Küresel Stratejik Geçiş Noktalarında Büyük Güç Rekabeti

Küresel Kalenin Kapılarını Korumak

 

21.yüzyılda büyük güç rekabeti giderek devasa bir kaleye benzemektedir. Bu kalenin istikrarı yalnızca duvarlarının gücüne değil, kaynakların, sermayenin, fikirlerin ve askerî gücün aktığı kapılar üzerindeki kontrole bağlıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bölümünde ABD, ittifakları, ticaret ağları ve ABD doları temelli finansal düzenin altyapısı aracılığıyla küresel sistemin ana girişlerini yöneterek bu yapının merkezinde yer almıştır.

Ancak bugün rakip güçler bu kapıları yoklamaktadır. Çin ve Rusya, sistemi doğrudan devirmeye çalışmak yerine, enerji, denizcilik rotaları, askeri konumlanma ve finansal ağlar gibi çeşitli çıkarların ve araçların kesiştiği yerler gibi stratejik koridorlarda nüfuzlarını genişletiyorlar. Bu nedenle ABD ile Çin–Rusya ortaklığı arasındaki ortaya çıkan rekabet, tek bir çatışmadan ziyade aynı anda birden fazla bölgede gelişen dağınık bir rekabettir.

Bu rekabeti anlamak, geleneksel jeopolitik haritaların ötesine bakmayı gerektirir. Uluslararası sistem artık birbirine bağlı fiziksel ve finansal altyapılar üzerinden işlemektedir: deniz taşımacılığı hatları, emtia tedarik zincirleri, ödeme sistemleri, enerji koridorları ve teknolojik ağlar. Ancak bu ağlar askerî stratejiden ayrı değildir; deniz konuşlanmaları deniz yollarını korurken, hava ve füze savunmaları bölgesel dengeleri güvence altına almaktadır. Stratejik üslenme ve güç projeksiyonu ise ticaret yollarının ve enerji altyapısının güvenliğini şekillendirmektedir.

Güç, giderek bu birbirine bağlı kanallar üzerinden akmaktadır. Bunları etkileyen devletler yalnızca bölgesel siyaseti değil, küresel düzenin daha geniş mimarisini de şekillendiriyor.

Bu gelişen rekabeti anlamanın bir yolu, Dört Stratejik Geçit Çerçevesi olarak adlandırılabilecek yaklaşımdır. Bu çerçeve, jeopolitik rekabetin, ekonomik altyapının ve askerî konuşlanmanın kesiştiği dört bölgeyi tanımlar: Batı Yarımküre, Orta Doğu, Arktik ve Hint-Pasifik. Bu stratejik geçiş noktalarının her biri, rakip güçlerin uluslararası sistemde nüfuzlarını yayabilecekleri bir koridor görevi görmektedir.

ABD için bu geçitler kritik baskı noktalarını temsil eder. Bunları güvence altına almak sadece askerî güç kullanmaktan fazlasını gerektirir. Bu geçitleri güvence altında tutmak; ittifakları, ekonomik devlet idaresini, enerji diplomasisini, finansal liderliği ve inandırıcı askerî caydırıcılığı birleştiren koordineli bir stratejiyi gerektirmektedir.

Gücün mimarisi

On yıllar boyunca ABD, uluslararası sistemde benzersiz derecede merkezi bir konumdaydı. Nüfuzu, yalnızca askerî güce değil aynı zamanda küresel finansın kurumsal altyapısına dayanıyor. ABD doları, uluslararası ticaret, finansal rezervler ve sınır ötesi mutabakat için baskın para birimi olarak hizmet ediyor. Amerikan sermaye piyasaları dünyadaki en derin ve en likit piyasalardır. Küresel bankalar büyük ölçüde, ABD finans kuruluşlarıyla bağlantılı dolar takas ve muhabir bankacılık ilişkilerine bağımlıdır.

