Kolonyalizmin Gölgesinde Kendini Aramak:

Yitiksöz’ün Kolonyalizm Özel Sayısı Üzerine

Bir derginin özel bir konuya ayırdığı sayıyı tanıtmak, yazıları sıralamak, birkaçından söz etmek ve sonunda da alana önemli bir katkı cümlesi kurmakla geçiştirilebilir. Oysa Yitiksöz’ün Eylül-Ekim 2026 tarihli 37. sayısı, böyle kolay bir tanıtım cümlesine sığmayacak kadar derinlikli, fikrî ve ilmî yönü güçlü, yer yer öfkeli, yer yer şiirsel ve bütün bu özellikleriyle de dikkate değer bir teşebbüs olarak karşımızda duruyor. 547 sayfalık bu hacimli sayı, esaslı bir sorunun etrafında dolaşıyor. İnsan, kendisine başkasının verdiği isimlerle, sıfatlarla yüklediği kategori ve kavramlarla ne kadar kendisi olarak kalabilir? Bir toprağın işgalinden söz ederken aslında dilin, hafızanın, bilginin, zevkin, müziğin, eğitimin, tarihin, hatta insanın kendi kendisini görme biçiminin de işgal edilebileceğini ne ölçüde kavrayabiliriz? Yitiksöz’ün asıl meselesi bu. Yitiksöz, kolonyalizmi Afrika’nın, Asya’nın veya Amerika’nın geçmişte yaşadığı bir tarihsel felaket ve insanın kendi hakikatinden uzaklaştırılmasıyla ilgili derin bir varoluşsal problem olarak inşa etmeye, görmeye ve okumaya çalışıyor. Derginin başındaki editoryal metinde sömürgeciliğin insanın düşüncelerini, değerlerini ve kimliğini içeriden kuşattığı, insanın zamanla “başkalarının kendileri için biçtiği hayatı kendi hayatı zannedebileceği” tespiti yapılırken sayının temel kavramı daha ilk sayfalarda ortaya çıkıyor ve sömürgeleştirme, bir toprağın ele geçirilmesi değil, insanın kendisine yabancılaştırılması olarak takdim ediliyor.

Yitiksöz’ün kolonyalizm sayısı, klasik sömürgecilik tarihinden zihinsel sömürgeleştirmeye, oradan epistemik tahakküme, kültürel asimilasyona, oto-kolonyalizme, edebiyata, müziğe, sinemaya ve nihayet algoritmik tahakküme uzanan geniş bir yay çiziyor. İçindekiler bile bu hareketin nasıl tasarlandığını gösteriyor. Mustafa Alican’ın “Kolonyalizmin Tarihsel Temelleri” ile başlayan teorik bölüm, Kasım Küçükalp’in “Kolonyalizmin Epistemik Temelleri”, Ahmet Dağ’ın “Epistemik ve Ontolojik Kolonyal Süreklilik”, Kadir Canatan’ın “Kolonyalizmin Felsefesi”, Mevlüt Tatlıyer’in “Sömürgecilik ve Avrupa-Merkezci Tarih Anlatımı”, Mehmet Hakan Türkçapar’ın antropoloji, Ömer Gündoğdu’nun algı yönetimi, Mehmet Kırtorun’un oto-kolonyalizm, Mehmet Evkuran’ın teolojik sömürü, Neslihan Kutlu Karaman’ın bilgi problemi ve daha sonra dil, edebiyat, müzik, Hollywood ve çağdaş teknoloji üzerine açılan yazılarla genişliyor. Bu genişleme, sayının imkânı olduğu kadar belirgin zaafını da meydana getiriyor. Yitiksöz, kolonyalizmi o kadar çok yerde görmeye başlıyor ki kavramın açıklama gücü ile her şeyi izah etme tehlikesi arasındaki sınır zaman zaman bulanıklaşıyor. Yine de bu dağınıklığın altında oldukça belirgin bir ortak kaygı var. Kolonyalizmin tarihsel olarak sona ermiş bir rejim değil, biçim değiştiren bir tahakküm mantığı olduğu düşüncesi. Bu bakımdan sayının teorik omurgasının ilk önemli durağı Mustafa Alican’ın 53. sayfada başlayan “Kolonyalizmin Tarihsel Temelleri” yazısıdır. Alican’ın dikkate değer tarafı, kolonyalizmi tek bir tarihsel modele indirgemekten içtinap etmesidir. Nitekim Colere kökünden hareketle yerleşme, iskân ve toprakla ilişki kurma anlamlarını hatırlatması, kavramın başlangıçtaki anlamı ile modern sömürgecilik arasındaki dönüşümü görmemizi sağlıyor. Alican’ın yazısında dikkat çekici olan kolonyalizmin kendisini farklı tarihsel eşiklerde biçim değiştiren bir tahakküm tarzı olarak kavrama çabasıdır. Fakat bu tarihsel genişleme beraberinde bir metodolojik problemi de ortaya çıkarıyor. Kolonyalizm kavramı ne kadar genişletilebilir? Roma’dan modern Avrupa sömürgeciliğine, klasik sömürgecilikten neoliberalizme ve dijital kapitalizme kadar uzanan her tahakküm biçimine ‘kolonyalizm’ dediğimizde kavramın tarihsel özgüllüğünü kaybetme riski ortaya çıkıyor. Sayının önemli teorik tartışmalarından biri, açıkça formüle edilmemiş olsa da budur.

