Liberal Siyonist İkilemi

Savaş, yerleşimler ve demografik denklikle giderek keskinleşen, çözüm arayışındaki bir çelişki.

Birkaç yılda bir, genellikle Kudüs ya da Gazze’de yaşanan yeni bir sarsıntının ardından, “liberal Siyonizm”in tutarlı bir siyasi proje olarak hâlâ ayakta kalıp kalamayacağını sorgulayan belirli türde bir yazı yayımlanır.

Bu soru yeni değil. En azından 1967’den, hatta denebilir ki 1948’den beri İsrail solunun peşini bırakmıyor. Ama tekrar tekrar soruluyor; çünkü adını koyduğu gerilim hiçbir zaman gerçekten çözülmedi, yalnızca o sırada haber gündemine hâkim olan kriz her neyse onun etkisiyle idare edildi, ertelendi ya da üstü örtüldü.

Her iki tarafın polemiklerini bir kenara bıraktığınızda, yapısal sorunu ortaya koymak oldukça kolaydır. Tarihsel bir hareket olarak Siyonizm, 19. yüzyılın bir ulusal kurtuluş projesiydi: Yahudilerin bir ulus oluşturduğu ve belirli bir toprak parçası üzerinde kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğu iddiası.

Siyasi bir gelenek olarak liberalizm ise bireysel haklara, çoğulculuğa ve daha evrenselci biçimlerinde, bir devletin örgütleyici ilkesi olarak etnik ya da dinsel tikelliğe karşı belirli bir kuşkuculuğa bağlıdır.

Liberal Siyonizm, bu iki bağlılığı aynı anda sürdürme girişimidir: Hem Yahudi ulusal yurdu hem de yetkisi altında yaşayan herkese eşit haklar tanıyan liberal bir demokrasi olan bir devlet; buna, hayatlarını kontrol eden hükümette oy hakkı bulunmayan Batı Şeria ve Gazze’deki yaklaşık beş milyon Filistinli ile İsrail’in kendi sınırları içinde yaşayan, oy hakkına sahip olmakla birlikte uzun süredir yapısal eşitsizlikten şikâyet eden iki milyon Arap vatandaşı da dahildir.

Uygulanabilir Olduğunu Savunan Görörüş

Bu projenin savunucuları — ki aralarında görüşleri ciddiye alınması gerekenler de vardır — gerilimin gerçek olduğunu ancak ölümcül olmadığını savunur. Çünkü Yeşil Hat içindeki İsrail, kusurlu da olsa, bağımsız bir yargıya, özgür basına, rekabetçi seçimlere ve uygulamadaki eksiklikleri ne olursa olsun bölgenin neredeyse başka hiçbir yerinde bulunanları aşan yasal azınlık korumalarına sahip liberal bir demokrasi olarak işlemiştir.

Bu görüşe göre işgal, Siyonizmin kendisinin yapısal bir kaçınılmazlığı değil, siyasi bir tercihtir; iki devletli bir çözüm ya da başka bir ayrışma biçimi, İsrail’i 1967 öncesi sınırlarına benzer sınırlara döndürerek bu çelişkiyi çözecektir; zira demografik ve demokratik aritmetik bu sınırlar içinde çok daha rahat işler.

Başka bir deyişle, 1948’den kalan tamamlanmamış mesele bir hata, sistemin yapısal bir özelliği değil; ilke olarak siyasi irade ve bir barış anlaşmasıyla düzeltilebilir.

Uygulanabilir Olmadığını Savunan Görüş

Hem Filistin milliyetçisi çevrelerden hem de İsrail ve diaspora Yahudi düşüncesi içinde giderek güçlenen post-liberal bir akımdan gelen eleştirmenler, bu çerçevelemenin çelişkinin ne kadar derine uzandığını olduğundan az gösterdiğini savunur. Onların da belirttiği gibi, altmış yıla yaklaşan işgal geçici bir sapma değildir.