Bu mimari, Washington’a güçlü ekonomik devlet yönetimine ilişkin araçları sağlıyor. Örneğin finansal yaptırımlar, gücünü dolar işlemlerine ve bunları destekleyen kurumlara erişimi kısıtlama yeteneğinden almaktadır.

Bununla birlikte dolar gücünün mimarisi tek parça değil, katmanlıdır. Güvenli varlıklar, likit sermaye piyasaları, muhabir bankacılık ağları, türev piyasaları, rezerv varlıklar ve küresel ödeme sistemleri gibi birden fazla bileşenden oluşuyor. Bu katmanlı yapı nedeniyle rakip güçlerin Amerikan etkisini zayıflatmak için dolar sistemini tamamen devirmesi gerekmez. Bunun yerine, özellikle yaptırımların uygulanması ve sınır ötesi ödemelerle bağlantılı olan belirli operasyonel katmanları bypass ederek aşındırmaya çalışabilirler.

Çin ve Rusya bu tür alternatifleri giderek daha fazla araştırmaktadır. Bunlar arasında yerel para birimleriyle enerji ticareti, ikili finansal düzenlemeler ve Batı kontrolündeki finansal altyapıya bağımlılığı azaltmayı amaçlayan alternatif ödeme sistemleri yer alıyor. Bu çabalar, ABD doları bazlı sistemin ölçeğiyle karşılaştırıldığında sınırlı kalsa da, jeopolitik rekabetin finansal mimariyle nasıl giderek daha fazla kesiştiğini göstermektedir.

Ancak aynı katmanlı mantık askerî strateji için de geçerlidir. Finansal sistem nasıl birbirine bağlı altyapılar üzerinden işliyorsa, askerî güç de lojistik ağlara, ileri üslenmeye, deniz geçitlerine ve ittifak yapılarına dayanıyor. Bu nedenle uluslararası sistemin stratejik geçitleri yalnızca ekonomik koridorlar değil, aynı zamanda askerî rekabetin potansiyel sahalarıdır.

Dört stratejik geçit, bu dinamiklerin en görünür olduğu yerleri göstermektedir:

Bir bölgeyi stratejik geçit yapan nedir?

Dünyadaki her bölge stratejik geçit işlevi görmez. Bir geçit, güç sistemlerinin kesiştiği yerde ortaya çıkar ve genellikle dört unsur içerir: coğrafi erişim, ekonomik altyapı, askerî konuşlanma ve finansal bağlantılılık. Bu özellikleri birleştiren bölgeler, küresel nüfuz projeksiyonunun yansıtılabildiği koridorlara dönüşür.

Coğrafi olarak stratejik geçitler, mal ve enerji akışını şekillendiren ana ulaşım yolları veya boğaz noktaları üzerinde yer alır. Ekonomik olarak, küresel ekonomiyi besleyen temel kaynak akışlarını, tedarik zincirlerini veya finansal ağları birbirine bağlar. Askerî açıdan, devletlerin bölgeler arası güç projeksiyonu yapmasına olanak tanıyan ileri üsler, deniz yolları veya stratejik karasal alanlar barındırır. Finansal açıdan, bunlar küresel ticaret ödeme sistemleri, enerji piyasaları ve uluslararası ekonomik düzenin işleyişini yapılandıran yaptırım rejimleriyle kesişmektedir.

Stratejik geçit kontrolünün mantığı tamamen yeni değildir. En erken örneklerden biri, dış güçlerin Batı Yarımküre’de siyasi nüfuzlarını genişletmemesi gerektiğini öne süren 1823 tarihli Monroe Doktrini’nde görülür. Savunma ilkesi olarak çerçevelenmiş olsa da, bu doktrin Batı Yarımküre’yi ABD için siyasi ittifakı ve güvenliği hayati önem taşıyan stratejik bir geçiş bölgesi olarak tanımlamıştır. Monroe Doktrini, Avrupa’nın Amerika kıtasına müdahalesini caydırarak, rakip güçlerin ABD topraklarına yakın bölgelerde üslenmelerini ve ülkenin uzun vadeli stratejik konumunu tehdit etmelerini önlemeyi amaçlıyordu.

