Komplo Söylemini Tespit Etmek: Dijital Çağ İçin Dilbilimsel Bir Kılavuz
Editörün Notu: Bu makale, konusu gereği bazı okuyucular tarafından hassas veya rahatsız edici kabul edilebilecek ifadeler içerebilir.
Hükümet istihbaratı, tanımlanamayan uçan nesneler, aşı karşıtlığı, COVID-19 ve daha fazlasına dair günümüz komplo teorilerine aşina olsak da, komplo teorileri yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir.
MS 64 yılının temmuz ayında Roma’da çıkan büyük yangın, şehir devletinin üçte ikisini yok etti—yaklaşık 2 milyonluk nüfusa sahip bu şehirde kitlesel ölümler ve yaygın evsizlik meydana geldi. Yoğun yaz sıcağı, kuru rüzgârlar ve ahşap evlerin yaygınlığı gibi çeşitli etkenlere rağmen, İmparator Neron’un yangını “kasten” başlattığından, hatta yangının sorumluluğunu Hristiyan topluluğa “yüklediğine” kadar uzanan komplo teorileri ortaya atıldı.
Yangın başladığında Nero başka bir şehirdeydi; bu da, Roma’yı yeniden inşa edebilmek için bu felaketi kasten planladığı yönünde iddialara yol açtı. Tesadüfen, Domus Aurea adında görkemli bir saray kompleksi yıkıntıların bir kısmı üzerine inşa edildi ve bu durum, Nero’nun yardım çabalarını desteklediğine dair kanıtlar olmasına rağmen, onun olaya karıştığına dair komplo teorilerini körükledi. Buna karşılık Nero, suçlamayı Hristiyanlara yöneltti; bu da dini topluluğun birçok mensubunun çarmıha gerilerek ya da yakılarak öldürülmesine neden oldu. Bazı Hristiyanların Roma’da yaklaşmakta olan yıkıcı bir yangınla ilgili kehanetlere inandığını gösteren kanıtlar da bulunmaktadır.
Bu cehennemî felaketin gerçek nedeni hâlâ kanıtlanamamış olsa da, toplumsal krizlerin komplo anlatılarını nasıl doğurabileceğini gözler önüne serer. Psikolojik açıdan, korku ve belirsizlik güçlü birer güdüleyici olabilir ve komplo teorileri bilgi boşluğunu doldurarak insanları güçlendirir. Sosyal açıdansa, kabilecilik ile grup içi/grup dışı eğilimler bu tür teorilerin oluşmasına katkıda bulunabilir; birleşik bir cephe duygusu kontrol hissini pekiştirebilir. Bu psikososyal açıklamalar, kontrol sahibi olmak istediğimizi ve bilginin güç olduğunu ortaya koyar.
Dijital Çağda Komplo
Antik Roma’dan farklı olarak, dijital ortamla olan günlük etkileşimlerimiz bilgiye erişmeyi ve onu yaymayı oldukça kolaylaştırmaktadır. Web 2.0’ın yükselişinden bu yana yirmi yılı aşkın zaman geçmişken, sosyal medyanın hem komplo teorilerinin artışına hem de bu teorilere inananların sayısının çoğalmasına neden olduğu varsayılabilir—ancak bu her zaman doğru olmayabilir. Sosyal medyanın zaman içinde toplum genelinde komplo inançlarında bir artışa yol açıp açmadığına dair bulgular çelişkilidir. Yine de birçok çalışma, haberleri sosyal medya üzerinden takip etmeye büyük ölçüde güvenen bireylerin, bu mecraları kullanmayanlara kıyasla komplo teorilerini benimseme olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir.
PLOS One dergisinde 2022 yılında yayımlanan, birden fazla çalışmaya dayanan bir rapor, hâlâ şu konuda uyarıyor: komplo teorilerinin çevrimiçi görünürlüğü, bu teorilere inanan geniş kitlelerin varlığı ve bu inançların potansiyel sonuçları göz ardı edilmemelidir.
