Kültür Alanında Vietnam
Emperyalizm bilgiyi, teknolojiyi ve sanatı boyun eğdirme araçlarına dönüştürdüğünde, radikal gelenekler başka bir ders öğretir.
Ocak 1968’de, yetmiş ülkeden 470 delege Havana Kültür Kongresi için Küba’da toplandı. Savaş hâlindeki ülkelerden, inşa sürecindeki sosyalist toplumlardan, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ulusal kurtuluş hareketlerinden ve entelektüellerin iktidara karşı isyan etmeye başladığı emperyal merkezlerden gelmişlerdi. Vietnam, dünyanın en güçlü ordusuna direniyordu. Üç ay önce Che Guevara’nın öldürülmesi, emperyalizmin yenilebileceğine dair inancı söndürmemiş; yalnızca daha da güçlendirmişti.
Delegelerin kavradığı üzere emperyalizm yalnızca silah ve banka ile ayakta kalmaz. Okulu, radyo istasyonunu, yayınevini, laboratuvarı, müzeyi ve hayal gücünü de işgal eder. Sömürgeleştirilmişlere kendi tarihlerini geri kalmış, dillerini taşralı, popüler sanatlarını ise metropol tarafından işlenmeyi bekleyen ham madde olarak görmeyi öğretir.
Kongre, bu mekanizmaya karşı Fidel Castro’nun “kültür alanında bir Vietnam” olarak tanımladığı şey için çağrıda bulundu: insanların kendilerini ve güçlerini anlamalarını sağlayan araçlar üzerinde örgütlü bir mücadele. Tricontinental’in son dosyası A Vietnam in the Field of Culture: The Cultural Congress of Havana, 1968 (Ağustos 2026), başlığını Castro’nun bu ifadesinden alıyor ve onun doğumunun 100. yıldönümünde kongreye geri dönüyor.
Havana Kültür Kongresi, bu bültenin temasıyla, yani radikal geleneklerle karşılaşacağımız zemini sunar. Radikal bir gelenek, geçmişe dikilmiş bir sunak değildir. Radikal sözcüğü, Latince radix, yani kök sözcüğünden gelir. Köke inmek, bir halkın düşüncesini ve güzelliğini ortaya çıkaran mücadeleleri keşfetmek ve onların tamamlanmamış olanaklarını bugüne taşımaktır. Gelenek, değişmeden kalan şey değildir. Halkın, insanlığını gerçekleştirmek ve doğayı yok ederek değil, onun içinde serpilip gelişmek için mücadele ederken sürekli yeniden yaptığı şeydir.
Bu dönemde bu radikal geleneğin en açık örneklerinden biri, William Shakespeare’in The Tempest (1610–1611) adlı oyunundaki köleleştirilmiş figür Caliban’ın sömürgecilik karşıtı yeniden işlenişinde ortaya çıktı.
Karayipler ve Latin Amerika genelinde Caliban, dokunulmamış bir geçmişe dönmeyi değil, sömürgeciliğin dayattığı şeyleri — dili, edebiyatı ve bilgiyi — sömürge yönetimine karşı silahlara dönüştürmeyi düşünmenin bir yolu hâline geldi.
İki eser bu sömürgecilik karşıtı okumayı keskinleştirdi: Aimé Césaire’in A Tempest (1969) adlı oyunu ve Roberto Fernández Retamar’ın Caliban (1971) adlı denemesi. Shakespeare’in oyununda Prospero (Avrupa uygarlığı) bir adayı ele geçirir, Caliban’ı (sömürgeleştirilmiş olanı) köleleştirir ve ona, kendisine emir verilebilmesi için dil öğretir. Césaire, Caliban’ın bu sömürgeci buyruğu reddedişini dramatize eder.
Césaire’in Caliban’ı, kendisine X denmesini talep eder; bu, hem adını silen şiddeti hem de sahip olmak istediği özgürlüğü ima eder. Césaire, Prospero ile Caliban’ı giderek çözülen bir sömürge dünyasında birbirine kilitlenmiş hâlde bırakır: Prospero, tahakküm ettiği özne olmadan kendisini tahayyül edemezken, Caliban’ın sömürgeleştirilmeyi reddedişi onun dünyasını parçalar.