21.yüzyılda bu mantığın unsurları, çağdaş ABD stratejik düşüncesi ve eylemlerinde yeniden ortaya çıkmıştır. 2025 sonu ve 2026 başına ait politika tartışmaları ve haberlere göre, Başkan Donald Trump’ın yeniden göreve dönmesinin ardından yönetimi, bazı gözlemcilerin “Donroe Doktrini” veya Trump İlaveli Monroe Doktrini olarak adlandırdığı bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu yaklaşım geniş ölçüde, Çin ve Rusya’nın artan etkisi karşısında Batı Yarımküre’de Amerikan stratejik üstünlüğünü yeniden tesis etmeyi amaçlayan, orijinal doktrinin modern bir yeniden yorumlanması olarak tanımlanmaktadır.

19.yüzyıl Monroe Doktrini’nin esas olarak Avrupa sömürgeleştirmesini engellemeye odaklanmasının aksine, bu güncellenmiş doktrin, rakip güçlerin bölge içinde altyapı yatırımları, enerji ortaklıkları, finansal ağlar veya askerî işbirliği yoluyla stratejik dayanak noktaları kurmasını önlemeyi vurguluyor. Pratikte bu yaklaşım, büyük güç rekabetinin giderek doğrudan toprak fetihleri üzerinden değil, küresel ticareti, enerji akışlarını ve finansal sistemleri şekillendiren kritik koridorların (yani stratejik geçitlerin) kontrolü üzerinden yürüdüğünün daha geniş bir kabulünü yansıtıyor.

Daha genel olarak bazı analistlerin Trump Doktrini olarak adlandırdığı yaklaşım, ekonomik egemenliği, büyük güç rekabetini ve Amerikan stratejik çıkarlarını savunmak için yaptırımların, gümrük vergilerinin ve askerî baskının kullanımını vurguluyor. Bu bakış açısı, jeopolitik rekabetin giderek küreselleşmeyi destekleyen nakliye rotaları, enerji boru hatları, finans sistemleri ve teknolojik tedarik zincirleri gibi altyapı ağları üzerinde meydana geldiğini kabul etmektedir.

Stratejik geçitler kavramı bu mantık üzerine inşa edilmiştir. Bazı bölgeler yalnızca coğrafi konumları nedeniyle değil, askerî strateji, ekonomik altyapı ve finansal gücün kesişiminde yer aldıkları için kritik hâle gelmektedir. Bu koridorlar üzerindeki kontrol, devletlere küresel ticaret akışını, enerji arzının güvenliğini ve finansal sistemlerin istikrarını etkileme imkânı sağlar.

Bu makalede incelenen Batı Yarımküre, Orta Doğu, Arktik ve Hint-Pasifik, tüm bu boyutların bir araya geldiği alanları temsil etmektedir. Her biri yalnızca bir coğrafi alan değil, uluslararası sistem içinde askerî güç, ekonomik altyapı ve finansal etkiyi birbirine bağlayan stratejik birer koridordur. Birlikte ele alındıklarında bu geçitler, günümüzdeki büyük güç rekabetinin giderek daha fazla yürütüldüğü başlıca geçiş noktalarını oluşturmaktadırlar.

Güney Geçidi: Venezuela ve Batı Yarımküre’de stratejik rekabet

İlk geçit Venezuela’nın, Çin, Rusya ve ABD arasındaki jeopolitik ilişkide önemli bir düğüm noktası haline geldiği Batı Yarımküre’de yer alıyor.

Son yirmi yılda Çin, petrol teminatlı krediler ve altyapı yatırımları yoluyla Venezuela’ya önemli finansal destekler sağlamıştır. Bu faaliyetler, Pekin’in uzun vadeli enerji arzına erişimini güvence altına alırken Latin Amerika’daki varlığını genişletmesine olanak tanımıştır. Rusya ise bu ilişkiyi askerî işbirliği, istihbarat bağları ve Venezuela’nın enerji sektörüne yatırımlar yoluyla güçlendirmiştir.