Araştırmacı Keith Raymond Harris de bu kaygıyı 2022’de The Conversation’da yayımlanan bir makalesinde yineleyerek, “komplo teorilerine gerçekten inananların sayısı çok az olsa bile, bu yanlış fikirlerin yüksek görünürlüğü onları yine de tehlikeli kılabilir” diye savunmaktadır.
Şiddet yanlısı aşırılığı sona erdirmeyi amaçlayan Avustralyalı bir destek hizmeti olan Step Together, komplo teorilerinin yol açabileceği tehlikeler arasında toplumsal çatışmaları körüklemek, önyargıları artırmak, korku yaymak ve güveni zedelemek olduğunu belirtmektedir.
İnternetin bilgiye erişim ve görünürlük imkânları göz önüne alındığında, bilginin güvenilirliğini değerlendirmemizi sağlayacak eleştirel düşünme araçlarıyla bizi donatan dijital medya okuryazarlığını geliştirmemiz gerekmektedir.
Komplo Teorisi Gerçekte Nedir?
Bir komplo teorisinin nasıl tanınacağını öğrenmeden önce, onun ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak önemlidir. “Komplo teorisi” terimi bazen, sahte haberlerde olduğu gibi, yanlış bilgi ya da dezenformasyon yayan kurmaca anlatıları tanımlamak için genel bir ifadeyle kullanılabilir. Ancak bu, aşırı genelleştirilmiş ve hatalı bir tanımdır.
Her şeyden önce, komplolar hem gerçek hem de uydurma olabilir. Watergate skandalı, gerçekten yaşanmış bir hükümet komplosuna sıkça verilen örneklerden biridir.
Bilim tarihçisi ve eğitimci Michael Shermer, komplo ile komplo teorisi arasında ayrım yapar. Ona göre komplo, “iki ya da daha fazla kişinin, başkalarına zarar vermek ya da gayrimeşru bir avantaj sağlamak amacıyla gizlice plan yapması ya da harekete geçmesidir.” Komplo teorisi ise, “gerçek olsun ya da olmasın, bir komployla ilgili yapılandırılmış bir inanç”tır.
2022 yılında çevrimiçi komplo teorileri üzerine yapılan bir meta-analiz, bu inançları şöyle tanımlar: “Resmî anlatıları reddeden ve bunun yerine olaylar ya da uygulamalara dair alternatif açıklamalar öne süren, gizlice hareket eden kişi ya da gruplara atıfla kurulan özgün epistemolojik anlatılar.”
Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, komplo teorileri olayları açıklamak için anlatı kullanan toplumsal bir fenomendir ve genellikle toplumsal kriz dönemlerinde ortaya çıkar. İnsanlar olarak anlatıya karşı doğal bir eğilimimiz vardır; hikâyeleri yalnızca eğlenmek için değil, aynı zamanda öğretmek, bilgilendirmek ve keşfetmek için de kullanırız. Özünde hikâyeler, kendimizi, deneyimlerimizi ve dünyayı anlamlandırmak için kullandığımız araçlardır.
Topics in Cognitive Science dergisinde 2018 yılında yayımlanan bir araştırma, “hikâye anlatımının özel uyumsal değeri, alışılmadık, belirsiz ya da yeni durumları anlamlandırma işlevinde yatar” şeklinde açıklama yapar. Araştırmacılar, hikâye anlatımının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kolektif bir etkinlik olduğunu; “grup içi kimliği güçlendirerek ve gruplar arası ilişkileri netleştirerek sosyal uyumu teşvik ettiğini” de savunur.
Gruplar arası ilişkiler boyutunu genişleten davranış bilimci Jan-Willem van Prooijen, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) için yazdığı bir makalede, komplo teorilerinin yalnızca toplumsal krizlerle tetiklenmediğini savunur. Ona göre, kriz anlarında bir “karşıt dış grup” gibi bir günah keçisi belirlemek, açıklama bulmayı kolaylaştırır.
