Lübnan ve Tamamlanmamış Hırsın Coğrafyası
Lübnan bugün sadece savaşın eşiğinde değil; aynı zamanda bir fikrin fay hattında bulunuyor—imparatorlukları aşmış, diplomasinin önüne geçmiş ve uluslararası düzenin ahlaki sınırlarını defalarca yeniden çizmiş bir fikir. “Güvenlik” söylemi uzun süredir İsrail’in askeri eylemlerini şekillendiriyor; ancak bunun altında çok daha eski ve çok daha patlayıcı bir anlatı var: “Büyük İsrail”in esnek coğrafyası. Bu kavram, ister retorik ister fiilî olsun, Levant genelinde yıkıcı insani sonuçlar doğurarak yankılanmayı sürdürüyor.
Lübnan–İsrail sınırındaki mevcut tırmanışı geçici bir gelişme olarak görmek, meselenin derin yapısını gözden kaçırmak demektir. Tarihsel kayıtlar çok daha sarsıcı bir tablo ortaya koyuyor. İsrail’in 1978 ve 1982’de Lübnan’a yönelik müdahaleleri, 2000 yılına kadar süren bir işgale dönüşmüş; bunlar sıradan güvenlik operasyonları değil, Lübnan’ın siyasi ve toplumsal yapısını kökten değiştiren dönüm noktaları olmuştur. Hizbullah da tam bu ortamda ortaya çıktı—ilk saldıran bir aktör olarak değil, işgalin ve terk edilmişliğin bir sonucu olarak. Bu ayrım önemli; bir meşrulaştırma değil, bir teşhis olarak.
Küresel politika yapım çevrelerinde bu tarihi ikili bir karşıtlığa indirgeme yönünde kalıcı bir eğilim vardır: devlet ve milis, düzen ve terör. Ancak bu tür basitleştirmeler, sahadaki gerçekler karşısında çöker. 2006 savaşı bunun çarpıcı bir örneğidir. Hizbullah’ın roket saldırıları 43 İsrailli sivili öldürdü; bu, uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlalidir. Buna karşılık İsrail’in yanıtı, binin üzerinde Lübnanlı sivili öldürdü, yaklaşık bir milyon insanı yerinden etti ve hayati altyapıyı ağır şekilde tahrip etti.
Bu asimetri sadece askeri değildi; etkisi medeniyetler düzeyindeydi. Bütün topluluklar enkaza dönüştü ve aradan yirmi yıl geçmesine rağmen yeniden inşa hâlâ tamamlanmış değil.
İsrail’in Beyrut’a yönelik son olarak bildirilen 10 dakikalık bombardımanı—yoğun sivil yerleşim alanlarına yaklaşık 160 füze atılması ve 250’den fazla kişinin öldürülmesi—bütün bir ülkeyi tek bir silahlı grupla özdeşleştirerek açıklanamaz; bu bir strateji değil, ahlaki bir çöküştür. Lübnan’ı Hizbullah ile eşitleyerek ayrım gözetmeyen güç kullanımını meşrulaştırmak; uluslararası hukuku parçalayan, küresel vicdanı aşındıran ve dünyanın artık normalleştirmeyi göze alamayacağı yıkıcı bir tarihsel tahribat döngüsünü pekiştiren bir anlatıdır.
Bombaların sustuğu on yıllar sonra bile Lübnan’ın yıkılmış sokakları sert bir gerçeği fısıldamaya devam ediyor: yeniden inşa, tutulmayan sözlerin sahnesine dönüşmüş durumda; vaat edilen milyarlarca dolar etkisizliğe sürüklenirken, harabeler kalıcı bir terk edilmişlik mimarisine dönüşüyor.