Maduro hükümeti için bu ortaklıklar, ekonomik kriz ve diplomatik izolasyon dönemlerinde hayati destek sağlamıştır. Çin ve Rusya için ise Venezuela, tarihsel olarak ABD’nin hâkim olduğu bir bölgede stratejik bir dayanak noktası sunmuştur.

Venezuela örneği aynı zamanda ekonomik yaptırımların sınırlarını da göstermektedir. Washington tarafından uygulanan kapsamlı kısıtlamalara rağmen, Venezuela’nın petrol ihracatı aracı ağlar, gölge nakliye filoları ve dolaylı ticaret kanalları aracılığıyla devam etmiştir. Bu mekanizmalar, hedef alınan devletlerin alternatif pazarlara ve lojistik desteğe erişimi olduğu sürece yaptırımların kısmen aşılabildiğini göstermiştir.

Bununla birlikte Venezuela, jeopolitik sonuçların şekillenmesinde askerî gücün süregelen rolünü de ortaya koymaktadır. 3 Ocak 2026’da ABD güçleri, Caracas’ta gizli bir askerî operasyon olan Mutlak Kararlılık Operasyonu’nu  (Operation Absolute Resolve) gerçekleştirmiş ve bu operasyon, uyuşturucu kaçakçılığı ve narkoterörizmle bağlantılı suçlamalarla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in yakalanmasıyla sonuçlanmıştır. Aylar süren planlamanın ardından ABD özel operasyon güçleri tarafından gerçekleştirilen baskın, Washington’ın bölgedeki en köklü rakiplerinden birini ortadan kaldırdı ve ABD’nin Batı Yarımküre’de doğrudan askeri güç kullanma konusundaki devam eden istekliliğinin altını çizdi.

Bu olay, Güney Geçidi’nin hem jeopolitik hem de askerî bir alan olmaya devam ettiğini göstermektedir. Batı Yarımküre’deki nüfuz, yalnızca ekonomik etkileşim ve siyasi ortaklıklara değil, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki güvenlik kapasitesinin inandırıcılığına da bağlıdır.

Batı Geçidi: İran ve Orta Doğu stratejik koridoru

İkinci geçit; İran’ın, Çin ve Rusya arasındaki gelişmekte olan jeopolitik uyumda merkezi bir konuma sahip olduğu Orta Doğu’da bulunuyor.

İran; enerji üretimi, deniz ticaret yolları, bölgesel güvenlik dinamikleri ve Avrasya bağlantıları gibi birden fazla stratejik sistemin kesişim noktasında yer alıyor. İran aynı zamanda dünyanın en ağır yaptırımlara maruz kalan ekonomilerinden biri olmaya devam etmektedir.

Çin, İran’ın en büyük ticaret ortağı ve petrolünün önemli bir alıcısı hâline gelmiştir. Rusya ise özellikle Ukrayna savaşının ardından Tahran ile askerî işbirliğini derinleştirmiştir. Bu ilişkiler, jeopolitik hizalanmanın yaptırım baskısı altında ekonomik dayanıklılığı nasıl güçlendirebileceğini göstermektedir.

Son gelişmeler bölgenin stratejik oynaklığını daha da artırmıştır. Mart 2026 itibarıyla, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, artan bölgesel çatışma döneminde üst düzey İran liderliğini hedef alan ABD-İsrail ortak hava saldırısında öldürülmüştür. Bu operasyon, Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak yükseldiği bir halefiyet sürecini tetiklemiş; bölge genelinde gerçekleştirilen misilleme eylemleri binden fazla can kaybına yol açmış ve Orta Doğu’daki istikrarsızlığı artırmıştır.

