Mekke Paktı Sonrası Suudi Arabistan-Husi Çatışması

Son haftalarda Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları yeni bir eşiğe ulaşmıştır. Hedefte artık yalnızca sınır kentleri ve petrol tesisleri değil, sivillerin her gün kullandığı havalimanları da yer alıyor. 6-12 Ekim arasında Riyad, Ebha ve Dammam havalimanlarına yönelik füze ve İHA saldırılarında en az 19 kişi hayatını kaybetmiş, 360’tan fazla kişi yaralanmıştır. Bunların en ağırı, 10 Ekim’de Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na isabet eden füze olmuştur. Krallık on yılı aşkın süredir bu ölçekte bir saldırı yaşamamıştı. Husilerin halkı ve havayollarını Suudi havalimanlarından uzak durmaya çağırması, saldırıların süreceğinin bir işareti olarak okunabilir.

Bu tablo akla bir soru getirmektedir. Gazze savaşı boyunca İsrail’e füze ve İHA gönderen, ancak ona kayda değer bir stratejik zarar veremeyen Husiler, şimdi neden Suudi Arabistan’a karşı bu denli saldırganlaşmıştır? Üstelik bu tırmanışın, 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Paktı’nın hemen ardından gelmesi bir tesadüf müdür?

Bir Sembol, Bir Muhatap

Bu bulmacanın ilk parçası, Husilerin İsrail’e ve Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının aynı amaca hizmet etmediği düşünüldüğünde çözülebilir. İsrail’e yönelik saldırılar yaklaşık 2.000 kilometre öteden, ABD destekli çok katmanlı bir hava savunmasına karşı yapılmıştır. Bu saldırıların asıl getirisinin askeri değil, siyasi olduğu söylenebilir. Husiler, Filistin davası üzerinden Arap kamuoyunda meşruiyet devşirmeye ve kendilerini direniş ekseninin en cesur halkası olarak konumlandırmaya çalışmıştır. Bu açıdan İsrail’in Husiler için bir sembol işlevi gördüğü söylenebilir.

Suudi Arabistan ise bambaşka bir hesaba konu olmaktadır. Uzun ve geçirgen sınır, kısa menzilli füzelerin bile Krallığın derinliklerine ulaşmasına imkân tanımaktadır. Suudi hava savunmasının uzun süre İran tehdidine göre kurgulanmış olması ve önleyici stoklarının İran savaşının ilk aylarında büyük ölçüde tükenmiş olması da Husilerin elini güçlendirmiş olabilir. Daha da önemlisi, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Suudi petrol ihracatının yüzde 80’inden fazlası Kızıldeniz ve Babülmendeb’e kaymıştır. Bu durum, Husilerin Krallığın tam da en kırılgan olduğu noktaya dokunabildiği şeklinde anlaşılabilir.

Ancak belirleyici farkın başka bir yerde yattığını düşünüyorum. İsrail’in Husilere verebileceği bir şey yokken, Riyad’ın masasında ciddi kazanımlar bulunmaktadır. Yemen hükümetine desteğin kesilmesi, Husilerin ülkedeki hâkim güç olarak fiilen tanınması, maaş ödemeleri ve yeniden imar fonları bunların başında gelmektedir. Bu nedenle Husiler için İsrail’i vurmak bir propaganda eylemi iken, Suudi Arabistan’ı vurmak somut bir kazanım vaat eden bir pazarlık hamlesi olarak değerlendirilebilir.

Havalimanlarının seçilmesi de bu mantığın bir parçası olabilir. Suudi Arabistan’ın 2030 Vizyonu ile inşa etmeye çalıştığı şey, büyük ölçüde bir istikrar imajıdır. Buna göre, veliaht prensin liderliğindeki krallık; uluslararası konferanslar, spor organizasyonları, turizm ve yatırım alanlarında faaliyet göstermektedir. Saldırıların ardından onlarca havayolu şirketinin Riyad seferlerini askıya alması, 24 Ekim’de Suudi Arabistan’da yapılması planlanan AB-KİK zirvesinin ertelenmesi ve “Çöldeki Davos” olarak bilinen Gelecek Yatırım Girişimi’nin hibrit formata çekilmesi bu imajın zedelendiğini göstermektedir. Dolayısıyla Husilerin amacının Krallığı askeri olarak yenmekten ziyade, ona ekonomik ve itibari açıdan tahammül edemeyeceği bir bedel ödeterek masaya getirmek olduğu söylenebilir. Husilerin kendi ifadeleriyle “havalimanına karşı havalimanı, ablukaya karşı abluka” şeklinde özetlenebilecek yeni bir çatışma kuralı dayatmaya çalıştıkları da anlaşılmaktadır.

