Malezya’nın ABD’ye Karşı Egemen Duruşu
Büyük Güç Zorbalığının İçi Boş İkiyüzlülüğü ve ABD Baskısının Sınırları
Yarım yüzyıldan fazla bir süredir Malezya, egemen bir ulus olmanın özündeki politikayı yani sınırlarından kimin geçeceğine karar verme konusundaki mutlak hakkını korumaktadır. İsrail Devleti’ni tanımayı kesin bir dille reddetme ve bunun bir sonucu olarak İsrail pasaportu taşıyanların Malezya topraklarına girişini yasaklama şeklindeki bu politika, diplomatik bir tercih değildir.
Bu, on yıllara yayılan sömürgecilik karşıtı bir tarihin içinden geçerek çizilmiş ve Filistin meselesinin yarım kalmışlığıyla ulusal bilince kazınmış, egemen bir çizgidir. ABD Kongresi’nden gelecek hiçbir kuru gürültü, askerî eğitim fonlarını askıya alma tehdidi ya da İsrail’in öfkesi bu politikayı değiştirmeyecektir.
Yine de bugün, Temmuz 2026’da, Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin sekiz üyesinin—Greg Landsman, Josh Gottheimer, Jimmy Panetta, Dan Goldman, Debbie Wasserman Schultz, Jared Moskowitz, Brad Sherman ve Jake Auchincloss—Malezya’dan, kendilerinin çoğunun doğumlarının öncesinden beri yürürlükte olan bu politikayı değiştirmesini talep ettiğini görüyoruz.
Seçtikleri araç ne mi? Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya hitaben yazılmış ve Kuala Lumpur’un on beş gün içinde geri adım atmaması hâlinde Uluslararası Askerî Eğitim ve Öğretim (IMET) fonlarının askıya alınmasını isteyen bir mektup. Bu diplomasi değildir. Bu, ahlaki öfkenin yıpranmış cübbesine büründürülmüş zorlamadır.
Burada asıl meselenin ne olduğunu son derece açık biçimde ortaya koyalım. Malezya’nın politikası tembelce ve çok fazla kullanılan bir suçlama olduğundan tüm anlamını yitiren antisemitizme dayanmamaktadır. Başbakan Enver İbrahim, yasağın “Yahudileri değil, İsrail vatandaşlarını” hedef aldığını; çünkü onların “Filistin ve Gazze’deki cinayetlerin, suçların ve süregelen baskı ile sömürgeleştirmenin bir parçası ve suç ortağı” olduklarını son derece açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu, ırksal değil, siyasi bir tutumdur.
Bu; Gazze’deki günlük ölümler, evlerin yıkımı ve kuşatma altındaki bir nüfusun sistematik olarak açlığa mahkûm edilmesi gibi eylemleri dolayısıyla Malezya’nın büyük önem verdiği bütün ilkeleri ihlal eden bir devlete karşı örülmüş ahlaki bir güvenlik duvarıdır. Buna rağmen, Filistinli çocukların üzerine yağan bombalarla bu devleti silahlandırırken Washington, Kuala Lumpur’a insan hakları konusunda ders vermeye cüret etmektedir.
Buradaki ikiyüzlülük, hayret vericidir. Malezya’nın kapılarını İsrail vatandaşlarına açmasını talep eden ABD’li kongre üyeleri; aralarında benzeri görülmemiş sayıda çocuk, gazeteci ve yardım görevlisinin de bulunduğu on binlerce Filistinli sivilin ölümüne yol açan operasyonlar için gerekli askeri teçhizatı sağlayan bir ülkeyi yönetiyorlar. Bu temsilcilerin, Uluslararası Adalet Divanı’nın soykırım niteliği taşıdığına dair makul bulgulara ulaştığı bir devletin sistematik bir şekilde silahlandırılmasına yönelik tepkileri nerede?
Bu konudaki sessizlik kulakları sağır edecek kadar büyüktür ve bu durum, küresel öfkenin ahlaki düzeninin derin biçimde yapılandırılmış bir hiyerarşisi olduğunu ortaya koymaktadır: batılı hayatlar aşırı derecede görünürdür; Filistinli hayatlar ise gözden çıkarılabilir durumdadır.
Malezya’nın tutumu bu çifte standardı soyut bir eleştiri olarak dile getirmek yerine, ona karşı alternatif bir normu bizzat uygulayarak ortaya koymaktadır. Bu yasak: eğer siz İsrail’i sorumlu tutmayacaksanız, biz tutacağız diyen ahlaki bir tanıklıktır. Ve bizim hesap sorma biçimimiz, onu egemen alanımızın dışında bırakmaktır. Enver’in ifade ettiği gibi: “Malezya bağımsız bir ülkedir ve görüşlerini dile getirmekte özgürdür.”
Bu bir; ya o ne olacak? (whataboutism) savunması değildir. Bu, Batı’nın savunduğunu iddia ettiği ilkelerin uygulanmasında ahlaki bir tutarlılık talebidir.
Kongre’den gelen bu baskının zamanlaması dikkat çekicidir. Bu durum, bir politika değişikliğiyle-yasak onlarca yıldır yürürlükteydi-değil; İsrail çifte pasaport sahibi vatandaşlarının, Johor’daki Forest City’de bulunan bir teknoloji topluluğu olan Network School’a katılmak amacıyla başka bir ülkeye ait pasaportları kullanarak Malezya’ya girdiklerinin ortaya çıkmasıyla tetiklendi. Johor yetkilileri okulun ticari ruhsatını hızla iptal etmiş, göçmenlik yetkilileri ise 40 ülkeden gelen 266 yabancı hakkında inceleme başlatmıştır.