Bu olaylar, Batı Geçidi’nin askeri boyutunu vurgulamaktadır. Orta Doğu, enerji piyasalarının, Hürmüz Boğazı gibi deniz geçiş noktalarının, füze ve insansız hava aracı savaşlarının ve büyük güç rekabetinin kesiştiği bir bölge olmaya devam etmektedir. Bu koridorlar üzerindeki kontrol, yalnızca bölgesel güvenliği değil, aynı zamanda küresel enerji akışlarını ve finansal istikrarı da etkilemektedir.

Kuzey Geçidi: Arktik ve ticaretin gelecekteki coğrafyası

Üçüncü geçit Arktik’te yer alıyor; bu bölgenin stratejik önemi, iklim değişikliğinin kutup deniz buzlarının geri çekilmesini hızlandırmasıyla artmaktadır. Arktik deniz rotalarının açılması, Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika arasındaki geçiş sürelerini önemli ölçüde kısaltabilir. Aynı zamanda Arktik; petrol, doğal gaz,  ileri düzey üretim ve enerji teknolojileri için giderek daha önemli hâle gelen kritik mineraller açısından önemli rezervler barındırmaktadır.

Son jeopolitik gelişmeler bölgenin artan stratejik değerini ortaya koymuştur. 2019’da ve ikinci başkanlığı sırasında Trump, ABD’nin Grönland’ı satın almasını önermiş ve adanın kontrolünün ABD ulusal güvenliği ve Arktik stratejisi için hayati olduğunu savunmuştur. 2025-2026 yıllarında bu teklif; Washington’un, bu satın almayı Arktik’te genişleyen Rus ve Çin etkisine karşı koymak için gerekli bir adım gibi göstererek Danimarka ve Grönland’a baskı yapmasıyla daha da yoğunlaşmıştır.

Rusya, Sovyet döneminden kalma askeri tesisleri yeniden açarak ve Kuzey Deniz Yolu üzerindeki kontrolünü güçlendirerek bölgedeki varlığını genişletmek için halihazırda agresif adımlar atmış durumdadır. Bu konuşlanmalar, yeni Arktik tugaylarını, genişletilmiş hava savunma sistemlerini ve modernize edilmiş deniz altyapısını içermektedir.

Çin, coğrafi olarak Arktik bölgesinden uzak olmasına rağmen, araştırma programları, yatırım projeleri ve kaynak geliştirme ile bağlantılı ortaklıklar yoluyla ekonomik etkileşim stratejisi izlemiştir.

Bu nedenle Kuzey Geçidi olarak Arktik; lojistik, kaynak istihracı ve askerî erişimin kesiştiği yeni bir sınır bölgesini temsil etmektedir. Grönland gibi stratejik bölgeler de dâhil olmak üzere Arktik altyapısı üzerindeki kontrol, küresel deniz taşımacılığı örüntülerini ve tedarik zincirlerini kademeli olarak yeniden şekillendirirken, Kuzey Yarımküre’deki deniz gücü dengesini de değiştirebilir.

Doğu Geçidi: Tayvan ve Hint-Pasifik dengesi

Dördüncü geçit Tayvan’ın, küresel siyasetin en kritik gerilim noktalarından biri olmaya devam ettiği Hint-Pasifik’te yer alır. Çin, Tayvan’ı ayrılıkçı bir eyalet olarak görmekte ve deniz tatbikatları, hava sahası ihlalleri ve adanın savunmasını ve ABD’nin güvenlik taahhütlerinin inandırıcılığını test etmeyi amaçlayan gri bölge operasyonları yoluyla askerî baskıyı artırmaktadır.

ABD’deki politika tartışmaları da doğrudan askerî gerilim olasılığını yansıtmaktadır. Medyada yer alan özel açıklamalarında Başkan Trump, tehdidini olası bir saldırıya karşı caydırıcı bir önlem olarak sunup Çin lideri Şi Jinping’i, Çin’in Tayvan’ı işgal etmesi halinde ABD’nin “Pekin’i bombalayacağı” konusunda uyardığını iddia etti.