İşgal artık, 1967’den bu yana devletin varoluşunun yerleşik bir durumu hâline gelmiştir; kalıcı bir bürokratik ve askerî aygıt tarafından yönetilmekte, her ideolojik çizgiden hükümet döneminde sürdürülmekte ve yalnızca Batı Şeria’da sayısı yarım milyona yaklaşan yerleşimci nüfus tarafından giderek daha da kalıcı hâle getirilmektedir.

Bu görüşe göre, bu kadar uzun süre devam etmiş bir siyasi düzenleme artık sistemden bir sapma olmaktan çıkıp fiilen sistemin kendisi hâline gelmiştir.

Buna 1948’de yaşananları, yaklaşık 700.000 Filistinlinin yerinden edilmesini de ekleyin — devletin kökenleriyle dürüstçe hesaplaşmak isteyen herkesin yüzleşmek zorunda olduğu kurucu bir olgu — ve karşınıza şu sav çıkar: Liberal Siyonizm her zaman belirli ölçüde seçici bir dikkat gerektirmiştir; Yeşil Hat’a bakıp onun pek ötesine bakmama disiplini.

Her iki görüşün de temelinde yatan ve kibar sohbetlerde nadiren yüksek sesle dile getirilen demografik bir argüman da vardır: Nehir ile deniz arasında Yahudiler ile Filistinlilerin sayıları artık kabaca denktir.

Bu toprakların tamamını yöneten, ancak iki gruptan yalnızca birine tam ve eşit yurttaşlık tanıyan bir devlet, standart tanımların çoğuna göre, kontrol ettiği toprakların bütünü üzerinde liberal bir demokrasi değildir — 1967 sınırları içinde ne ölçüde öyle olursa olsun.

Liberal Siyonistler buna genellikle ayrışma, iki devlet ya da başka bir bölünme biçiminde ısrar ederek yanıt vermiştir; çünkü milyonlarca insan üzerinde kalıcı ve eşitsiz bir yönetimin liberal bağlılıklarla bağdaşmadığını kabul etmektedirler.

Sorun şu ki, ayrışmanın siyasi koşulları, denebilir ki, Oslo’dan bu yana geçen otuz yılda yakınlaşmak yerine daha da uzaklaşmıştır; sağ ve merkez sol hükümetler döneminde yerleşimlerin genişlemesi sürmüş, Filistin ulusal hareketi de Filistin Yönetimi ile Hamas arasında parçalanmıştır.

Tartışmanın Geldiği Nokta

Bunların hiçbiri, İsrailli veya Filistinli kamuoylarının gerçekte ne istediğine ilişkin ampirik soruyu çözüme kavuşturmuyor; bu sorunun yanıtı da tartışmalı ve değişkendir, özellikle de 7 Ekim ve Gazze’deki savaşın her iki taraftaki tutumları sertleştirmesinden sonra.

Daha büyük bir güvenle söylenebilecek olan, “liberal Siyonizm”in yerleşik bir ideolojiden ziyade bir bahis işlevi gördüğüdür: Sahadaki olgular bu bahisten herhangi bir karşılık alma ihtimalini kalıcı olarak ortadan kaldırmadan önce, gerçek bir ayrışma ya da haklara saygılı başka bir düzenleme için gerekli siyasi koşulların hâlâ yaratılabileceğine dair bir bahis.

Bu bahsin hâlâ geçerli olup olmadığı, yoksa yıllar önce sessiz sedasız kaybedilmiş de taraftarlarının bunu henüz fark etmemiş mi olduğu, tam da şu anda süren tartışmanın konusudur. Ampirik eğilimler — yerleşimlerin büyümesi, her iki toplumda iki devletli çözüm konusundaki konsensüsün zayıflaması ve Gazze savaşının ardından yaşananlar — milliyetçilikleri ile liberalizmleri arasında seçim yapmak istemeyenler için ne kadar rahatsız edici olursa olsun, bu meseleyi tekrar tekrar gündeme getirmeye devam edecektir.

Kaynak: https://leonhadar.substack.com/p/the-liberal-zionist-dilemma