Caliban, Prospero’nun düzeni içinde daha iyi temsil talep etmez. Düzenin kendisine karşı çıkar. Retamar için Caliban, Latin Amerika uygarlığının kıyısındaki utanç verici bir gölge değildir. O, bu uygarlığın sömürgeleştirilmiş halkıdır. Prospero onun toprağını işgal etmiş, atalarını öldürmüş, onu köleleştirmiş ve ona bir dil dayatmıştır. Retamar, Caliban’ın o dili Prospero’ya lanet okumak için kullanmaktan başka ne yapabileceğini sorar.
Lanet yalnızca başlangıçtır. Caliban sömürgecinin dilini yalnızca reddetmez; ona el koyar. Emperyalist merkezlerde biriktirilen bilim, teknoloji, edebiyat ve siyasi kavramlar, sömürgeleştirilmiş dünyadan çekilip alınan zenginlik ve emek sayesinde mümkün olmuştur. Retamar, bunların doğal olarak Batı’ya ait olduğu fikrini reddeder. Bunların geri alınması taklit değil, iadedir.
Bunları geri almak, sömürgeciliğin tekelleştirmeye çalıştığı bir dünyanın köklerini kazıp çıkarmak ve onun araçlarını kurtuluşa yöneltmektir. Caliban, buyruk dilini isyan diline — değer verdiğimiz radikal geleneğe — dönüştürür. Tank Magazine’deki insanlarla Retamar’ın denemesi ve bağlamı üzerine konuşarak bir saat geçirdim.
Kimin aklı temsil etmesine izin verilir, kim duyguya hapsedilir? Havana’da bu soyut bir soru değildi. Négritude üzerine tartışmalar bu sorunla doğrudan yüzleşti. René Depestre, Léopold Senghor’un “duygu Siyah’tır, akıl ise beyazdır” şeklindeki formülasyonunu, sömürgecilik karşıtı bir kültürel isyanın karşı karşıya olduğu tehlikenin bir örneği olarak gösterdi.
Depestre, négritude’ün ırksal insanlıktan çıkarmaya karşı Siyah-Afrika kültürlerini başlangıçta olumlamasını takdir etti; ancak sınıf mücadelesinden ayrıldığında bunun katılaşarak ırksal özcülüğe dönüşebileceği ve gerici elitler tarafından ele geçirilebileceği konusunda uyardı.
Haiti’de François Duvalier’nin noirisme‘i, Siyah kültürün savunusunu, Siyah özgünlük adına halka ve sola terör uygulayan bir devlet ideolojisine dönüştürmüştü. Bu nedenle kongre hem liberal asimilasyonu hem de ırksal özcülüğü reddetti.
Irkçılık, sömürgeleştirilmişlerden birkaçını efendinin evine kabul ederek de sömürge kategorilerini kalıcı hakikatlere dönüştürerek de yenilemezdi. Bunun için, ırkı sürekli olarak bir hiyerarşi biçiminde yeniden üreten maddi ilişkilerin dönüştürülmesi gerekiyordu.
Ancak radikal gelenek, siyaseti sınırlı veya çözümsüz kalan eserlerde de görülür. Octavio Paz’ın, Havana’nın devrimci siyasetinden uzakta yazılmış The Labyrinth of Solitude (1950) adlı eseri, Meksika’nın sömürge yarasına maskeler, sessizlikler, festivaller ve yalnızlık üzerinden yaklaşır: fetihle damgalanmış bir toplumda oluşan gizlenme ve mesafe alışkanlıkları.
Paz, fethin öznellik biçimleri içinde yaşamaya devam ettiğini anlamıştı. Sömürgeleştirilmiş ve postkolonyal özne, altında hiçbir şey olmadığı için değil, tarih kendini açığa vurmayı tehlikeli hâle getirdiği için maske takabilir. Yalnızlık hem yara hem de savunma hâline gelir.
Yine de labirent hiçbir zaman yalnızca psikolojik değildir; çünkü duvarları fetih, ırksal hiyerarşi, sınıf iktidarı ve Meksika’nın moderniteyle çözümlenmemiş ilişkisiyle örülmüştür.
Radikal gelenek, Paz’ın anlatısının sınırına ulaştığı yerde başlar: yalnızlık kolektif mücadeleyle kırılır. Köylü meclisi, grev komitesi, okuryazarlık tugayı, tiyatro atölyesi ve toplum radyosu, var olan bir halkı ifade etmekten fazlasını yapar: yeni bir halkın ortaya çıkmasına yardımcı olurlar. Paz’ın anlatısı bile bu gerçeğe doğru kendi ötesine işaret eder.
