırması ihtimali zayıflatıyor. Suudi-Yemen sınırı, bin üç yüz kilometreyi aşan, savunulması son derece zor bir hat. Bu hattı etkili biçimde tutmak için devasa bir lojistik ve insan gücü gerekeceği bilinen bir gerçek. Türkiye’nin kendi sınır güvenliği, Suriye ve Irak’taki angajmanları ve Doğu Akdeniz’deki çıkarları düşünüldüğünde, binlerce kilometre ötedeki zorlu bir coğrafyada böyle bir yükü üstlenmesi stratejik olarak rasyonel gözükmüyor. Ayrıca Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu dönemini hariç tutarsak, Arap Yarımadası’nda tarihsel bir askeri varlığı ya da konuşlanma geleneği yok. Kültürel ve coğrafi uzaklık, lojistik mesafenin ötesinde operasyonel bir yabancılık da üretiyor.

İkinci olarak; Türk dış ve güvenlik polkasının öncelikleri Yemen sahasına yönelik bir güç projeksiyonunu sınırlıyor. Yemen dosyası, Irak, Suriye ve Libya dosyalarının aksine, Türk güvenlik ve dış politikasında birincil önemde olmadığı bilinen bir gerçektir. Ankara’nın bölgedeki asıl gündemi, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Libya ve Kafkasya’daki riskler ve tehditlere odaklı. Dolaysıyla Yemen, bu tabloda ne coğrafi ne kültürel ne de stratejik olarak Türkiye’nin birinci öncelik halkası içinde yer alıyor.

Üçüncü olarak; Türkiye’deki kamuoyu ve anayasal süreç sınır ötesi askeri operasyon ve güç projeksiyonu kararlarını zorlaştıran bir faktör işlevi görüyor. Türk kamuoyunu, Yemen sınırına ya da Suudi Arabistan’ın herhangi bir noktasına asker gönderme konusunda ikna etmek kolay değil. TC Anayasa’sı yurt dışına asker gönderilmesini TBMM iznine bağlıyor ve böyle bir tezkerenin Meclis’ten geçmesi, muhalefetin ve toplumun “Türk askeri neden binlerce kilometre ötede ölsün” sorusuna ikna edici bir yanıt verilmesini gerektirir. Suriye’deki tecrübeler, sınır ötesi operasyonların bile kamuoyunda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Üstelik böyle bir adım, Türkiye’yi İran’la doğrudan bir gerilimin eşiğine taşıyabilir. Tahran, Suudi Arabistan’ın savunmasına doğrudan katılan Türk askerini kendi caydırıcılığına yönelik bir cephe olarak okuyabilir.

Dördüncü ve belki de en belirleyici engel, Suudi tarafının bizzat kendisidir. Riyad’ın yabancı asker konuşlandırmasına mesafeli duruşu, tarihsel hafızayla besleniyor. 1950’li yıllarda etkili bir güvenlik sektörü oluşturmak isteyen Riyad yönetimi, çok sayıda Mısırlı askeri danışmanı ülkesine kabul etmiş ve kendi subaylarının eğitiminde Mısırlı askeri uzmanlara güvenmişti. Bu süreçte Mısır etkisi, ev sahibi ülkelerin silahlı kuvvetlerinde farklı siyasi eğilimlerin ve hiziplerin oluşmasına zemin hazırladı. Yabancı bir ordunun danışmanlarının, içerideki siyasi rekabette rol oynama ihtimali, monarşiler için her zaman en hassas noktalardan biri olmuştur. Bu tarihsel hafıza, Suudi karar alıcıların kendi topraklarına yabancı muharip birlik görmeye ne kadar isteksiz olduğunu açıklıyor.

Riyad’ın tercihi, kendi egemenliğini gölgelemeyecek, kendi ordusunun komuta yapısına dokunmayacak bir destek modeli. Bu da ancak teknoloji, mühimmat, hava savunma sistemleri, eğitim ve istihbarat sağlamakla mümkün olacaktır. Pakistan’ın Suudi Arabistan’da konuşlu binlerce askeri, uzun yıllara dayanan ve kurumsallaşmış bir istisna olarak değerlendirilmelidir. Türkiye gibi büyük bir gücün muharip birliklerinin krallık topraklarına yerleşmesi ise bambaşka bir denklem. Dolayısıyla Suudiler açsından Türk askerinden ziyade Türk teknolojisi ve tecrübesi daha cazip duruyor.

Türkiye’nin Suudi-Yemen Sınırına Transfer Edilebilir Birikimi

Türkiye’nin bu çatışmaya sunabileceği en değerli somut katkı, silahtan önce tecrübedir. Türk Silahlı Kuvvetleri, kırk yılı aşkın süredir Irak’ın kuzeyindeki dağlık arazide, dünyanın en zorlu asimetrik savaş ortamlarından birinde terörle mücadele ediyor. Kandil, Gara, Metina, Zap ve Hakurk gibi iki bin metreyi aşan zirvelere, derin kanyonlara, mağara ağlarına ve geçit vermeyen vadilere sahip bu bölge, konvansiyonel orduların ezberini bozan bir coğrafya. Bu coğrafyada yürütülen Pençe serisi operasyonlar, istihbarat odaklı hedefleme, dağcılık ve özel kuvvetler taktikleri ile insansız sistemlerle entegre edilmiş bir savaş doktrini geliştirdi.