Ateşkesin Bozulması

İkinci parça, Husilerin kendilerini nasıl gördükleriyle ilgilidir. ABD-İsrail saldırılarının durmasının ardından İran liderliği ve eksenin geri kalanı savaştan galip çıktıkları kanaatine varmış görünmektedir. Bu eksenin siyasi doktrininin zafer ile yenilgi arasındaki sınırı söylem düzeyinde esnetmeye yatkın olduğu söylenebilir. Husilerin inançları müntesiplerini bağlamasına rağmen, örgütün inancının başkalarına da bir hakikat gibi dayatılması kriz yaratmaktadır. Tahran’ın bölgeye muzaffer taraf olarak bakmaya ve Hürmüz ile Yemen’de bir tür “galibin hakları” talep etmeye başlaması bu çerçevede anlaşılabilir. 2025 baharındaki ABD hava saldırılarıyla eriyen Husi füze ve İHA stoklarının sonraki aylarda İran’dan gelen personel ve teçhizatla yeniden doldurulduğu anlaşılmaktadır.

Krizin fitili, 13 Temmuz’da Sana’ya inmeye çalışan Mahan Air uçağıyla ateşlenmiştir. Uçakta Hamaney’in cenazesinden dönen Husi heyetinin yanı sıra Devrim Muhafızları danışmanları ve askeri teçhizat bulunduğu değerlendirilmiştir. Suudi Arabistan Sana Havalimanı’nı vurarak uçağın inişini engellemiştir. İran’a yakın çevreler bugün Husi saldırganlığını tam da bu olaya, yani Suudi Arabistan’ın ateşkesi bozmasına bağlamaktadır. Bu iddia gerçeğin bir kısmını yansıtmakla birlikte, zincirin yalnızca son halkasını göstermektedir.

Hatırlatmak gerekirse, Nisan 2022’de BM arabuluculuğuyla başlayan resmi ateşkes 2 Ekim 2022’de sona ermiştir. BM Güvenlik Konseyi, ateşkesin uzatılamamasının sorumluluğunu Husilerin “azami talepleri”ne yüklemiştir. Husiler, son anda askeri ve güvenlik personelinin maaşlarının da ödenmesini şart koşmuş; ateşkesin bitmesinden yalnızca birkaç hafta sonra hükümet kontrolündeki Nuşeyme ve Dabba petrol terminallerine İHA saldırıları düzenlemiştir. Bu saldırılar hükümetin petrol ihracatını durdurmuş ve gelirlerini yarı yarıya düşürmüştür. Dolayısıyla 2022’den sonra ayakta kalan şey, resmi bir ateşkes değil; Suudi Arabistan ile Husiler arasında zımni bir sükûnettir.

Bu sükûnet döneminde Husi tarafının sicili de temiz değildir. Grup, Mayıs 2024’ten itibaren BM ve sivil toplum çalışanlarına yönelik toplu gözaltı kampanyaları başlatmış, onları “ABD-İsrail casus ağı” olmakla suçlamıştır. BM Güvenlik Konseyi Haziran 2026’da aralarında 73 BM personelinin bulunduğu tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep etmiştir. İnsan hakları örgütleri, gözaltında işkence, zorla kaybetme ve ölüm vakalarını belgelemiştir. Sivil havalimanlarının doğrudan hedef alınması, uluslararası insancıl hukukun ayrım ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Bu tespitler Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015-2022 arasındaki hava saldırıları ve ablukasıyla ilgili ağır ihlal kayıtlarını ortadan kaldırmamaktadır. Ancak “ateşkesi Suudi Arabistan bozdu” anlatısının seçici ve İran yanlısı bir okuma olduğu söylenebilir.

Mahan krizinde Suudi Arabistan açısından mesele uçağın yükünden çok taşıdığı anlamdı. BM silah ambargosuna rağmen Devrim Muhafızları personelini ve teçhizatını taşıyan bir uçağın inişine göz yummak, Riyad açısından “yeni gerçekliği” kabul etmek demekti. Suudi Arabistan’ın bu girişime yönelik reddi Husileri bir yol ayrımına getirmiştir. Geri adım atmak eksenin zafer anlatısına darbe vurabilirdi; sert karşılık ise savaşı yeniden başlatmak demekti. Husilerin ikinci yolu seçmesi, 2015-2022 savaşının Riyad’ı tükettiğine ve 2019 Abkayk saldırısında görüldüğü üzere Suudi Arabistan liderliğinin acı eşiğinin düşük olduğuna dair bir inanca dayanıyor olabilir. Önce Suudi tankerleri ve Cizan rafinerisi, ardından Muha ve Bab’ül Mendeb kıyıları, nihayet Riyad hedef alınmıştır. Bu sıralama, rastgele bir öfkeden çok kademeli olarak artırılan bir baskı stratejisine işaret ediyor olabilir.

Mekke Paktı

Peki, Mekke Paktı bu denklemin neresinde durmaktadır? Öncelikle tırmanışın paktla başlamadığı bilinmektedir. Husilerin Suudi Arabistan’a ait petrol tankerlerine ilk saldırısı 23 Temmuz’da, yani imzalardan iki hafta önce gerçekleşmiştir. Hatta Riyad’ın paktı bu kadar hızlı imzalamasında Husi tehdidinin payı olduğu düşünülebilir. Ne var ki, niteliksel sıçrama, yani Bab’ül Mendeb kıyısının ele geçirilmesi, Riyad’ın vurulması ve sivil havalimanlarının hedef alınması Ağustos sonrasına denk gelmiştir. Bu nedenle ilişki tesadüften çok bir etki-tepki sarmalı olarak okunabilir.

