Kutupluluğun Ötesinde Dünya Düzeni

Washington’ın tek kutuplu hâkimiyetindeki göreli gerileme hayati jeopolitik açılımlar yaratıyor, ancak güç merkezlerinin yer değiştirmesi, uluslararası finansı, teknolojiyi ve üretimi şekillendiren şirket tekellerini tek başına ortadan kaldırmıyor.

Sevgili dostlar,

Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsünün masasından selamlar.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki otuz yıl boyunca yayınlar ve haber raporları durmaksızın bize dünyanın tek bir merkez edindiğini söyledi: Amerika Birleşik Devletleri. Soğuk Savaş sona ererken ABD Başkanı George H. W. Bush 1990’da bir ‘yeni dünya düzeni’nden söz etti. Ortaya çıkan bu düzende kabul edilebilir siyasetin sınırlarını Washington belirleyecek, bu sınırları ordusu denetleyecek, bağımsızlığı çetin mücadelelerle kazanılmış ülkelerin ekonomi politikalarını ise Washington’ın mali kurumları dayatacaktı. Tarihin büyük ideolojik tartışmalarının sona erdiği söylendi bize ve ‘tek kutuplu an’ ifadesi bu düzene tarihsel bir olgu görünümü kazandırdı. Bunun ardında siyasi bir iddia duruyordu: Sosyalizm ve komünizm çağdışı kalmıştı, ABD’nin liberal kapitalizm modeli ise tek geçerli gelecekti.

Bugün bu iddia itibarının büyük bölümünü yitirdi; çünkü Washington’ın dünyaya komuta etme gücü kimi alanlarda aşındı, kimi alanlarda ise hatırı sayılır bir direnişle karşılaştı. Biz Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü olarak Samir Amin’in Capitalism in the Age of Globalization (1997) adlı kitabında ortaya koyduğu ‘merkezin beş tekeli’ çerçevesinden yararlandık: teknoloji, küresel finans, doğal kaynaklara erişim, uluslararası iletişim ve medya ile kitlesel imha araçları. Bu çerçeveden hareketle ABD ve müttefiklerinin ham maddeler, finans ile bilim ve teknoloji üzerindeki hâkimiyetinin ciddi güçlüklerle karşılaştığını, askerî güç ve enformasyondaki hâkimiyetlerinin ise çok daha köklü kaldığını görüyoruz. ABD öncülüğündeki gücün bu üç alandaki aşınması, büyük ölçüde Çin’in sanayi ve teknoloji alanındaki ilerleyişini, Batı yaptırımlarına ve başka zorlama biçimlerine maruz kalan ülkelerin dayanıklılığını ve Küresel Güney’de egemen kalkınmadan yana yeni bir havanın oluşmasını yansıtıyor. BRICS+’ın genişlemesi, ne kadar karmaşık olursa olsun, sömürgeci ve neo-sömürgeci güçlerin uzun süredir tâbi bir yeri kabul etmelerini buyurduğu ülkelerin önündeki imkânları genişletme arzusunu yansıtıyor.

Washington’ın gücünün çözülmesi, bu değişimleri tanımlamak için çok kutupluluk terimini yeniden gündeme getirdi. Hiçbir tek devletin dünyanın geleceğini belirleyememesi ihtimali gerçektir, ancak çok kutuplu bir dünya özlemi çözümlemenin yerini tutmamalıdır. Yeni dosyamız Kutupluluğun Ötesinde: Dünya Düzeninin Marksist Kuramı İçin (Ekim 2026) bu uyarıyla başlıyor ve bizden dünya gücünün değişen haritasının altına bakmamızı, sistemi bir arada tutan toplumsal ilişkileri incelememizi istiyor. Üretimin ve teknolojinin, sermaye birikiminin, sınıf ilişkilerinin ve mücadelelerinin, uluslararası ticaret ile finansı düzenleyen kuralların devletlerin içinde ve devletler arasında gücü nasıl biçimlendirdiğini soruyor. Bu dinamikler bir arada ele alındığında, dünya sisteminin kutupluluk dilinin yeterince açıklayamadığı boyutlarını ortaya çıkarıyor. Ayrıca devlet merkezli bir çerçevenin gözden kaçırdığı iktidar sürekliliklerini de görünür kılıyor.