Bu döngü—provokasyon, misilleme, yıkım—çatışmanın adeta dilbilgisi haline gelmiştir. Ancak bu döngü yalnızca anlık tehditlerle değil, uzun vadeli ideolojik ufuklarla da beslenmektedir. Nil’den Fırat’a uzanan topraklara ilişkin İncil yorumlarına dayanan “Büyük İsrail” fikri hiçbir zaman resmî devlet politikası hâline getirilmemiştir. Buna rağmen, güncel siyasi söylemlerde yankıları açıkça duyulmaktadır. Üst düzey İsrailli yetkililer zaman zaman, uluslararası alanda tanınan sınırların çok ötesine uzanan topraklar üzerinde kalıcı egemenlik iddialarını da içeren genişlemeci vizyonlara işaret etmiştir.
Bu tür söylemler marjinal ya da sembolik olarak görülebilir; ancak sözlerin çoğu zaman eylemin önüne geçtiği bir bölgede, semboller somut bir ağırlık kazanır.
Lübnan açısından bu mesele soyut bir teoloji değildir. Bu, doğrudan yaşanan bir kırılganlıktır. Ekonomik çöküş, kurumsal zayıflık ve mezhepsel parçalanma nedeniyle zaten içi boşalmış bir devlet, savaş ve barış araçları üzerinde tekel kuramaz hâle gelmiştir. Yapılan anketler, birçok Lübnanlının Hizbullah’ın silahsızlandırılmasından ziyade yabancı işgalin sona erdirilmesini öncelik gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu durum, Batı merkezli geleneksel politika önceliklerinin tersine döndüğünü gösterirken daha derin bir gerçeği de açığa çıkarır: Lübnan’da egemenlik, içeride tartışılmadan önce dışarıdan ihlal edilen bir olgu olarak deneyimlenmektedir.
Uluslararası hukuk ise siyasetin kaçındığı açıklığı sağlar. Güç kullanılarak toprak ilhakı açık biçimde yasaktır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, İsrail’in ilhaklarını—Golan Tepeleri’nde ya da Doğu Kudüs’te—defalarca “hükümsüz” ilan etmiştir. Son Birleşmiş Milletler raporları, yerleşimlerin hızla genişlediğine ve Batı Şeria’da 36.000’den fazla Filistinlinin yerinden edildiğine dikkat çekmekte; bunun zorla nakil anlamına gelebilecek bir örüntü oluşturduğunu belirtmektedir. Bunlar tali iddialar değil; 1945 sonrası uluslararası hukuk düzeninin tam merkezine yönelen tespitlerdir.
Karşılaştırmalı tarih, meselenin ciddiyetini daha da keskinleştirir. İrredantist (tarihsel, etnik ya da ideolojik gerekçelerle başka topraklar üzerinde hak iddia eden-ÇN) vizyonların uzun ve sorunlu bir geçmişi vardır—Balkanlar’daki Büyük Sırbistan’dan 20. yüzyıl başı Avrupa’sının yayılmacı doktrinlerine kadar. Her örnek, mitolojik hale getirilmiş coğrafyanın, özellikle varoluşsal anlatılarla birleştiğinde, şiddeti nasıl meşrulaştırabildiğini gösterir. İsrail–Lübnan bağlamında bu birleşim özellikle güçlüdür: teknolojik olarak üstün bir devlet ile derin kök salmış bir devlet dışı aktör karşı karşıya gelir; her biri kendi savunma zorunluluğuna inanır ve her biri diğerinin kalıcılığını pekiştirir.
Buna ek olarak, Nisan ayında 34 yeni yerleşimin onaylanması—kayıtlardaki en büyük tek seferlik genişleme—ve Lübnan sınırına yakın 15 kalıcı askerî üs planı, bir sapmadan ziyade bilinçli bir ilhak mimarisine işaret eder; bu yapı, Filistin toprakları üzerindeki hâkimiyetini giderek sıkılaştırırken tüm bölge üzerine uzayan bir istikrarsızlık gölgesi düşürmektedir.
Ortaya çıkan şey klasik anlamda bir savaş değil, kendi kendini besleyen bir çatışma ekosistemidir. Caydırıcılık ve ezici güç üzerine kurulu İsrail askerî doktrini çoğu zaman taktik kazanımlar üretse de stratejik bir tıkanmaya yol açar. Hizbullah ise sürekli direnişin hâkim olduğu bu ortamda güç kazanır; her saldırıdan ve her sivil kayıptan meşruiyet devşirir. Nitekim 2006’da İsrail, ezici üstünlüğüne rağmen bir gerilla gücü tarafından “çıkmaza zorlanmıştır.” Bu ders tarafların hiçbirinin gözünden kaçmamıştır.