Bu doğrultuda komplo teorileri, belirsizlikle örtülü olayları anlamlandırma çabalarını destekleyen ve sıklıkla sosyal bağları güçlendirme işlevi gören bir anlatı türü olarak görülebilir.
Komplo Teorilerinin Dilbilimsel Özellikleri
Siyaset bilimi, psikoloji ve sosyoloji gibi birçok akademik disiplin, komplo teorilerinin neden ortaya çıktığını, nasıl yayıldığını ve toplumu nasıl etkilediğini daha iyi anlayabilmek amacıyla bu olguyu inceler. Buna paralel olarak, dilbilimsel araştırmalar da bu fenomenin dilsel niteliklerine ışık tutar; sözcükler gibi daha küçük dil birimlerinden, anlatı ve söylem kalıpları gibi daha büyük birimlere kadar geniş bir özellik yelpazesini analiz eder.
Dilbilimcilerin dili incelemek için kullandığı araçlardan biri korpustur. Bu, doğal ancak tümüyle kapsayıcı olmayan sözlü veya yazılı metinlerden oluşan ve dilin kullanımı açısından temsil gücüne sahip bir veri tabanıdır. Komplo teorileri bağlamında bir örnek olarak, internet ortamındaki komplocu dilin özelliklerini incelemek isteyen araştırmacılara yardımcı olmak amacıyla bir grup akademisyen tarafından geliştirilen Language of Conspiracy (LOCO) adlı 88 milyon kelimelik metin kümesi gösterilebilir.
LOCO’nun yaratıcılarının 2022 yılında Behavior Research Methods dergisinde yayımlanan makalelerinde açıkladığı üzere, bu korpus komplo teorisi web sitelerinden toplanmış belgelerden oluşmasına rağmen, “komplo dilinin tam olarak ne olduğunu, yani komplo dili ile komplo olmayan dil arasında ne ölçüde fark bulunduğunu hâlâ bilmiyoruz.”
Şunu akılda tutmak önemlidir: Belirli dilsel özelliklerin varlığına dayanarak bir teorinin kesinlikle komplocu olduğunu söylemek mümkün değildir. Yine de, büyük ölçüde bağlama bağlı olan bu verileri kullanarak, bunların komplocu dile özgü tipik özellikler taşıyıp taşımadığını değerlendirebiliriz.
Yüklü Dili Tanımak
Komplo teorilerinde en kolay fark edilebilecek dilbilimsel özelliklerden biri, güçlü duygusal veya ikna edici ifadelerin varlığıdır. Araştırmacılar Emily Klein ve James Hendler, bu tür dili doğru bir biçimde “yüklü dil” (loaded language) olarak adlandırmaktadır.
Sosyal medya üzerine yapılan çalışmalar, komplocu dilin çoğunlukla olumsuz duygular etrafında şekillendiğini ortaya koymuştur. 2024 yılında Reddit ve X platformundan toplanan 4 milyon kelimelik komplo tartışmaları veri setini analiz eden bir çalışmada, öfke (örneğin: “nefret”, “öldürmek”, “sinirli”) ve anksiyete (örneğin: “endişeli”, “korkulu”) belirten sözcüklerin anlamlı şekilde daha yaygın olduğu saptanmıştır.
Benzer sonuçlar, Amos Fong ve arkadaşlarının 2021 yılında yürüttüğü çalışmada da gözlemlenmiştir; bu çalışma X platformundaki etkileyicilerin (komplocular ve bilim insanları) ve onların takipçilerinin verilerini analiz etmiştir. Öfke ifade eden kelimeler (örneğin: “lanet”, “cehennem”) komplo teorisyeni etkileyiciler ve takipçileri tarafından daha sık kullanılmıştır. Anksiyete ifade eden kelimeler (örneğin: “tehdit”, “dehşet”) ise komplocu etkileyiciler tarafından daha fazla kullanılmış, ancak bu eğilim takipçilerine yansımamıştır.