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin Asya’ya kaydığı, Çin’in de bu kaymanın merkez üssünde yer aldığı kuşkusuz. Aynı zamanda ABD ve NATO müttefikleri, kapsamlı bir üs ve ittifak ağı aracılığıyla hiper-emperyalist bir askerî mimariyi ayakta tutuyor, dolar da küresel finansın merkezindeki yerini koruyor. Bütün bu kaymalara rağmen ülkeler arasında ekonomik ağırlığın yeniden dağılması, şirket gücünün buna denk bir yeniden dağılımını getirmedi. 31 Mart 2026 itibarıyla dünyanın halka açık en büyük on şirketi (sekizinin merkezi ABD’de) birlikte küresel borsa piyasa değerinin kabaca altıda birini oluşturuyordu: Nvidia, Apple, Alphabet, Microsoft, Amazon, Saudi Aramco, Broadcom, Meta, TSMC ve Tesla. BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) 2024 verilerine dayanan, finans dışı çokuluslu işletmeleri yurt dışı varlıklarına göre sıralayan 2025 listesi de benzer biçimde çarpıcı bir tablo çiziyor: ilk on şirketin tamamının merkezi ABD’de, Batı Avrupa’da veya Japonya’da. Bu şirketler şunlar: Shell (Birleşik Krallık), Toyota (Japonya), Volkswagen (Almanya), TotalEnergies (Fransa), Deutsche Telekom (Almanya), BP (Birleşik Krallık), Stellantis (Hollanda), Microsoft (ABD), Exxon Mobil (ABD) ve Anheuser-Busch InBev (Belçika). Bir ülkenin üretimi ve ihracatı artabilir, ancak şirketleri denetlemedikleri teknolojilere ve koşullarını belirleyemedikleri ticari ağlara bağımlı kalmayı sürdürebilir.

Şirketler güçlerini devletlerden arınmış bir alanda kullanmaz; çünkü kamusal araştırmaya ve altyapıya, mülkiyet iddialarını uygulatan mahkemelere ve çıkarlarını, bazen silahlı güçle de olsa, savunan hükümetlere bağımlıdırlar. Sermaye sınırları, siyasi otoritenin ayakta tuttuğu düzenlemeler aracılığıyla aşar. Uluslararası sermaye iç sınıf ilişkilerine gömülüdür; egemen sınıfın kimi kesimleri, toplumlarını yabancı sermayeye tâbi kılan ve egemen kalkınmayı kısıtlayan düzenlemelerden kâr sağlar. Emperyalizme karşı mücadele bu nedenle yalnızca devletler arasında değil, her toplumun içinde de sürer.

Şirket gücünün kalıcılığını, eskiden sömürgeleştirilmiş dünyanın özlemlerine hizmet edecek biçimde yeniden kurulmamış bir uluslararası kurumsal yapı pekiştiriyor. Uluslararası Para Fonu (IMF) oy gücünü, üye ülkelere eşit oy vermek yerine kotalara bağlı ağırlıklı bir sistemle dağıtıyor. IMF’nin kendi yönetişimini anlatan açıklaması da bu ağırlıklı yapıyı açıkça ortaya koyuyor. Enstitümüzün IMF oy payları ve nüfus verilerine dayanarak yaptığı bir hesaplama, kişi başına düşen oy gücünün Küresel Kuzey’de Küresel Güney’dekinin dokuz katı olduğunu gösterdi. Dünya ekonomisindeki değişimler, küresel ekonomiyi emeği ve kaynaklarıyla ayakta tutan halklara buna denk bir yetki devri getirmedi.

Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) Ticaretle Bağlantılı Fikrî Mülkiyet Haklarına İlişkin Anlaşması (TRIPS olarak bilinir) ise üye devletlerin patentler ve diğer fikrî mülkiyet hakları için asgari koruma standartlarını sürdürmesini şart koşuyor. Anlaşma esneklikler içerse de bu korumaların uluslararasılaşması, şirketlerin fikrî mülkiyet iddialarına, daha yoksul ülkelerin kalkınma ihtiyaçlarını gözetirken sahip olmadığı ulusötesi bir hukuki erişim alanı kazandırıyor. Teknolojiye erişim, mülkiyeti ve rant toplamayı koruyan kurallarca şekillenmeye devam ediyor. Bu tür kurumlar, sömürgecilikten miras kalan eşitsizlikleri, biçimsel olarak bağımsız devletleri yöneten usullerin içinde yeniden üretiyor.

Dosyamızın özü budur. Washington’ın iradesini dayatma yeteneğinin zayıflaması değerli açılımlar yaratabilir, ancak bu açılımlar şirket tekellerini ya da neo-sömürgeci bağımlılığı yeniden üreten kurumsal düzenlemeleri kendiliğinden ortadan kaldırmaz. ABD baskısına direnen ülkeler arasındaki iş birliği de bu ülkelerin aynı toplumsal niteliği taşıdığı anlamına gelmez. Mülkiyet biçimleri, planlama sistemleri ve halk güçleri ile egemen sınıflar arasındaki denge belirleyici olmayı sürdürür. Belirli bir egemenlik iddiasının neyi mümkün kıldığını ve bu imkânı kullanma gücünü kimin kazandığını sormalıyız. Ulusal politika alanının yeniden kazanılması ile şirket gücünü kısıtlayabilecek uluslararası kuralların oluşturulması aynı mücadelenin parçalarıdır.

