Kurumsal Hijyen ve Fetret Dönemi
Makineyi Sübvanse Etmek İçin İşçinin Satın Alınması
Microsoft kısa süre önce 60.000 çalışanına, yani küresel iş gücünün yaklaşık yüzde 27’sine gönüllü işten ayrılma teklifinde bulundu. Elbette bu teklif, bir esneklik meselesi olarak sunuldu ve başka yerlerde daha iyi bir gelecek düşünmekte olabilecek kişilere nazik bir davet şeklinde iletildi. Ancak kurumsal hijyenin söz dağarcığı, şirketin kendi çılgın hedeflerine ilişkin itirafını gizleyemez. Şirket, olabilecek en yumuşak kurumsal bir dille, insan emeğinin çok daha kaçınılmaz bir adanmışlık nesnesi olan hesaplama gücü karşısında ayarlanabilir bir yükümlülükten ibaret olduğunu adeta ilan etmiş oldu.
- Ücretin Bir Yükümlülük Olarak Görülmesi
Microsoft, iş gücünün büyük bir kısmına yönelik işten çıkarma paketlerini devreye sokarken, 2026 yılında veri merkezleri, çipler, soğutma sistemleri ve enerji gibi, servet birikiminin hız kesmeden devam etmesini sağlayan devasa maddi aygıtlardan oluşan yapay zekâ altyapısına yaklaşık 170 milyar dolar (daha önceki 175 milyar dolarlık tahminden biraz daha düşük bir rakam) yatırım yapmaya hazırlanıyor. Ücret ilişkisi yani insanların, üretimine katkıda bulundukları artı değerden bir pay almak karşılığında zamanlarını ve kapasitelerini sattıkları o eski toplumsal sözleşme giderek silikona, araziye, elektriğe ve sermaye harcaması projeksiyonlarına dönüştürülüyor. Dolayısıyla, kuşkusuz öyle olmasına karşın, yapay zekâ tarafından çalışanların yerlerinin alındığını söylemek yeterli değildir. Onlar aynı zamanda, kendilerini gereksiz kılmayı vaat eden altyapının bizzat kendisi tarafından finansal olarak mülksüzleştirilmektedirler.
Bu nedenle, artık Batı ekonomilerinin büyük bölümünde kullanılan “gönüllü ayrılış” ifadesi özel bir eleştirel dikkati hak ediyor. Daha az sayıda insana ihtiyaç duyulacağı varsayımı etrafında kendisini yeniden örgütleyen (“yeniden yapılandıran”) bir kuruluşun içinde kalmak alternatifi söz konusuyken, bunun anlamlı herhangi bir açıdan gönüllü olduğu söylenemez. Bu tür teklifler, stratejik bir kararı bireysel bir tercihe dönüştürerek aklıyor: şirket, bir ayrılma paketiyle giderseniz kendinize iyilik etmiş olabileceğinizi ima ediyor. Bu arada, maliyetleri emek güvencesizliği yoluyla toplumsallaştırılan, öngörülen getirileri ise hisse sahipleri tarafından servet tapuları olarak özelleştirilen bir yapay zekâ inşasının gerekliliklerine ilişkin gerçek karar çoktan alınmış oluyor.
Tanık olduğumuz şey, kesinlikle teknoloji iyimserlerinin iddia ettiği gibi, teknolojik ilerlemenin talihsiz bir yan etkisi ya da gelecekteki daha büyük bir iyilik uğruna katlanmamız gereken bir fedakârlık değildir. Bu, daha ziyade, kendi içine dönen, ücret ilişkisini tasfiye ederek bizzat onun yerini alması amaçlanan mekanizmayı finanse eden, sancılı bir çalışma toplumudur. İnsan emeğinin kitlesel sömürüsü üzerine kurulu çalışma toplumu bir nostalji nesnesine dönüşmeyecekse, onun yerini alan otomatize ve aşırı finansallaşmış düzenin, onun, ürkütücü, toplum dışı bir ikizi olarak belirmesi kaçınılmazdır. Bu durum, giderek artan sayıda “işsiz emekçiyi” sosyoekonomik sefalete, yani modern tarihte eşi benzeri görülmemiş, hayatta kalmaya dayalı kıyasıya bir rekabete sürüklemektedir.