Disfemizmler (dysphemism) de yüklü dilin yoğunluğunu gösteren bir başka ölçüttür. İfadenin rahatsız edicilik düzeyini gösteren spektrumda, öfemizmler (euphemism) daha kibar olarak kabul edilirken, disfemizmler daha kaba olarak değerlendirilir. Klein ve Hendler bunu “ölmek” anlamına gelen die kelimesiyle örneklemektedir: Bu nötr kelimeyi spektrumun ortasına yerleştirirsek, pass away (vefat etmek) yaygın bir öfemizm, drop dead (gebermek) ise bir disfemizm örneğidir.
2022 tarihli çalışmalarında, çevrimiçi ebeveynlik platformlarında yer alan aşı karşıtı tartışmalarda, aşıya nötr paylaşımlara kıyasla ölümle ilgili disfemizmlerin anlamlı şekilde daha sık kullanıldığı tespit edilmiştir.
Klein ve Hendler’ın çalışması ayrıca, komplo odaklı dilin bir diğer belirgin özelliği olarak “düşünceyi sonlandıran klişeler”i (thought-terminating clichés) ayırt etmektedir. Bu tür ifadeler, daha fazla tartışmayı durdurmak amacıyla verilen yanıtlardır ve konuşmacının mevcut konuyu değiştirmek veya tamamen sonlandırmak istediğini ima eder. Araştırmalardan bazı örnekler şunlardır: “her neyse”, “aynı fikirde kalalım”, “olan oldu” ve “her şeyin bir nedeni vardır.” Duygusal gerilimin yüksek olduğu komplo teorisi bağlamlarında, bu tür klişeler dinleyiciyi, konunun daha fazla analiz edilmesinin veya tartışılmasının gereksiz olduğuna ikna etmek için bir ikna stratejisi olarak kullanılır.
Güç ve Ölüm Temalarını Belirlemek
Dili daha geniş bir düzeyde incelediğimizde, söylemsel temaları tanımlamaya başlarız. Bunlar, bir metni baştan sona kuşatan genel konulardır ve kelime sıklığı veya “önemlilik” (bir kelimenin belirli söylem türlerinde ne kadar sıra dışı veya ayırt edici olduğuna dair ölçüm) gibi kriterlerle yorumlanabilir.
Komplo dili bağlamında, ölüm ve güç temaları öne çıkar. Fong ve arkadaşlarının 2021 tarihli çalışması, ölüm (“ölü”, “öldürüldü”, “savaş”), din (“Tanrı”, “İsa”, “Müslüman”) ve güç (“hükümet”, “ordu”, “başkan”) temalarını saptamıştır; hem komplo teorisyeni etkileyiciler hem de takipçileri, bu temalara ait kelimeleri anlamlı biçimde daha sık kullanmıştır.
Araştırma ekibine göre bu sonuçlar, komplo teorilerinde sık rastlanan temalarla tutarlıdır: Bu teorilerin birçoğu, çok sayıda insanın öldürülmesi veya tanınmış bir figürün ölümü etrafında şekillenir ve sorumluluğu güçlü elitler veya dini gruplar üzerine yükler.
Benzer şekilde, Cosgrove ve Bahr’ın 2024 yılında X platformu ve Reddit’teki komplocu dil üzerine yaptığı çalışma da, komplo teorilerine ilişkin tartışmalarda ölüm ve güçle bağlantılı kelimelerin kullanım oranlarının anlamlı biçimde daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bu çalışmada, dinle ilgili kelimelerde anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Bu temalar arasında, güç olgusu muhtemelen en dikkatle izlenmesi gereken temadır; çünkü komplo teorilerinin temel unsurlarından biri, iktidarda olan bir grubun zararlı bir olaya neden olduğu veya bu olayda etkin biçimde rol oynadığı inancıdır.
