Marx, Küçük Toprak Mülkiyetinin “Kaçınılmaz” Tasfiyesi Konusunda Yanılıyordu

Marx, toprak özel mülkiyetin ve rekabetin konusu hâline geldiğinde, büyük ölçekli mülkiyetin üstün iktisadi yapısının küçük mülk sahibini kaçınılmaz olarak tasfiye edip bünyesine katacağına inanıyordu. Bu kulağa dramatik geliyor. Aynı zamanda iktisadi açıdan da sorunlu bir görüştür. Bu iddia, ölçeği yalnızca tek yönde işleyen geri döndürülemez bir süreç gibi ele alıyor ve gerçek piyasaları gerçekten piyasa yapan unsurların tamamını göz ardı ediyor: artan yönetim maliyetleri, yerel bilgi, girişimci keşfi, heterojen toprak yapısı ve devlet ayrıcalıklarının sürekli mevcut olan rolü. Gerçek bir piyasa düzeninde toprak, otomatik olarak en büyük mülk sahibine gitmez. Toprak —kusurlu biçimde de olsa, fakat belirleyici şekilde— belirli koşullar altında onu en iyi kullanabilenlere yönelir; üstelik bu koşullar çoğu zaman küçük mülk sahiplerini yutmak yerine onların lehine işler.

Ronald Coase, Marx’ın “kaçınılmazlık” tezine yönelik ilk yıkıcı cevabı ortaya koydu. Bir firma, sırf ölçek bazı maliyetleri düşürebiliyor diye sonsuza kadar büyümez. Firma ancak işlemleri kendi bünyesinde organize etmek, piyasayı kullanmaktan daha ucuz olduğu sürece genişler. Coase’a göre bir firma daha geniş alanlara yayıldıkça, birbirinden daha farklı faaliyetler yürüttükçe ve yönetilmesi zorlaştıkça, iç organizasyon maliyetleri ile hatalardan kaynaklanan kayıplar artar. Genişleme, ilave bir işlemin firma içinde gerçekleştirilmesinin firma dışında gerçekleştirilmesinden daha ucuz olmadığı noktada durur. Bu, Marx’ın anlatısının tam tersidir. Sınırsız bir tasfiye ve merkezileşme yasası yoktur. Koordinasyonun, hataların ve bizatihi fiyat sisteminin belirlediği bir sınır vardır. Daha da önemlisi, Coase vergilerin ve düzenlemelerin firmaları normalde olacaklarından daha büyük hâle getirebileceğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla yoğunlaşma ortaya çıktığında sorulması gereken ilk soru “Piyasa ne yaptı?” değil, “Devlet hangi ayrıcalıkları sağladı?” olmalıdır.

Murray Rothbard’ın getiri yasasına ilişkin yaklaşımı da aynı noktayı başka bir açıdan ortaya koyar. Tamamlayıcı faktörler sabit tutulduğunda, değişken faktörün her zaman optimal bir miktarı vardır; bu noktanın ötesinde ortalama getiriler düşmeye başlar. Bu durum toprağa uygulandığında, arazi büyüklüğünün kalıcı üstünlüğün gizemli bir kaynağı olmadığı anlamına gelir. Aynı yönetim dikkati, işgücü niteliği, makine bileşimi veya yerel bilgi altında daha fazla araziye sahip olmak, sürekli iyileşen sonuçlar üretmez. Belirli bir noktadan sonra koordinasyon bozulur ve değişken faktörün birim başına çıktısı düşer. Daha açık söylemek gerekirse: daha büyük olmak bazen daha iyidir, fakat yalnızca belli bir noktaya kadar; üstelik bu nokta ürüne, yere, beceri düzeyine ve teknolojiye göre değişir. Marx, belirli koşullar altında ortaya çıkabilecek bir eğilimi evrensel bir yasaya dönüştürdü. Rothbard’ın analizi ise neden böyle bir yasanın var olmadığını gösterir.