Burada, felsefi bir ayartıya karşı dikkatli olmalıyız: bu kendini boşaltma durumu, köklü bir değişimi tetiklemek için gerekli görülebilecek olsa da, bu köklü değişimi gerçekleştireceğine dair hiçbir güvence yoktur. Çalışma toplumunun çöküşü, melez bir “neo-tekno-feodal kapitalizm” normalleşirken onlarca, hatta yüzyıllarca sürebilir. Microsoft, söz konusu “daha parlak gelecek” için bir taslak sunuyor: otomatikleşmiş geleceği planlanandan daha erken inşa edebilmek adına, işin toplumsal özünü oluşturan istihdamı, ücretleri, güvenceyi ve kolektif kapasiteyi yiyip bitiriyor. Bu durum, tekno-iyimser sanrısal fantezinin tam tersi bir durumdur. Marc Andreessen’in manifestosu, teknolojinin ücretleri düşürmek yerine ‘yükselttiği’ ve piyasalar ile inovasyondan oluşan ‘tekno-kapital makinenin’ herkes için ‘sürekli yukarı doğru bir sarmal’ çizdiği konusunda bize güvence veriyor. Ancak Microsoft’un ortaya koyduğu şey ise bunun tam tersidir: teknoloji, sermayenin ücret ilişkisini tasfiye ettiği araçtır ve yukarı doğru sarmal, sermayenin işten çıkardığı işçiler tarafından finanse edilmektedir. İşçi artık öncelikli olarak bir değer kaynağı olarak görülmüyor; bizatihi kendisine yönelik programlanmış bir devre dışı bırakılma süreci için geçici bir finansman mekanizmasına dönüşüyor.
Rakamların hızlıca incelenmesi, bu düzenlemenin ne kadar çarpık olduğunu ortaya koyuyor. Microsoft, Haziran ayı itibarıyla yaklaşık 223.000 tam zamanlı çalışan istihdam ediyordu. Mevcut işten çıkarma/ayrılma teşvik programı; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Birleşik Krallık ve Hindistan’daki başkan yardımcıları ve alt kademeleri kapsıyor ve Windows, Copilot, Xbox, finans ve insan kaynakları birimlerini içeriyor. Veri merkezi, pazarlama ve siber güvenlik ekipleri ise muaf tutuluyor çünkü yapay zekâ inşasının üretken çekirdeğinin korunması gerekiyor. Geri kalanlara “onurlu bir ayrılış” teklif ediliyor. Bu arada, şirketin sermaye harcamaları Haziran çeyreğinde 35,8 milyar dolara ulaşarak bir önceki yılın rakamın iki katından daha fazlasına çıktı ayrıca şirket, hissedarlarına 10,2 milyar dolar geri ödeme yaptı. Mesaj yine bundan daha açık olamazdı: sermaye, ücret hâlâ büyük ölçüde karşılanabilir olsa bile, onu giderek en aza indirilmesi gereken bir maliyet olarak görüyor. Daha kesin bir ifadeyle, makineyi sübvanse etmek için ücretli çalışanı satın alıyor.
- Model Yayılıyor
Yukarıda tarif ettiğim şey, günümüzün kurumsal hijyen modelidir. Kanıtlar hızla birikiyor ve artık göz ardı edilemiyor. Oracle’ın çalışan sayısı, azalmanın nedenleri arasında yapay zekânın benimsendiği açıklamasıyla birlikte 2026 mali yılında %13 oranında (yaklaşık 21.000 çalışan) azaldı. Meta, kısmen yapay zekâya yapılan yoğun harcamaları dengelemek amacıyla yaklaşık 8.000 çalışanının (iş gücünün %10’u) işine son verirken, Amazon Ocak ayında 16.000 kurumsal pozisyonda işten çıkarma yapacağını duyurdu. 2026 yılı Ekim ayı sonu itibarıyla teknoloji sektöründe, 2025 yılının tamamında kaydedilen 122.606 rakamı şimdiden aşılarak günlük ortalama 459 iş kaybına denk gelecek şekilde 328 şirkette 134.917 iş pozisyonu ortadan kaldırıldı.