Burada yeniden hatırlamaya değer bir tarih var. 1974’te Üçüncü Dünya ülkeleri Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen talebini ileri sürerken Birleşmiş Milletler, Ulusötesi Şirketler Merkezini (UNCTC) ve aynı yılın ilerleyen aylarında Ulusötesi Şirketler Komisyonunu kurdu. Bu kurumlar birlikte, şirket gücünün uluslararası incelemeye konu olmasına yardımcı oldu. UNCTC bilgi topladı, şirket faaliyetlerini araştırdı, politika analizi yaptı ve hükümetlere teknik yardım sağladı. Büyük şirketlerle müzakere eden ülkelerin, biçimsel bağımsızlığı ekonomik egemenliğe dönüştürmek için bilgiye ve kurumsal kapasiteye ihtiyacı vardı.

1976’da Komisyon, önerilen BM Ulusötesi Şirketler Davranış Kuralları üzerinde çalışmaya başladı. Kapsamı, şirketlerin gönüllü sorumluluğuna yapılan çağrıların çok ötesine geçiyordu. Taslak; şirketlerin ulusal egemenliğe ve ev sahibi ülkelerin kalkınma hedeflerine saygısını, bu ülkelerin siyasi işlerine karışmamalarını, vergilendirmeyi ve transfer fiyatlamasını, teknoloji transferini, bilgi açıklamasını, çalışma koşullarını ve çevrenin korunmasını ele alıyordu. Devletlerin ulusötesi şirketlere nasıl davranması gerektiğini de ele alıyordu. Müzakereler, derin bir eşitsizlikle belirlenmiş bir ilişkiyi hangi kuralların yönetmesi gerektiğini, Davranış Kuralları’nın yükümlülüklerinin bağlayıcı mı yoksa gönüllü mü olacağı sorusu da dahil, konu ediniyordu.

Bu siyasi kavrayış hâlâ hayati önemini koruyor. Bir şirket faaliyetlerini birçok ülkede ortak bir stratejiye göre örgütleyebilirken, onu düzenlemeye çalışan hükümetler sınırlarla ve bilgiye eşitsiz erişimle bölünmüş durumda kalır. Bu hükümetler arasındaki iş birliği, şirketin bu bölünmelerden yararlanma yeteneğini azaltabilir. Açıklama yükümlülükleri şirketin faaliyetlerini daha şeffaf kılabilir, eşgüdümlü vergilendirme kuralları kamu gelirlerini koruyabilir, teknoloji transferi düzenlemeleri yerli kabiliyetlerin gelişmesini destekleyebilir. Ekonomik bağımsızlık, sermayenin uluslararası örgütlenmesiyle yüzleşebilecek kurumlar gerektirir.

Davranış Kuralları hiçbir zaman kabul edilmedi. Müzakereler 1980’ler boyunca sürdü ve 1990’ların başında anlaşmaya varılamadan sona erdi. Güçlü şirket çıkarlarının ve Batılı devletlerin muhalefeti, borç krizi ve Üçüncü Dünya’nın pazarlık gücünün zayıflamasıyla aynı döneme denk geldi. Neoliberal dönüş, bu çalışmanın yürütüldüğü kurumsal çerçeveyi de yeniden biçimlendirdi. 1992’de BM’nin ulusötesi şirketler programı UNCTC’den Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Dairesine taşındı, 1993’te de UNCTAD’a devredildi. Önemli araştırmalar sürdü, ancak Davranış Kuralları’nın kabul edilememesi, şirketlerin davranışına ilişkin kapsamlı bir uluslararası çerçeve kurma girişiminden geri çekilişe işaret ediyordu.

UNCTC’nin çalışması bir ders sunuyor: Uluslararası iş birliği, sermayeyi disiplin altına almak için kullanılabilir. Bugünün gündemi; vergilendirme, emek, şirketlerin hesap verebilirliği, teknolojiye erişim ve ekolojik onarım konularında uygulanabilir yükümlülüklerin yanı sıra ülkelerin kalkınmasına imkân tanıyan bir borç çerçevesini de gerektirir. İşçilerin, köylülerin ve etkilenen toplulukların da gündemin şekillenmesine katkıda bulunması ve uygulanmasını talep etmesi gerekir.

Değişen bir dünya düzeninin vaadi, insanların hayatlarıyla ölçülecek. Bir çiftçi hasadın zenginliğini elinde tutabilecek mi? Bir işçi üretim koşullarını etkileyebilecek mi? Bir ülke kaynaklarını okullara, hastanelere ve üretken kapasiteye dönüştürebilecek mi? Sermayeyi disiplin altına alabilecek uluslararası kurumlar kurma yönündeki tamamlanmamış proje, güçlü devletler arasındaki bir kaymanın halka güç aktarımına dönüşebilmesi için daha ne kadar yol alınması gerektiğini hatırlatıyor.

Sevgiyle,

Vijay Prashad (Tricontinental: Institute for Social Research)

Kaynak: https://thetricontinental.org/newsletterissue/world-order-beyond-polarity/