Düzensiz Anlatıları Anlamak
Son olarak, dili daha geniş bir düzlemde ele alarak, anlatı ve argüman inşasına bakabiliriz: temaların ve konuların nasıl bir araya getirilerek anlatılar oluşturduğuna. Mantıksal olarak, anlatıların dengeli ve iyi organize edilmiş, açık açıklamalara ve geçişlere sahip olmasını isteriz ki dinleyici metni kolayca takip edebilsin.
Science Advances dergisinde 2022 yılında Alessandro Miani ve ekibi tarafından yürütülen bir LOCO metin kümesi çalışması, komplo anlatılarının komplo olmayan anlatılara kıyasla içerik bütünlüğünün daha az olduğunu göstermiştir. Özellikle, komplo belgelerindeki metinler belge içinde daha az bütünlüklüdür (daha fazla konu ele alınır ve paragraflar arasında daha az kelime ortaklığı bulunur); buna karşılık diğer komplo belgeleriyle daha fazla benzerlik gösterir (kelime kalıplarında daha fazla örtüşme vardır). Yani, komplocu metinler daha yoğun görünebilir çünkü birçok konuyu bir araya getirip tartışırlar; ancak mantıksal ve kolay takip edilebilir bir argüman oluşturma bakımından daha az tutarlıdırlar.
Miani, komplo anlatıları üzerine araştırmalarını 2024 yılında yayımlanan başka bir çalışmada sürdürmüştür. Aynı LOCO metin kümesini kullanan ekip, bu kez tutarlılık yerine yaratıcılığa odaklanarak isim bileşiklerini (iki veya daha fazla isimden oluşan sözcük grupları) analiz etmiştir. Bu çalışmayı özetleyen PsyPost makalesine göre, “iklim değişikliği” (climate change) ve “hükümet gözetimi” (government surveillance) gibi isim bileşikleri, “geniş kavramları kompakt bir biçimde özetler.” Bu dilsel yapı, görece kısa bir ifadede (örneğin bir cümle veya paragraf yerine iki ya da üç kelimelik bir parçada) çok çeşitli fikirleri aktarabildiği için yaratıcı ve karmaşık olarak kabul edilir. Çalışma, komplocu metinlerle komplo dışı metinler arasında genel yaratıcılık açısından anlamlı bir fark bulamamış olsa da, komplo teorisi anlatılarında kullanılan isim bileşiklerinin “anlamsal olarak daha uzak” ancak konu bakımından daha az çeşitli olduğunu tespit etmiştir.
Özetle, komplo teorilerinin bazı dilbilimsel özellikleri arasında yüklü dil, ölüm ve güç temaları ile düzensiz anlatılar yer alır. Ancak komplocu dili tespit etmek kolay bir iş değildir. Bu nedenle, bu karmaşık olgu üzerine yapılan araştırmalar hâlâ gelişim sürecindedir.
Tarafsız bir kamu politikası araştırma kuruluşu olan RAND Corporation’ın 2021 tarihli raporu, komplocu dilin karmaşıklığını vurgular ve gelecekteki çalışmalar için bir öneri sunar: kelimelerin anlamının ötesine geçip retoriğin (yani genel ikna ediciliğin) bütününe bakmak gerekir. Komplo teorilerinin makine öğrenimi yoluyla tanımlanmasında karşılaşılan güncel zorlukları ele alan rapor, retorik analizinin—belirlilik, akıl yürütme, merak gibi değişkenler aracılığıyla aktarılan “dilsel duruş” (linguistic stance)—“sadece karşı çıkan ya da konuyu ele alan söylemlerden”, “komplo teorilerini destekleyen söylemlere” geçişte kilit rol oynadığını belirtmektedir.