Kısacası, atı çoktan ahırdan kaçırdık ve üstelik bu durum Silikon Vadisi’nin çok ötesine uzanıyor. Barclays, yapay zekâyı yeni bir verimlilik kaynağı olarak sunarken yazılımcıların da dâhil olduğu yüzde 60’ı destek birimlerinden olmak üzere 5.000 kişilik işten çıkarmaya gidiyor. American Express, kâr tahminini yükseltirken iş gücünün yüzde 5’ini (yaklaşık 3.500 pozisyonu) ortadan kaldırıyor. Şirketin Mali İşler Direktörü, hedefi ‘daha yalın, daha çevik olmak ve aynı zamanda yapay zekâya hazırlanmak’ olarak açıkladı. Burada, baskı altında tasfiyeye giden sıkıntıdaki firmalardan hiç bahsetmiyoruz; sözünü ettiklerimiz, personel giderlerini otomasyon donanımlarına yönelik sermaye harcamalarına dönüştüren kârlı işletmelerdir. Ekonominin bütünü genelinde kâr oranındaki düşüşü hızlandırdıklarını bilinçli olarak kavramıyor olabilirler ancak bir şey çok açık: bunu yapmaya devam edecekler.
Burada gözetimin hızla genişlemesi, çemberin kapanması tehdidini doğuruyor çünkü emeği gözden çıkarılabilir hâle getiren altyapı, aynı zamanda nüfusları görünür, sınıflandırılabilir ve tasnif edilebilir hâle getiriyor. Kendi kendisini milyarder-filozof-hayırsever ilan eden Alexander Karp’ın şirketi Palantir, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) için sınır dışı edilmesi hedeflenen kişileri bir harita üzerinde gösteren, onlar hakkında dosyalar oluşturan ve Medicaid verileriyle diğer kaynaklardan yararlanarak insanların adreslerine “güven puanları” atan ELİTE adlı sistemi geliştirdi. Kurumun videoları analiz etmek ve metinleri çevirmek için Azure yapay zekâ araçlarını kullanmasıyla birlikte, ICE’nin Microsoft Azure altyapısında depolanan verilerinin üç kattan fazla arttığı bildiriliyor. Microsoft, teknolojisinin kitlesel gözetimi mümkün kıldığını reddetse de verilerdeki artışın boyutu aksini düşündürüyor.
Kendisini ilerici bir teknoloji devi olarak pazarlamasına rağmen, Amazon Web Services (AWS), işçi sendikaları ve göçmen hakları savunucusu gruplar tarafından düzenlenen şiddetli protestolara ve imza kampanyalarına yol açan ICE’nin sınır dışı etme mekanizmasının karlı dijital omurgasını oluşturuyor. Aktivistler ve araştırmacı raporları, Amazon’un, İç Güvenlik Bakanlığı’na ait devasa biyometrik veritabanlarını AWS GovCloud sunucularında barındırarak gözetim devletiyle nasıl doğrudan suç ortaklığı ettiğini uzun süredir gözler önüne seriyor. Bu veri tabanları, 230 milyondan fazla insanın yüz kayıtlarını, parmak izlerini ve iris taramalarını içeriyor. Amazon ayrıca Palantir’in izleme yazılımının arkasındaki bulut altyapısının büyük bölümünü sağlıyor. Bu da şirkete, federal kurumlarca sınır dışı edilmek üzere hedef alınan kişileri teşhis etmek, yerlerini belirlemek ve takip etmek için kullanabildiği cep telefonu kayıtları ve sürücü belgelerine ilişkin veriler de dâhil olmak üzere kişisel bilgilerin işlenmesinde doğrudan bir rol veriyor.