Friedrich Hayek ise buna belirleyici epistemik itirazı ekler. İktisadi bilgi dağınık hâlde bulunur. Toprağın niteliği, drenaj özellikleri, ekim zamanlaması, yerel hava koşulları, tedarikçilerle ilişkiler, işgücünün güvenilirliği ve belirli bir yere özgü ince ritimler, uzaktaki bir bürodan tam anlamıyla bilinebilir değildir. Hayek’in vurguladığı nokta, fiyatların dağınık bilginin aktarılmasına yardımcı olduğu, fakat sahadaki kişinin avantajını ortadan kaldırmadığıdır. Bu durum, diğer birçok varlığa kıyasla toprak açısından çok daha önemlidir; çünkü toprak indirgenemez biçimde yereldir ve heterojendir.

Israel Kirzner, girişimci keşfini vurgulayarak bu kavrayışı daha da geliştirmiştir: piyasalar, büyük ve yerleşik aktörlerin yalnızca matematiksel bir optimumu uyguladığı statik yapılar değildir; tersine, dikkatli aktörlerin gözden kaçmış fırsatları keşfettiği rekabetçi süreçlerdir. Carl Menger ise çok daha önce, kâr imkânlarının bulunduğu yerde —giriş engelleri bunu bloke etmediği sürece— rekabetin bizzat kendisinin yeni rakipleri ortaya çıkarmaya eğilimli olduğunu belirtmişti. Dolayısıyla serbest piyasa, devasa toprak mülklerini garanti etmez. Aksine, yerleşik aktörlerin bilmediği bir şeyi bilen kişiler aracılığıyla onlara sürekli meydan okumalar yöneltir.

Zengin piyasa ekonomilerindeki tarımsal yapının fiilî görünümü de Marx’ın senaryosuna uymayı reddediyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2022 Tarım Sayımı, küçük aile çiftliklerinin tüm çiftliklerin yüzde 85’ini oluşturduğunu ve dikkat çekici biçimde, çiftlik arazilerinin yüzde 39’u ile en büyük tek arazi payına sahip olduğunu ortaya koymuştur; genel olarak aile çiftlikleri sektör üzerindeki hâkimiyetlerini daha da güçlü biçimde sürdürmektedir. USDA’nın daha kapsamlı ERS değerlendirmesi de benzer şekilde, 2021 yılında ABD’deki çiftliklerin yüzde 98’inin aile çiftliği olduğunu, bunların üretimin yüzde 83’ünü gerçekleştirdiğini ve küçük aile çiftliklerinin tarım arazilerinin neredeyse yarısını işlediğini göstermiştir. Avrupa Birliği’nde ise Eurostat, 2020 yılında aile çiftliklerinin tüm çiftliklerin yüzde 93’ünü oluşturduğunu ve kullanılan tarımsal alanın yaklaşık yüzde 61’ini işlerken tarımsal üretimin çoğunluğunu sağladığını bildirmiştir. Bunların hiçbiri küçük çiftliklerin her zaman büyük çiftliklerden daha üstün performans gösterdiğini kanıtlamaz. Kanıtladığı daha önemli şey şudur: küçük toprak mülkiyeti, özel mülkiyet ve rekabet koşulları altında ‘zorunlu olarak’ tasfiye edilip yutulmuş değildir.

Marx’ı çürütmek için küçük ölçekli toprak sahipliğini romantikleştirmek gerekmez. Bazı büyük çiftlikler, özellikle mekanizasyonun, lojistiğin ve sermaye yoğunluğunun büyük önem taşıdığı üretim alanlarında daha verimlidir. Ancak ampirik literatür, Marx’ın demir kanununu doğrulamamaktadır; aksine karmaşık ve koşullara bağlı bir ilişkiye işaret etmektedir. Fernando Aragón ve çalışma arkadaşları, dönüm başına verimin yanıltıcı olabileceğini savunmaktadır; çünkü bu ölçüt aynı zamanda piyasa çarpıklıklarını ve azalan getirileri de yansıtır. Dolayısıyla küçük çiftliklerin verim açısından görünürdeki üstünlüğü, gerçek üretkenliği ölçüyor olmayabilir. Gershon Feder ise onlarca yıl önce, aile emeğinin, denetimin ve kredi kısıtlarının çiftlik büyüklüğü ile toprak verimliliği arasında hem olumlu hem de olumsuz bir ilişki yaratabileceğini göstermiştir. Daha yakın dönemde Mubeen Ayaz ve Mazhar Mughal, aile emeği doğru biçimde ölçüldüğünde, küçük çiftliklerin toplam faktör verimliliği daha düşük olsa bile daha yüksek verim gösterebileceğini ileri sürmektedir. Tam da mesele budur: ilişki çoğul, koşullara bağlı ve kurumsal yapılar tarafından şekillendirilen bir nitelik taşımaktadır. Marx’ın “zorunlu olarak” sözcüğü ilk çöken iddia olmaktadır.