Bununla birlikte insani bedel, en ağır suçlama olmaya devam etmektedir. Siviller—ister İsrailli ister Lübnanlı olsun—bu çatışmanın tali unsurları değil, başlıca mağdurlarıdır. Beyrut’ta yerinden edilmiş ailelerin görüntüleri, kuzey İsrail’deki sığınak sahneleriyle birebir örtüşür. Uluslararası insancıl hukuk ihlalleri soyut düzeyde değil; evlerde, okullarda ve hastanelerde yaşanmaktadır. Her ihlal yalnızca hayatları değil, normları da aşındırarak zaten kırılgan olan küresel yönetişim yapısını daha da zayıflatır.
Keşmir’in yara izleriyle dolu vadilerinden Somali’nin parçalanmış şehirlerine kadar aynı trajik senaryo tekrar eder—çözümsüz kalan şikâyetlerin, dış müdahalelerin ve militarize kimliklerin çatışmayı geçici bir kriz olmaktan çıkarıp kuşaklar boyu süren bir mirasa dönüştürdüğü bir senaryo.
Brüksel’den Riyad’a, Washington’dan Cakarta’ya uzanan küresel politika yapıcılar için bu durumun sonuçları, diplomatik ritüellerin ya da özenle kaleme alınmış bildirilerin çok ötesine geçer. Bu çatışma, tüm uluslararası sistemin güvenilirliğinin sessiz ama durmaksızın sınandığı bir potaya dönüşmüş durumdadır. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), Birleşmiş Milletler ve hatta Küresel Güney’in yükselen blokları artık yalnızca bölgesel bir krizle değil, sistemik bir kırılmayla karşı karşıyadır: ahlaki açıdan seçici, uygulamada ise tutarsız görünen bir dünya düzeni.
Uluslararası hukuk ihlalleri bir sahnede kınanırken başka bir sahnede meşrulaştırıldığında ortaya çıkan şey denge değil, aşınmadır. Güven çözülür. Meşruiyet zayıflar. Ve bu boşluğa, çok taraflılığın temelini sorgulayan alternatif anlatılar, ittifaklar ve doktrinler yerleşir.
Daha yaratıcı bir küresel yanıt artık bir seçenek değil—acil bir zorunluluktur. Ya Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), ekonomik gücünü kullanarak egemenliğin yeniden tesis edilmesi ve sivillerin korunmasına yönelik ölçütlere bağlanan şartlı bir Lübnan yeniden inşa anlaşmasına öncülük etseydi? Ya İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), beyan düzeyinde kalan siyasetin ötesine geçip, devlet ve devlet dışı tüm aktörlerin ihlallerini belgeleyen bağımsız bir hukuk gözlemevi kurarak ahlaki denge duygusunu yeniden tesis etseydi?
Ya Avrupa, Arap dünyası ve Güneydoğu Asya arasında köprü kuran yeni bir bölgeler arası temas grubu, çatışmayı sıfır toplamlı bir güvenlik ikilemi olarak değil, uygulanabilir güvenceler gerektiren ortak bir insani acil durum olarak yeniden çerçeveleseydi? Bunlar ütopik öneriler değil; çözüm yerine tekrarın normalleştiği diplomatik statükoyu sarsmak için gerekli müdahalelerdir. Çünkü cesur ve kolektif bir yeniden düşünüş olmadan risk sadece Lübnan’da yeni bir savaş değildir—tüm savaşları önlemek için oluşturulmuş kuralların sessizce çözülmesidir.