Gözetim içe, yani şirketin kendi içine de yöneliyor. Meta’nın Model Yetenek Girişimi (Model Capability Initiative), yapay zekâ ajanlarını eğitmek amacıyla çalışanların iş bilgisayarlarındaki fare hareketlerini, tıklamalarını ve klavye tuşlarına basışlarını kaydediyor. 1.500’den fazla çalışan, Meta’yı ‘çalışan verilerini çıkaran bir fabrika’ olarak nitelendiren bir dilekçeyi imzaladı. Şirket daha sonra 30 dakikalık ‘gizlilik molaları’ uygulamasını sundu ancak programdan vazgeçmedi. İşin özü; emeğin artakalan faaliyetinin nihai yerinden etme işlemini gerçekleştirecek olan makine için bir hammadde olarak devşirilmesidir.
- Makinenin Fetret Dönemi
Ana akım medyanın da yakın zamanda kabul etmeye başladığı üzere, bu distopik düzeni ayakta tutan finansal mimari artık “kırılganlık belirtileri” gösteriyor. “Merkez bankalarının merkez bankası” olan Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) bile, en büyük beş hiper ölçekli hizmet sağlayıcının yapay zekâ yatırımına 1 trilyondan fazla dolar taahhüt ettiği ve çip üreticileri ile bulut sağlayıcılarının, daha sonra çiplerini satın almak üzere sözleşme yapan yapay zekâ laboratuarlarında hisse tutmalarının oluşturduğu ‘döngüsel finansman’ düzenlemelerinin aynı varlığın birden fazla kez teminat gösterilebildiği şeffaf olmayan riskler yarattığı hususunda uyarıda bulunuyor. BIS, oluşmakta olan büyük şokun mantığını artık açıkça yakın geçmişteki spekülatif çılgınlıkların mantığıyla karşılaştırıyor: sermaye, emek alanında kârlı yatırım imkânı bulamadığı için otomasyona bahis oynuyor. Apollo’nun Baş Ekonomisti Torsten Slok, bu bahsin barındırdığı örtük kırılganlığı şöyle açıklıyor: ‘Yapay zekâya yönelik devasa yatırımlara ve yaratılan büyük heyecana rağmen bu teknoloji, teknoloji sektörü dışındaki Amerikan şirketlerine finansal açıdan hiçbir getiri sağlamadı.’ Bu gün mevcut olan çelişkinin ortaya çıkmasında teknolojinin değer yaratmadaki rolüne ilişkin eski tartışmaları sonuçlandırmaya gerek yok: yapay zekânın daha geniş ekonomide verimlilik artışını yükselttiğine dair hiçbir ampirik kanıt bulunmuyor.
Bu nedenle Antonio Gramsci’nin fetret dönemi kavramına başvururken kesin olmalıyız. Eski çalışma toplumu ölüyor (Microsoft’un 60.000 kişiye sunduğu işten ayrılma paketleri, bu ölümün en yeni belgelerinden biri) ancak kendimizi kandırmamalıyız: henüz doğamayan şey, “radikal özgürleşme” anlamında yeni bir düzen değil, eski düzenin otomatikleştirilmiş ölüm sonrası yaşamıdır. Neden? Sonuçta bu düzenin finansmanı, onu kârlı hâle getirecek olan talebin (ücretli emeğin) bizzat tasfiye edilmesine bağlıdır. Fetret döneminin bir dizi hastalıklı belirtiyle dolu olmasının nedeni de budur: balonlar, gözetim, manipülasyonlar, inkârlar.
Alenka Zupancic yakın tarihli bir denemesinde, fetret döneminin (interregnum) bizzat hükümranlık dönemi (regnum) olup olamayacağını yani ‘öteki tarafta’ herhangi bir şey olup olmadığını soruyor ve ‘yeni gerçekliğe uyum sağlama’ buyruğunun, eski düzenin en kötü yanlarını yeni bir ad altında kabul etmemizi isteyen bir ideoloji olduğu iddiasında haklı. Ancak, aslında neyin çökmekte olduğunu açıkça dile getirmiyor: sermayenin, artık yalnızca yaşayan ölü taklidi yaparak yani bizzat üretemediği büyümeyi simüle ederek varlığını sürdürebilen, kendi değerini yine kendisi üzerinden yükseltme hareketinin çöküşü. Zupancic’in eleştirisi, bunu üreten tarihsel koşullarla ilgilenmeden, öznenin inkârı düzeyinde kalıyor. Tarif ettiği kâbus, öznenin tarih-ötesi bir durumu değil. Belirli bir nesnel krizin öznel biçimidir: artık ücret ilişkisini tasfiye eden ve dolayısıyla kendi kârlılığının bağlı olduğu temel toplumsal bağı yeniden üretemeyen bir üretim tarzının tükenişidir.