Aynı zamanda Tayvan, küresel teknoloji ekonomisinde merkezi bir konuma sahiptir. Ada, başta Taiwan Semiconductor Manufacturing Company gibi firmalar olmak üzere, tüketici elektroniğinden yapay zekâya ve gelişmiş silah sistemlerine kadar her şey için hayati önem taşıyan dünyanın gelişmiş yarı iletkenlerinin büyük bir bölümünü üretiyor.

Bu nedenle Tayvan Boğazı’nda yaşanacak bir kriz küresel sonuçlar doğuracaktır. Deniz ticaret yollarını aksatacak, ekonomik yaptırımları ve ihracat kontrollerini tetikleyecek ve muhtemelen finansal ve teknolojik tedarik zincirlerini koparacaktır. Askerî gerilim aynı zamanda bölgesel müttefikleri de içine çekebilir ve Hint-Pasifik’in güvenlik mimarisini yeniden şekillendirebilir.

Doğu (Tayvan) geçidi, jeopolitik yakınlaşmanın en gelişmiş biçimini temsil etmektedir; burada askeri operasyonlar, teknolojik tedarik zincirleri, mali yaptırımlar ve deniz güvenliği aynı anda etkileşim halindedir.

Parçalanan bir dünyada dağıtılmış rekabet

Birlikte ele alındığında, dört geçit günümüz büyük güç rekabetinin önceki dönemlerden temelde nasıl farklılaştığını ortaya koymaktadır. Soğuk Savaş sırasında stratejik çatışmalar büyük ölçüde o dönemde küresel rekabetin merkezini oluşturan, NATO ve Varşova Paktı arasındaki jeopolitik bölünmenin yaşandığı Avrupa’da yoğunlaşmıştı. Diğer bölgelerde de çatışmalar yaşanmış olsa da, stratejik güç dengesi esas olarak Avrupa kıtasındaki askerî konuşlanmalar ve siyasi hizalanmalar tarafından belirlenmiştir.

Ancak bugün büyük güçler arasındaki rekabet coğrafi olarak dağılmış ve işlevsel olarak birbirine bağlıdır. Tek bir stratejik sahaya odaklanmak yerine, rekabet artık aynı anda birden fazla bölge ve alanda gerçekleşmektedir. Çin ve Rusya, dünya genelini kapsayan koordineli diplomatik, ekonomik, teknolojik ve askerî girişimler yoluyla etkilerini giderek artırmaktadırlar. Stratejik Geçitler boyunca varlıklarını genişleterek, ABD ve müttefik ağı üzerinde dağılmış bir baskı modeli oluşturuyorlar. Bu eylemler mutlaka yakın vadeli toprak kazanımını hedeflemiyor ancak bunun yerine bölgesel etki dengelerini kademeli olarak yeniden şekillendirmeyi, stratejik kaynaklara erişimi güvence altına almayı ve ABD öncülüğündeki kurumların bütünlüğünü zayıflatmayı amaçlıyor.

Sonuç, 20. yüzyılın iki kutuplu çatışmasına kıyasla daha yaygın ve çok boyutlu bir rekabet biçimidir. Altyapı yatırımları, enerji diplomasisi, silah transferleri, teknolojik tedarik zincirleri ve askerî konuşlanmalar artık jeopolitik etkinin araçları olarak birlikte işlemektedir. Bir bölgedeki gelişmeler hızla diğer bölgelere de yansıyabilir; örneğin, Arktik denizcilik rotalarındaki değişiklikler küresel ticaret modellerini etkileyebilirken, Tayvan Boğazı’ndaki gerilimler dünya çapındaki yarı iletken tedarik zincirlerini ve finans piyasalarını sekteye uğratabilir.

Bu gelişen tablo, Amerikan politika yapımını önemli ölçüde karmaşıklaştırmaktadır. Her geçit, farklı politika araçları ve kurumsal tepkiler gerektiren ayrı zorluklar sunmaktadır. Latin Amerika’da ABD, ekonomik iş birliğine ve deniz transit yolları gibi kritik altyapıların korunmasına ağırlık verebilir. Orta Doğu’da yaptırımların uygulanması ve enerji güvenliği merkezi önemini korumaktadır. Arktik bölgesinde, askeri varlık ve altyapı geliştirme çalışmaları, çevresel değişim ve ortaya çıkan denizcilik rotalarıyla kesişmektedir. Hint-Pasifik’te ise caydırıcılık ve ittifak koordinasyonu, bölgesel istikrarın sürdürülmesinde merkezi rol oynuyor.