Daha dürüst bir yüzleşme, değişmekte olan ve derin biçimde sarsıcı bir gerçeği kabul etmekle başlar: ilhak dili artık kenarlarda fısıldanan bir söylem değil, giderek açıkça dile getirilen bir çerçeveye dönüşmektedir; bu da İsrail’i yalnızca güvenlik kaygılarıyla hareket eden bir devlet olarak değil, bölgesel ölçekte yankı bulan toprak hırsı taşıyan bir aktör olarak yeniden tanımlar. Genişletilmiş egemenliğe atıf yapan açıklamalar—ister kademeli ister hedefe dönük olsun—boşlukta kalmaz; Beyrut, Şam, Amman ve ötesinde yankılanarak sınırların hukukla değil güçle belirleneceği bir geleceğin işaretlerini verir.
Böyle bir atmosferde, Hizbullah’ın militarizesi, silahsızlanmayı kırılganlıkla eşanlamlı hâle getiren—doğru ya da yanlış—ilerleyen bir proje algısından ayrı düşünülemez. Ancak bu durum döngüyü ortadan kaldırmaz; aksine trajediyi derinleştirir. Bir tarafta güvenlik kaygıları, diğer tarafta yayılmacı söylemler, giderek tek ve patlayıcı bir anlatıyı beslemeye başlar; her biri diğerinin aşırılıklarını meşrulaştırır.
Ortaya çıkan şey denge değil, giderek sıkılaşan bir sarmaldır—ilhakın yalnızca dile getirilmesi bile bölgenin stratejik tahayyülünü yeniden şekillendirir, pozisyonları sertleştirir ve örtük gerilimi sürekli var olan bir savaş ihtimaline dönüştürür.
Bu nedenle politika tepkileri salt tepki vermenin ötesine geçmelidir. Lübnan devlet kurumlarının güçlendirilmesi soyut bir hedef değil, stratejik bir zorunluluktur. Hizmet sunabilen ve otorite tesis edebilen bir yönetim, Hizbullah’ın dayandığı paralel meşruiyet yapılarını zamanla zayıflatacaktır. Aynı şekilde, yerleşim genişlemesi ve ilhak üzerinde gerçek ve etkili sınırlamalar getirilmesi, kurallara dayalı bir düzenin inandırıcılığını yeniden tesis etmek için şarttır.
Lübnan’ın içinde ise devlet, kendi iç bölünmelerinin ağırlığı altında sarsılmaktadır; mezhepsel fay hatları yalnızca yönetişimi zayıflatmakla kalmaz, egemenlik fikrini de birbirine rakip ve felç edici sadakatlere parçalar.
Diplomatik açıdan bakıldığında, yeniden canlandırılmış çok taraflı çerçeve vazgeçilmezdir. UNIFIL’in sınırlı yetkisi, hedef ile uygulama arasındaki boşluğu açıkça ortaya koymaktadır. Daha güçlü mekanizmalar olmadan—ister genişletilmiş barış gücü yetkileri ister koordineli ekonomik baskı yoluyla olsun—alınan kararlar değişim aracı olmaktan ziyade sembolik jestler olarak kalmaya devam edecektir.
Nihayetinde daha derin bir yüzleşme gereklidir. Maksimalist toprak vizyonlarının sürekliliği—ister ilahi bir vaat ister stratejik bir zorunluluk olarak sunulsun—egemen eşitlik temelinde örgütlenmiş bir dünya ile doğrudan bir gerilim içindedir. Bu tür vizyonlar siyasi olarak geçerliliğini koruduğu sürece, kalıcı çatışma riski de varlığını sürdürür.
Lübnan’ın trajedisi yalnızca güçlü bir komşunun yanında bulunması değildir. Asıl mesele, rekabet halindeki tarihlerin, kimliklerin ve hırsların şiddet yoluyla müzakere edildiği bir arenaya dönüşmüş olmasıdır. Uluslararası toplumun önündeki soru şudur: semptomları yönetmeye devam mı edecek, yoksa bu tür acıları sürekli yeniden üreten temel ideolojilerle yüzleşecek mi?
Bu tercihin içinde, bir başka ateşkes ile gerçek—her ne kadar uzak olsa da—bir barış arasındaki fark yatmaktadır.
Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/lebanon-and-the-geography-of-unfinished-ambition/