RAND raporunun bir başka bulgusu, grup içi/grup dışı dil üzerine yapılan araştırmaların karmaşıklığını ortaya koyar. Komplo teorilerinin kısmen grup içi/grup dışı sosyal bölünmelerden kaynaklanabileceği yönündeki önceki tartışmayı izleyerek, “biz/bizler” ile “onlar” dilinin komploculuğu gösterebileceği öne sürülebilir. Ancak rapor, bu zamirlerin her zaman antisosyal biçimde kullanılmayabileceğini açıklar. Grup içi/grup dışı dil kalıpları daha inceliklidir. Fong’un 2021 yılında yürüttüğü çalışması, komplo ve bilim etkileyicileri arasında grup dışı dil (örneğin “onlar” zamirleri) kullanımı bakımından anlamlı bir fark bulmamış, ancak komplo takipçilerinin grup dışı dil kullanımının bilim takipçilerine göre belirgin biçimde daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
Dijital Medya Okuryazarlığı Araç Seti Oluşturmak
Peki buradan sonra ne yapmalıyız? Dijital ortamlarda bilginin çoğalmasıyla birlikte, sağlam bir medya okuryazarlığı inşa etme ihtiyacı da artmaktadır. Yalnızca komplo teorileri değil, yanlış bilgi, dezenformasyon ve sahte haber yayma potansiyeline sahip her tür iletişim biçimi sağlıklı bir şüpheciliği gerektirir.
Hayatımızı yönlendirmek ve karar almak için güvenilir bilgilere dayanırız; 21. yüzyılda bu, dijital medyayı eleştirel biçimde değerlendirmeyi öğrenmek anlamına gelir. Amerikan Psikoloji Derneği’nin 2024 tarihli bir makalesi dört parçalı bir strateji önermektedir: gerçek kontrol (debunking), önleyici müdahale (prebunking), okuryazarlık eğitimi (literacy training) ve caydırma (nudging, yani insanları yanlış bilgi yaymaktan vazgeçirme). Bu strateji, sistemlerin ve kurumların sorumluluğunu tamamen üstlenmese de, bireylere bilgileri kendi değer yargılarına göre tüketme, değerlendirme ve harekete geçme yetkinliği kazandırması açısından yararlıdır.
Birçok kuruluş, dijital çağda bilgilerin nasıl değerlendirileceğine dair eğitici kaynaklar yayımlamıştır. Örneğin, UNESCO 2022 yılında, COVID-19 komplo teorilerine yanıt olarak başlattığı “Pause” sosyal medya kampanyası kapsamında eğitimciler için kılavuzlar hazırlamıştır. Kütüphaneler de bu konuda rehberlik sunar; Toronto Üniversitesi gibi akademik kurumlar ile Baltimore, Maryland’deki Enoch Pratt Halk Kütüphanesi gibi yerel kütüphaneler bu rehberliği sağlayan örneklerdir. Bu kılavuzlarda yer alan içerikler arasında, doğrulama araçları, yazarın güvenilirliğini ve kaynak önyargılarını araştırmaya yönelik örnek sorular ve kendi inançlarınızı göz önünde bulundurmanıza yönelik hatırlatmalar yer alır.
Aşağıda, çevrimiçi bilginin güvenilirliğini değerlendirmek için kullanılabilecek üç baş harf kısaltmasına dayalı strateji sunulmuştur. Dijital medya okuryazarlığı araç kutunuza eklemek için en çok size hitap edeni seçebilirsiniz.