Yoğunlaşmanın mevcut olduğu durumlarda bile tablo çoğu zaman retoriğin ima ettiğinden daha az yalındır. Christian Jänicke ve ortak yazarlarının Brandenburg üzerine yakın tarihli bir çalışması, 185.000’den fazla farklı toprak sahibinin bulunduğunu ve mülkiyet yapısının yüksek ölçüde parçalanmış olduğunu ortaya koymuştur; yerel bölgelerin çoğunda yoğunlaşma düşük ya da orta düzeydeyken, yüksek yoğunlaşma yalnızca sınırlı sayıdaki bölgede görülmektedir. En büyük mülk sahipleri çoğu zaman kamu kurumları, özel yatırımcılar veya tarım dışı kuruluşlardı; arazinin yalnızca yaklaşık üçte biri tarımsal aktörlerin mülkiyetindeydi. Başka bir ifadeyle gerçek dünya çok daha karmaşık bir tablo sunmaktadır: parçalanmış mülkiyet yapıları, kiralamaya dayalı işletmecilik, malikinin yerinde bulunmadığı mülkiyet yapıları, post-sosyalist miraslar ve kamu sektörünün etkisi. Bu, Marx’ın rekabetin bütün toprak mülkiyetini doğal olarak birkaç özel elde toplayacağına ilişkin temiz ve determinist anlatısı değildir. Karşımızdaki şey; hukuk, politika, miras ilişkileri, finans ve kurumsal tarih tarafından şekillendirilen tarihsel olarak koşullu bir örüntüdür.

Liberter eleştirinin en güçlü olduğu nokta tam da burasıdır. Yoğunlaşma gerçekten ortaya çıktığında, bunun nedeni çoğu zaman özel mülkiyet ve rekabetin kendisi değil, büyük işletmecileri piyasa disiplininden koruyan müdahalelerdir. Coase, vergilerin ve düzenleyici asimetrilerin firmaları büyütebileceğini açık biçimde belirtmiştir. USDA’nın kendi verileri, orta ve büyük ölçekli aile çiftliklerinin federal mahsul sigortası programlarına katılımda ve tazminat ödemelerinde baskın konumda olduğunu gösterirken, diğer devlet desteklerinin de çiftlik türlerine göre eşitsiz biçimde dağıldığını ortaya koymaktadır. Devlet riski toplumsallaştırdığında, sermayeye erişimi sübvanse ettiğinde ve küçük ölçekli yeni girişimcilerin tek başına üstlenmek zorunda kaldığı kuralları büyük firmaların devasa arazi ölçeklerine yayarak maliyetleştirebildiği bir yapı kurduğunda, ortaya çıkan yoğunlaşma artık piyasanın hükmü olmaktan çıkar. Bu durum, ekonomik kader görünümüne bürünmüş bir politika mühendisliğidir.

Dolayısıyla Marx’ın önermesini tersine çevirmek gerekir. Özel mülkiyet, küçük toprak mülkiyetini ortadan kaldıran içkin bir yasa barındırmaz. Tersine, özel mülkiyet ve rekabet; ölçeğin peşinen varsayılmadığı, sınandığı; yerel bilginin bürokratik büyüklüğü alt edebildiği, yönetim sınırlarının genişlemeyi frenlediği; ve devlet bunu bastırmadığı sürece piyasaya girişin yerleşik aktörler açısından sürekli bir tehdit olarak kaldığı bir keşif süreci yaratır. Küçük mülk sahibinin gerçek düşmanı mülkiyet ve rekabet değil; ayrıcalık, sübvansiyon, enflasyonist finansman, düzenleyici kartelleşme ve siyasal kayırmacılıktır. Marx, siyasallaşmış kalkınmanın patolojisini piyasanın mantığıyla karıştırdı. Yoğunlaşmayı gördü ve bunun zorunluluk olduğunu varsaydı. Oysa iktisat da ampirik kanıtlar da aksini söylüyor.

Kaynak: https://mises.org/mises-wire/marx-was-wrong-about-necessary-ruin-small-landed-property