Bu eş zamanlı baskıları yönetmek, ABD’nin diplomatik, ekonomik, teknolojik ve askerî alanlar arasında koordinasyon sağlamasını ve müttefikleriyle güçlü ortaklıklar sürdürmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla Amerikan stratejisinin etkinliği, yalnızca askeri yeteneklere değil, aynı zamanda coğrafi olarak dağılmış ve stratejik olarak birbirine bağlı büyük güç rekabetine yanıt verebilecek dirençli bir ittifaklar ve kurumlar ağını sürdürme yeteneğine de bağlı olacaktır.

Kapıları Güvence Altına Almak

Ortaya çıkan jeopolitik mücadele yalnızca toprak ya da askerî dengeyle ilgili değildir; küresel sistemin işlediği koridorlar üzerindeki kontrolle ilgilidir.

Enerji sevkiyatları deniz geçitlerinden geçmektedir. Finansal işlemler, ödeme ağları ve bankacılık sistemleri üzerinden hareket eder. Emtia tedarik zincirleri ise dünya genelindeki bölgeleri birbirine bağlayan deniz yollarına ve lojistik altyapıya dayanmaktadır.

ABD için bu sistemde liderliği sürdürmek, uluslararası düzenin merkezini savunmaktan daha fazlasını, stratejik geçiş noktalarının kendilerini güvence altına almayı gerektirir.

Batı Yarımküre’de bu, ortaklıkları güçlendirmek ve inandırıcı bölgesel güvenlik kapasitesini sürdürmek anlamına gelir. Orta Doğu’da enerji piyasaları, askerî caydırıcılık ve bölgesel istikrarın kesişimini yönetmeyi gerektirir. Arktik’te müttefik devletlerle işbirliği, ortaya çıkan yeni deniz rotalarının ve stratejik kaynakların yönetimini şekillendirecektir. Hint-Pasifik’te ise Tayvan dolayımında güvenilir caydırıcılığı sürdürmek, bölgesel dengeyi korumak açısından kritik olmaya devam etmektedir.

Aynı zamanda ABD doları temelli finansal sistemin bütünlüğünü korumak, Amerikan kurumlarına duyulan güvenin, şeffaf sermaye piyasalarının ve dayanıklı küresel ödeme ağlarının sürdürülmesini gerektirmektedir.

Uluslararası düzenin geleceği yalnızca kalenin merkezini kimin kontrol ettiğine değil, kapılarını kimin güvence altına aldığına da bağlı olacaktır. Gücün; deniz yolları, finansal ağlar, enerji koridorları ve teknolojik tedarik zincirleri üzerinden aktığı bir çağda, küresel sistemin geçitleri en az duvarları kadar belirleyici olabilir.

 

[Bu metin Kaitlyn Diana tarafından düzenlenmiştir.]

*Masaaki Yoshimori, Georgetown Üniversitesi McCourt Kamu Politikası Okulu ile ilişkili bir ekonomisttir ve uluslararası ekonomi, para politikası, finansal düzenleme ve iklim değişikliğinin ekonomik etkileri üzerine uzmanlaşmıştır.

*Scott A. Westerfield, 1991–1994 yılları arasında ABD Donanması’nda er olarak dört yıl görev yapmasının ardından toplamda otuz yıllık hizmetin sonunda 2020 yılında ABD Deniz Piyadeleri’nden yarbay rütbesiyle emekli olmuştur.

 

Kaynak: https://www.fairobserver.com/politics/guarding-the-gates-of-the-global-fortress-great-power-rivalry-at-global-strategic-chokepoints/

Tercüme: Ali Karakuş