- SIFT
SIFT yöntemi, dijital okuryazarlık uzmanı Mike Caulfield tarafından çevrimiçi bilgileri filtrelemek amacıyla geliştirilen dört adımlı bir süreçtir. İlk adımda, okumaya devam etmeden önce konuya verdiğiniz ilk tepkiyi ve bilgi ile kaynağı hakkında halihazırda ne bildiğinizi (ya da bilmediğinizi) düşünün. Ardından, bilginin kaynağını araştırın: yazarın, paylaşanın veya kurumun misyonunu, otoritesini, olası önyargılarını ve çıkar ilişkilerini değerlendirin. Daha geniş bir perspektif elde edin: diğer kaynaklar bu bilgiyi doğruluyor mu yoksa çürütüyor mu? Bilginin kaynağını izleyin: bağlantıları kontrol edin veya bibliyografik referanslara başvurarak bilginin orijinal bağlamında doğru aktarılıp aktarılmadığını değerlendirin. Caulfield, bu stratejinin yalnızca kendi bilgi filtreleme sürecimiz için değil, bilgileri başkalarıyla paylaşmadan önce (örneğin sosyal medya üzerinden yeniden paylaşmadan önce) izlenmesi gereken etik bir yöntem olduğunu vurgular.
- CRAAP
CRAAP testi, bilgiyi değerlendirmek için California Eyalet Üniversitesi, Chico’da görev yapan kütüphaneci Sarah Blakeslee tarafından geliştirilmiştir. Blakeslee’ye göre bu test, “Bu saçmalık mı?” (Is this CRAAP?) sorusunu sormaya yönelik faydalı bir ezberleme aracıdır. Olayların henüz gelişmekte olduğu durumlarda bilgiler güncel olmalıdır: bilgi yeni mi ve hâlâ geçerli mi? Bilginin sorunuza yanıt vermede gerçekten ilgili olduğundan emin olun. Burada amaç, yalnızca “yakın” olanla yetinmek değil, en uygun bilgiyi bulana kadar aramayı sürdürmektir. Kaynağın otoritesini, kimlik bilgilerini ve uzmanlığını kontrol ederek doğrulayın. Bilginin doğruluğunu değerlendirin; içerik hem olgulara dayalı hem de doğru biçimde yorumlanmış olmalıdır. Son olarak, bilginin amacını sorgulayın: Önyargılı mı? Bu bilginin yayılmasının ardında yatan niyetler veya çıkarlar nelerdir?
- IMVA/IN
Stony Brook Üniversitesi’nin Haber Okuryazarlığı Merkezi tarafından geliştirilen IMVA/IN yöntemi, özellikle haber medyasından gelen bilgileri değerlendirmek için tasarlanmıştır. Bilgi kaynakları tarafsız olmalıdır; sonuçtan çıkar sağlayabilecek kaynaklara karşı temkinli olun. Birden fazla kaynağı inceleyerek bilgilerin nasıl sunulduğunu karşılaştırın. Kanıtsız iddialar yerine doğrulama arayın. Uzman gibi yetkili ve bilgili kaynaklar, yetkili olmayanlara göre daha güvenilirdir. Genel olarak, açıkça adı geçen kaynaklar, isimsiz olanlara kıyasla daha fazla güvenilirlik sağlar; ancak bu durum, güvenlik, mahremiyet veya misilleme riski gibi nedenlerle anonimliğin gerekebileceği durumlarla dengelenmelidir.
Komplo dilini tanımaya yönelik bir araç kutusu oluşturmak söz konusu olduğunda mesele, kusursuz bir yalan tespit sistemi geliştirmekten çok eleştirel bir yaklaşım geliştirmektir. Belirli dilbilimsel özelliklere dair yargılarımızı, bu ifadelerin kullanıldığı bağlamlarla birlikte değerlendirerek, onları daha derinlemesine incelemek için bir başlangıç noktası olarak kullanabiliriz. Stephan Lewandowsky ve John Cook’un Komplo Teorisi El Kitabı’nda belirttiği gibi, “sağlıklı şüpheciliğe, kanıta ve tutarlılığa değer veren geleneksel düşünce, kamuoyunu aldatmaya yönelik gerçek girişimleri açığa çıkarmanın gerekli bileşenleridir.” Komplo içeriyor gibi görünen dile de aynı yaklaşımı benimsemeliyiz.
Kaynak: https://observatory.wiki/Spotting_Conspiracy_Talk:_A_Linguistic_Guide_for_the_Digital_Age