İran’da, Jalal Al-e Ahmad’ın (1923–1969) çalışmaları aracılığıyla bununla bağlantılı bir soru ortaya çıktı: Bir halk, emperyal iktidarın kategorilerine ve bağımlılıklarına boyun eğmeden modern bilgiyi nasıl sahiplenebilir?
Tudeh Partisi’nin komünist çevresinden dinî motifler taşıyan bir anti-emperyalizme yönelen Al-e Ahmad, 1962’de dönüm noktası niteliğindeki polemiği Gharbzadegi‘yi yayımladı; bu başlık İngilizcede sıklıkla Westoxication, Occidentosis veya Weststruckness olarak karşılanır.
İran’da ulemanın (din adamlarının) bazı kesimleri de dâhil olmak üzere geniş çapta okunan kitap, Batı tarafından vurulmuş bir toplumu anlatıyordu; bunun nedeni yalnızca yabancı mallar ithal etmesi değil, Batı’nın kategorilerini sanki oksijenmiş gibi solumaya başlamış olmasıydı.
Sonuç, bir tür medeniyet ağız kokusuydu: taklidin, bağımlılığın ve kendine yabancılaşmanın bayat soluğu. Teknoloji, onu yönlendirecek toplumsal kapasite olmadan gelir; yerel elit, ithal malların ve ithal arzuların aracısı hâline gelir ve bir halka kendi dünyasını bir yetersizlik olarak deneyimlemesi öğretilir.
Al-e Ahmad’ın polemiği, lekelenmemiş bir geçmişe romantik bir geri çekilme olarak okunabilirdi, ancak en güçlü kavrayışı başka bir yere işaret eder. Hem yerli geleneklerin tanınmasını hem de bunların modern dünya için radikalleştirilmesini istiyordu.
Al-e Ahmad’ın sorusu, Havana’nın kaygılarıyla işte burada buluşur. Kongre, bilimi veya teknolojiyi Batılı oldukları gerekçesiyle reddetmedi; bunların kime ait olduğunu, hangi amaçlara yönelik olarak örgütlendiklerini ve kimin emeğinin bunları mümkün kıldığını sordu. Delegeler, Üçüncü Dünya’da kamu kaynaklarıyla eğitilip emperyal merkez tarafından çekilip alınan doktorların yanı sıra, “bilimsel ham madde” olarak toplanıp politika, gözetim ve askerî müdahale biçiminde nihai hâliyle geri dönen yerel bilgiden söz ettiler.
Dolayısıyla Occidentosis’e verilecek yanıt saflık değil, egemenliktir: modern bilgiyi sahiplenme, onu toplumsal ihtiyaca yönlendirme ve bu süreçte toplumu dönüştürme yönündeki kolektif kapasite.
Havana’da temsil edilen kurtuluş hareketleri bu egemenliği zaten uygulamaya koyuyordu. Kültürün yalıtılmış biçimde korunacak veya zafer sonrasına ertelenecek bir şey değil, kurtuluşun bizzat inşa edildiği bir araç olduğunu gösterdiler. Vietnam’da Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin aylık raporları, askerî zaferlerin yanı sıra okuma yazma bilmezlikten kurtarılan insanları da sayıyordu, sinema ekipleri ise bombardıman altındaki bodrumlarda çalışıyordu.
Gine-Bissau, Angola ve Mozambik’in kurtarılmış bölgelerinde okullar, matbaalar, sanatçı atölyeleri ve devrimci şarkılar, resmî bağımsızlık gelmeden önce yeni bir toplumun temellerini oluşturuyordu. Kurtuluşun kendisi bir kültür eylemiydi.
Aynı anlayış Lotus‘a da hayat verdi. İlk kez Mart 1968’de Afro-Asian Writings adıyla yayımlanan dergi, Havana’nın çağrısını yaptığı kültürel altyapının kurulmasına yardımcı oldu: Afrika ve Asya’dan, daha sonra da Latin Amerika’dan yazarlar için çok dilli bir yuva. Sayfaları, Güneyli yazarların Londra, Paris veya New York’ta tanınmayı beklediği sömürge düzenini reddetti. Lotus başka bir edebî coğrafyayı görünür kıldı: Filistin direnişi Vietnam kurtuluşuyla, Güney Afrika mücadelesi Mısır şiiriyle, sömürgecilikten yeni kurtulmuş uluslar ise hâlâ özgürlük için mücadele edenlerle konuşabiliyordu.