Husilerin bakış açısından, paktın kapanmakta olan bir fırsat penceresi anlamına gelebilir. Anlaşma, üç ülkeden birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış saymaktadır. Ancak tam metin henüz açıklanmamış, parlamento onay süreçleri tamamlanmamış ve operasyonel yapısı yeni şekillenmeye başlamıştır. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları ancak 5 Ekim’de Riyad’da bir araya gelebilmiştir. Aynı gün Yemen Başkanlık Konseyi Sana’yı geri almayı hedefleyen ve Suudi Arabistan hava gücüyle desteklenen “Yemen Şafağı” harekâtını başlatmıştır. Havalimanı saldırılarının hemen ertesi gün başlaması dikkat çekicidir. Bu zamanlama, Husilerin hem hükümet taarruzunun bedelini doğrudan Riyad’a ödetmek hem de pakt sahada caydırıcı bir güce dönüşmeden Suudi Arabistan’ı ikili bir ateşkese zorlamak istediği şeklinde anlaşılabilir. Saldırıların yoğunlaşması aynı zamanda paktın “kâğıt üzerinde” kaldığını gösterme ve Ankara ile İslamabad’a müdahalenin maliyetini hatırlatma amacı taşıyor olabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 8 Ekim’de kamuoyunu teskin etmeye yönelik bir açıklama yapmış olması, bu maliyet algısının Türkiye’de de karşılık bulduğunu düşündürmektedir.

Süreç Nereye Gidiyor?

Son bir haftada çatışmanın karşılıklı bir yıpratma döngüsüne girdiğini görmek mümkündür. Husiler 13 Ekim’de Zahran’daki Aramco binasını, 15 Ekim’de Aden’deki cumhurbaşkanlığı sarayını hedef almıştır. Suudi Arabistan ise Sana’daki petrol tesislerini ve Ras İsa Limanı’nı vurmuş, koalisyonun yüzlerce Husi silah deposu ve fırlatma rampasını imha ettiğini açıklamıştır. Bu tablo, iki tarafın da kısa vadede geri adım atmaya niyetli olmadığını göstermektedir.

Husilerin nihai hedefinin Yemen hükümetini kapsayan bir ateşkesten ziyade yalnızca Suudi Arabistan ile sınırlı ikili bir ateşkes olduğu görülmektedir. Böyle bir sonuç, Riyad’ın meşru hükümetten fiilen el çekmesi ve Husilerin Yemen’in hâkim gücü olarak tanınması anlamına gelebilir. Bunun ötesinde, Husilerin ABD-İran arasında varılacak olası bir uzlaşının parçası olmak ve savaş sonrasında kendilerine yönelik yeni bir harekât yapılmayacağına dair güvence almak istedikleri de söylenebilir. İran’ın Husiler ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk teklif etmesi bu açıdan anlamlıdır. Tahran vekil aktörünün yarattığı baskıyı kendi pazarlık masasında paraya çevirmek isteyebilir.

Bu noktada üç senaryodan bahsedilebilir. Birincisi, Suudi Arabistan’ın acı eşiğinin aşılması ve Umman ya da İran üzerinden Husi şartlarına yakın ikili bir ateşkesin kabul edilmesidir. İkincisi, Yemen Şafağı harekâtı ve Mekke Paktı desteğiyle Riyad’ın kara savaşına yeniden yatırım yapması ve uzun süreli bir yıpratma savaşının başlamasıdır. Üçüncüsü ise ABD-İran arasında Hürmüz üzerinden bir uzlaşıya varılması, ancak Babülmendeb’in ayrı ve kalıcı bir kriz alanı olarak kalmasıdır.

İkinci senaryonun daha güçlü olduğu söylenebilir. Nitekim Husiler, karşılarında 2015-2022 savaşının yorgun Suudi Arabistan’ını bulacaklarını varsayıyorlar. Oysa Mekke Paktı tam da bu yalnızlığı gidermek için kurulmuştur. Üstelik Riyad’ın uzlaşma seçeneklerini büyük ölçüde tükettiği ve karşılığında yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaştığı düşünüldüğünde, saldırıların Krallığı geri adım atmaya değil, savaşa daha derinden girmeye itmesi muhtemeldir. Bu durumda, Husilerin kısa vadede kazanmayı umduğu taviz, uzun bir yıpratma savaşına dönüşebilir. Yemen’in ise bölgesel düzenin yeniden kurulduğu bu dönemde Körfez güvenliğinin en kırılgan halkası olmayı sürdüreceği söylenebilir. Ayrıca Suriye’de Ahmet eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimin Yemen’e Suudi Arabistan saflarında savaşmak adına asker gönderme ihtimallerinin konuşulması da Husiler açısından sürecin olumlu gitmediğini göstermektedir.