Başka bir deyişle Zupancic, statükonun neden ‘sistemin kendisi için fazla maliyetli hâle geldiğini’ sormuyor. Benim bu soruya yıllardır ifade etmeye çalıştığım yanıtım: sermaye, teknolojiyle kurduğu zorunlu ittifak içinde ücreti giderek karşılanamaz bir yük olarak görmeye başlıyor ve bu durum, ödeme gücünün olmamasından değil sermayenin yalnızca kendi akılsızca genişlemesine hizmet etmek istemesinden ve yol açtığı toplumsal yıkıma karşı kayıtsız olmasından kaynaklanıyor. İşte bu yüzden, söz konusu teknoloji hem ücret ilişkisini işlemez hâle getiriyor hem de bizi, bizzat yarattığı sorunlardan yine kendisinin kurtaracağına dair o hayal ürünü fanteziyi benimsemeye zorluyor.
Bu nesnel çıkmaz göz önüne alındığında, bir “biz”in etrafında şekillenebileceği imkânsızlık, yalnızca simgesel nitelikte değildir. Bu, kendi toplumsal temelini oyarken, aynı zamanda ortaya çıkan olumsuz sonuçları dizginlemek için gereken denetim mekanizmalarını inşa eden bir sistemin maddi imkânsızlığıdır. Microsoft, işçilerden ayrılmalarını istiyor ki onların ayrılışını kalıcı hâle getirecek makineleri inşa edebilsin. İşçiler yalnızca yerlerinden edilmiyor; kendi teknolojik gereksizliklerinin koşullarını finanse etmeleri isteniyor. Bu, değer kaybı çizelgeleri üzerine yazılmış bir fidye mektubudur. Bu arada ICE, sınır dışı edilebilir durumdaki insan bedenlerini takip etmek için Microsoft’un bulut altyapısını kullanırken Meta, çalışanlarının yerine geçmesi amaçlanan ajanları eğitmek üzere kendi çalışanlarının klavye tuşlarına basışlarını kaydediyor. Döngü kapanıyor: emeğin toplumsal özü finansal sermayeye dönüştürülüyor ve bu finansal sermayenin bir bölümü de kitlesel denetim ve manipülasyon mimarisine dönüştürülüyor. Yakın tarihli bir notta savunduğum üzere, nüfusları tespit edip takip eden aynı yapay zekâ mekanizması, bu nüfusların ortadan kaldırılmasına yönelik otomatik düzeneği de sağlıyor; sınır dışı etme ise bu yöntemlerden sadece bir tanesidir.
Çalışma toplumu terk edilirken, bir zamanlar ücrete bağımlı olan aynı sermaye tarafından finanse edilen, daha soğuk bir şeyle de ikame ediliyor. İşte bizim fetret dönemimiz bu. Başarısızlık kendiliğinden “yeni”yi getireceği için değil, aksine yeninin daha baştan engellenip önünün kapatılmasını önlediği için tek şansımız, bu aygıtın başarısızlığında yatıyor.
*Fabio Vighi, Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi’nde Eleştirel Teori ve İtalyanca Profesörüdür. Yakın dönem çalışmaları arasında Critical Theory and the Crisis of Contemporary Capitalism (Bloomsbury, 2015, Heiko Feldner ile birlikte) ve Crisi di valore: Lacan, Marx e il crepuscolo della società del lavoro (Mimesis, 2018) adlı eserler bulunmaktadır.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/corporate-hygiene-and-the-interregnum
Tercüme: Ali Karakuş