Suudi-Yemen sınırı bu tabloyla çarpıcı benzerlikler taşıyor. Saravat dağlarının uzantısı olan engebeli arazi, bin üç yüz kilometreyi aşan sınır hattı ve Husilerin yıllardır mağara ve dağ kalelerinden yürüttüğü gerilla savaşı… Suudi ordusunun bu arazideki en büyük zaafı, istihbarat, gözetleme ve keşif kapasitesindeki eksiklik. Hedefleri doğru zamanda tespit edemeyen bir ordu, en pahalı silah sistemlerini bile etkisiz kılabiliyor. Burada Suudilerin sorununun silah sitemlerinden öte bu kaynakların kullanımı olduğu anlaşılıyor. Çünkü Suudi Arabistan 2020-2024 döneminde dünyanın dördüncü büyük silah ithalatçısıydı ve ithalatının yaklaşık dörtte üçü ABD’den geldi. 2025’te krallığın savunma bütçesi 75 milyar doları bulurken Türkiye’ninki 30 milyar dolar civarında kaldı.

Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde edindiği bilgi, deneyim ve tecrübe tam da bu açığın kapatılması için transfer edilebilir bir birikim gibi duruyor. Sınır ötesi operasyon yönetimi, mayın ve el yapımı patlayıcılarla mücadele, dağlık arazide lojistik ikmal, istihbarat füzyonu ve hedefleme metodolojisi… Bu alanların her biri, Suudi ordusunun ve sınır muhafızlarının eğitilebileceği, ortak tatbikatlarla pekiştirilebileceği somut başlıklar. İstihbarat paylaşımı, operasyonel planlama ve eğitim alanındaki bu katkı, “sahada somut katkı”nın en gerçekçi karşılığı olabilir.

Türk İnsansız Sistemlerinin Riyad İçin Anlamı

Türkiye’nin ikinci ve en görünür katkısı insansız sistemlerde. Irak’ın kuzeyindeki operasyonlar, bu topoğrafyada İHA’ların terörle mücadele için ne kadar işlevsel olduğunu kanıtladı. Bayraktar TB2, Anka ve Akıncı gibi silahlı insansız hava araçları, dağlık arazide kesintisiz gözetleme, anlık hedef tespiti ve hassas vuruş imkânı sağlıyor. Kargu ve Alpagu gibi döner kanatlı kamikaze İHA’lar ise mağara ve sığınakların temizlenmesinde devrim yarattı. Bu sistemler, Suudi ordusunun en zayıf olduğu alanı, yani arazide göz ve kulak olma kapasitesini doğrudan güçlendiriyor. Türk insansız sistemlerinin Libya, Karabağ ve Ukrayna’da savaş alanında test edilmiş olması, bu teklifi teorik bir vaatten çıkarıp kanıtlanmış bir kapasiteye dönüştürüyor.

Suudi Arabistan’ın bu sistemlere talebi zaten biliniyor. Riyad, Türk savunma sanayii tarihinin tek kalemdeki en büyük ihracatı olarak nitelenen İHA tedarik anlaşmasına imza attı. Ortak üretim ve yerlileştirme seçenekleri de masada. Husilerin İran desteğiyle geliştirdiği füze ve İHA kapasitesi karşısında, Türk insansız sistemlerinin tedariki Suudilere hem saldırı hem savunma boyutunda üstünlük sağlayabilir. Dahası, Türkiye’nin elektronik harp ve İHA karşıtı sistemlerdeki birikimi, Husi kamikaze İHA’larına karşı hayati bir savunma katmanı oluşturabilir. Korkut, Hisar ve SİPER gibi hava savunma sistemleri de bu paketin doğal tamamlayıcısı. Riyad’ın acil ihtiyacı olan önleyici füze stoklarının yenilenmesinde Türk mühimmat ve üretim kapasitesi devreye girebilir. Kısacası, bu topoğrafyada savaşın dili insansız sistemlerden geçiyor ve Türkiye bu dilde bölgenin en yetkin aktörlerinden biri.

Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde, Türkiye’nin Husi-Suudi çatışmasındaki somut katkısının çerçevesi netleşiyor: Suudi hava sahasının savunulmasına yönelik radar ve erken uyarı desteği, elektronik harp unsurları, istihbarat paylaşımı, insansız sistem tedariki ve eğitim. Bu model, hem Ankara’nın “müttefiklik sorumluluğu” söylemini karşılıyor hem de Türk askerini binlerce kilometre ötedeki bir savaşın içine çekmiyor. Ankara’nın bu yaklaşımı, paktın caydırıcılığını korurken tırmanma riskini de sınırlayacaktır. Bu senaryoda ortak savunma her zaman ortak savaş anlamına gelmiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin katkısı, sahada bot değil, gökyüzünde radar, dağlarda tecrübe ve insansız sistemlerle olacaktır.

Bu tercih yalnızca Ankara’nın değil, Riyad’ın da çıkarına. Suudi yönetimi, Mısırlı askeri danışmanların 1960’larda orduda yarattığı hizip risklerini hafızasında tutuyor ve egemenliğini gölgelemeyecek, komuta yapısına dokunmayacak bir destek modelini tercih ediyor. Türk teknolojisi ve tecrübesi, bu modele biçilmiş kaftan. Pakistan’ın Suudi Arabistan’daki konuşlu birlikleri kurumsallaşmış bir istisna olsa da, Türkiye için geçerli denklem farklı. Öte yandan Türk kamuoyunun ve anayasal sürecin sınırları da aynı yöne işaret ediyor. Binlerce kilometre ötede, savunulması güç bir sınır hattı için asker göndermek ne stratejik ne siyasi olarak rasyonel. Sonuçta Mekke Paktı’nın ilk sınavı, ittifakın caydırıcılığını güçlendirmek ile savaşın tarafı olmak arasındaki ince çizgiyi görünür kılıyor. Türkiye’nin bu sınavdaki cevabı, savaşa katılmak değil, savaşın dilini değiştiren teknolojiyi ve tecrübeyi müttefikinin hizmetine sunmak şeklinde olacaktır.

[1]     Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].