Bu altyapının neleri mümkün kıldığını tek bir örnek ortaya koyar. 1972’de Lotus, Mısırlı oyun yazarı Tawfiq al-Hakim’in Ughniyyat al-Mawt (Death Song) adlı oyununu yayımladı. Derginin ağları aracılığıyla oyun Hintçeye çevrildi ve aynı yıl Yeni Delhi’de sahnelendi; ayrıca Amharcaya çevrildi ve bir temsili Etiyopya devlet televizyonunda yayımlandı.
Dolayısıyla, kan davası bir oğulun Kahire’de eğitim görmesiyle sekteye uğrayan kırsal bir Mısırlı ailenin hikâyesi, Mısır’ın ötesine geçebilir ve kendi gelenek, modernite ve toplumsal dönüşüm ikilemleriyle yüzleşen izleyicilere seslenebilirdi.
Bugün Lotus‘un aciliyetine ihtiyacımız var. Havana’nın karşı karşıya kaldığı medya aygıtı, platformlar, algoritmalar, veri çıkarımı ve yoğunlaşmış mülkiyetten oluşan yoğun bir sisteme dönüştü. Yalnızca sansür uygulamakla kalmıyor; dünyayı imgelerle dolduruyor, ortak deneyimi kişiselleştirilmiş akışlara bölüyor, dikkati mülke dönüştürüyor ve savaş ekranlarımıza anında ulaşırken bile dayanışmayı uzak gösteriyor. Irkçılık ve sömürgecilik, dijital kıyafetlere bürünmüş eski hiyerarşiler aracılığıyla yeniden üretiliyor. Dünya halkları, birbirlerinin mücadeleleriyle kalıcı ilişkiler kurmaları engellenirken birbirlerinin imgelerini tüketmeye davet ediliyor.
Dünyaya ilişkin yeni bir kültürel vizyon, savaşı ve yağmayı finanse eden aynı kurumların sunduğu çeşitlilik sloganlarından oluşturulamaz. Irkçılığa, sömürgeciliğe, ataerkilliğe ve kapitalist sömürüye karşı mücadelelerden doğmalıdır. Havana’da benimsenen kültürün bütünsel anlamını yeniden kazanmalıdır: sanat ve eğitim olarak kültür, ama aynı zamanda sağlık, bilim, emek, spor, medya, teknoloji ve gündelik yaşamın örgütlenmesi olarak kültür.
Bu projenin merkezindeki entelektüel işçi, halkın üzerinde duran yalnız bir deha değil, bilgisi kolektif bir sürecin içine yerleştirilmiş kişidir.
Bu projenin ufku, bir elitin yerini başka bir elitin alması değil, düşünenlerle yapanlar arasındaki ayrım ortadan kalkmaya başlayıncaya kadar entelektüel yaşamın genişlemesidir. Radikal gelenekler bize ne tamamlanmış bir harita ne de bugünden bir sığınak sunar. Bize yöntemler sunarlar: Paz’ın fethin geride bıraktığı maskeler arasındaki yolculuğu; Césaire’in sömürgeci senaryoyu reddedişi; Retamar’ın efendinin diline el koyuşu; Al-e Ahmad’ın bağımlı taklide karşı uyarısı; Lotus‘un inşa ettiği enternasyonalist edebî müşterek; ve Havana’nın devrimin yaşamın bütünlüğünü dönüştürmesi gerektiğindeki ısrarı.
*Vijay Prashad, Hintli bir tarihçi, editör ve gazetecidir. Globetrotter’da yazar ve baş muhabirdir. LeftWord Books editörü ve Tricontinental: Institute for Social Research direktörüdür. Çin Renmin Üniversitesi Chongyang Institute for Financial Studies‘de kıdemli yerleşik olmayan araştırmacıdır. The Darker Nations ve The Poorer Nations dâhil 20’den fazla kitap yazmıştır. En son kitapları Struggle Makes Us Human: Learning from Movements for Socialism ve Noam Chomsky ile birlikte yazdığı The Withdrawal: Iraq, Libya, Afghanistan and the Fragility of U.S. Power‘dır.
Bu makale Tricontinental: Institute for Social Research‘ten alınmıştır.
Kaynak: https://consortiumnews.com/2026/09/02/vijay-prashad-we-dig-into-our-radical-traditions/