Enver, tespit edilen tüm İsrail vatandaşlarının derhâl sınır dışı edilmesini emretti. Bu bir gerilim tırmandırma değildi; uzun süredir yürürlükte olan bir politikanın uygulanmasıydı.
Buna rağmen Washington, sanki Malezya bir savaş eyleminde bulunmuş gibi tepki verdi. Kongre mektubu yasağı “ayrımcı” olarak nitelendirdi ve Malezya’nın bunu on beş gün içinde geri almasını talep etti. Bu talebin cüretini kavramak için bir an duralım. On beş bin kilometre uzaklıktaki yabancı bir yasama organı, egemen bir ulusa göç politikası konusunda ültimatom veriyor. Malezya Dışişleri Bakanı Datuk Seri Mohamad Hasan’ın belirttiği gibi, ABD Dışişleri Bakanlığı “Malezya’nın İsrail’i tanımamaya yönelik uzun süredir devam eden politikasını kabul etmiş ve buna saygı göstermişti.”
Peki, o hâlde bu Kongre gösterisi neden? Çünkü mesele hukuk değildir. Mesele güçtür. Mesele, normalleşmeyi ilerlemeyle ve direnişi gerilemeyle eşitleyen hegemonik anlatıya meydan okumaya cesaret eden bir ulusu cezalandırmaktır.
İronik olan, Washington baskısının hedeflediği sonucun tam tersini üretme potansiyelidir. Enver’in meydan okuyan tavrı; iç siyasi konumunu sağlamlaştırmakta, bir sınır güvenliği meselesini egemenlik ve insani etik için son derece görünür bir duruşa dönüştürerek koalisyon hükümetini muhalefet eleştirilerinden yalıtmakta ve Malezya’nın Müslüman çoğunluktaki seçmen kitlesinde derin bir yankı uyandırmaktadır.
Dış tehdit; milliyetçi ve İslamcı duyguların etrafında birleşebileceği dışsal bir rakibe, bir armağana dönüşmektedir. ABD’li kongre üyeleri kibirleriyle Enver’e siyasi bir silah vermiş oldular.
Peki, daha geniş kapsamlı stratejik hesaplar ne durumda? Analistler haklı olarak, özellikle Güney Çin Denizi’ndeki deniz güvenliği olmak üzere ortak ekonomik ve stratejik çıkarlara dayanan ABD-Malezya ilişkilerinin bu anlaşmazlık nedeniyle sekteye uğramasının pek olası olmadığına dikkat çekiyorlar. Ancak bu değerlendirme daha derinlerde gerçekleşen dönüşümü gözden kaçırmaktadır. Malezya bir vasal devlet değildir. Seçenekleri bulunan, stratejik konumda bir orta güçtür.
Siyaset analisti Enis Enver Suhaimi’nin gözlemlediği gibi, ABD baskısı aşırı olarak algılanırsa, bu durum “istemeden de olsa diğer büyük güçlerin Malezya ile ilişkilerini derinleştirmeleri için diplomatik alan açabilir.” IMET (Uluslararası Askerî Eğitim ve Öğretim) fonlarını askıya alma tehdidi sonunda Washington’a kazandırdığından daha fazlasına mal olabilir-dolar olarak değil, nüfuz bakımından.
Tarihin uzun seyri adalete doğru evrilir; en azından yaygın kanı böyledir. Ancak adalet kendiliğinden yön değiştirmez. O, boyun eğmeyi reddeden uluslar tarafından şekillendirilir. Malezya’nın İsrail vatandaşlarına yönelik yasağı, son tahlilde kendi siyasal varlığını kurma eylemidir. Malezya, sömürgeleştirmeye ortak olduklarını düşündüklerinin varlığına “hayır” diyerek, sömürgecilik karşıtı köklerini hatırlayan, İslami yükümlülüklerini yerine getiren ve emperyal bir güce karşı ahlaki gerçeği söylemeye cesaret eden bir ulus vizyonuna “evet” demektedir.
Biyometrik kör noktalar ve çifte pasaport boşlukları gibi uygulamadaki çatlaklar, kendini var etme sürecinin bedelleridir. Ancak bunlar ölümcül değildir. Bunlar teslim olmak için bir gerekçe değil, üstesinden gelinmesi gereken birer meydan okumadır.
Washington, Malezya’nın Amerika’nın 51. eyaleti olmadığını hatırlasa iyi eder. Kendi anayasası, kendi parlamentosu, kendi seçilmiş hükümeti ve kendi dış politika öncelikleri olan bağımsız bir devlettir. Amerika Birleşik Devletleri tehdit edebilir, tatlı vaatlerle ikna etmeye çalışabilir ve taleplerde bulunabilir.
Ancak mecbur bırakamaz. Ve nihayetinde, vahşete olanak tanıdığı için tarih önünde yargılanacak olan Malezya değil; başkalarına insani erdemler konusunda vaaz verirken o vahşeti gerçekleştirenleri silahlandıranlardır.
Dünya izliyor. Küresel Güney izliyor. Ve Cakarta’dan Pretorya’ya (Güney Afrika’nın idari başkenti), Brazilya’dan (Brezilya’nın başkenti) Pekin’e uzanan sessiz iktidar koridorlarında liderler, Güneydoğu Asya’daki küçük bir ulusun kuma bir çizgi çektiğini ve onu geçmeyi reddettiğini not ediyorlar.
O çizgi egemenliktir. O çizgi ilkedir. Ve o çizgi, ahlaki pusulasını kaybetmiş bir süper gücün tehditleriyle yerinden oynatılmayacaktır.
*Kurniawan Arif Maspul, İslam diplomasisi ve Güneydoğu Asya siyasal düşüncesi üzerine çalışan bir araştırmacı ve disiplinler arası bir yazardır.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/malaysias-sovereign-stand
Tercüme: Ali Karakuş