Kolonyalizm bir tarihsel dönem midir, bir iktidar tekniği midir, bir zihniyet midir, bir epistemoloji midir, bir ontoloji midir, yoksa bunların hepsini birbirine bağlayan daha temel bir tahakküm mantığı mıdır? Yitiksöz bu soruya tek bir cevap vermiyor, fakat sayının farklı yazıları boyunca aynı soruyu tekrar tekrar başka biçimlerde sorduruyor. Bu sorunun felsefî cevabı ise Kasım Küçükalp’in 74. sayfada başlayan “Kolonyalizmin Epistemik Temelleri” yazısında aranabilir. Küçükalp, sömürgeciliğin toprağın, emeğin ve maddî kaynakların sömürülmesinden ibaret olmadığını, sömürülen halkların kendi tecrübelerini kendi terimleriyle ifade etme imkânlarının ellerinden alınmasını da içerdiğini vurguluyor. Buna göre mesele, “kim kimin toprağını aldı?” sorusundan “kim dünyanın anlamını belirleme hakkına sahip?” sorusuna taşınıyor. Bence sayının gerçek felsefî eşiği burasıdır. Zira toprak sömürüsünden epistemik sömürüye geçildiğinde kolonyalizm artık dışarıdan uygulanan bir kuvvet olmaktan çıkar, öznenin kendi dünyasını kavrama biçimini belirleyen bir ontolojik düzene dönüşür. Bir insanın kendi dilinde konuşamaması kadar, kendi dilinde düşünememesi de sömürgeleştirilmedir. Bir toplumun tarihinin başkasınca yazılması kadar, kendi tarihini başkasının kategorileriyle anlamlandırması da bir tahakküm biçimidir. Bu nedenle sayının epistemolojiye yaptığı vurgu, Türkçe kolonyalizm literatürü açısından özellikle önemlidir.

Türkiye’deki kolonyalizm tartışmalarının önemli bir kısmı tarih, emperyalizm, Filistin, Batı karşıtlığı, kültürel yabancılaşma ve modernleşme eksenlerinde dolaşırken Yitiksöz meseleyi söz konusu ekseni muhafaza etmekle beraber farklı bir noktaya taşıyor. Bilgi kimin bilgisidir ve hakikat kimin adına konuşmaktadır? Neslihan Kutlu Karaman’ın 254. sayfadaki “Bir Bilgi Problemi Olarak Kolonyalizm” yazısı söz konusu soruyu ve düzlemi açık biçimde sürdürüyor. Karaman’ın yazısı sömürgeciliğin ordular, işgaller ve sınırlarla sınırlı olmadığını, bilgi, söylem ve temsil alanlarında da tahakküm kurduğunu savunuyor. Bu sayede sayının farklı yazıları arasında toprağın işgali, zihnin işgali, hakikatin üretim koşullarının işgali gibi ortak bir üçleme çıkıyor. Kadir Canatan’ın 113. sayfada başlayan “Kolonyalizmin Felsefesi: Meşrulaştırma Biçimleri ve Süreklilik” başlıklı yazısı ise bu tahakkümün zorla kurulamayacağını, uzun süre devam edebilmesi için kendisini meşrulaştırması gerektiğini hatırlatıyor. Kolonyal iktidar kılıç, tüfek, gemi, şirket ve orduyla değil, ‘medeniyet’, ‘ilerleme’, ‘bilim’, ‘din’, ‘düzen’ gibi kavramlarla da konuşmak zorundadır ki bu kavramlar kolonyalizmin felsefî kavramlarıdır. Bu kavramların müşterek noktası ise sofistike bir tahakkümün mevcudiyetidir. Tahakküm, kendisini tahakküm olarak göstermediği ölçüde başarılıdır, işgal kendisini medenileştirme, sömürü kalkınma, asimilasyon eğitim, epistemik hiyerarşi ise evrensellik olarak sunduğunda kolonyalizm kaba kuvvet olmaktan çıkar ve meşru dünya tasavvuru hâline gelir. Sayının belki de en güçlü felsefî tarafı, kolonyalizmi “başkasına yapılan kötülük” olmaktan çıkarıp “iyilik, ilerleme, medeniyet ve evrensellik adına yapılan tahakküm” problemine dönüştürmesidir. Bununla birlikte bu teorik çizginin daha fazla inceltilmesine ihtiyacı vardır. Çünkü Avrupa-merkezcilik, modernizm, kapitalizm, emperyalizm, kolonyalizm, oryantalizm, Siyonizm ve dijital sömürgecilik zaman zaman aynı büyük tahakküm zincirinin halkaları olarak sunuluyor. Bunların birbirleriyle ilişkileri elbette güçlüdür, fakat bunlar aynı şey değildirler. Bir kavramın eleştirel gücünü koruyabilmesi için sınırlarının da belirgin olması gerekir.

Yitiksöz’ün mezkur sayısı bir araştırma monografisinin ve programının kavramsal disiplininden ziyade bir düşünce dergisinin geniş ufkunu taşıyor. Yitiksöz akademik bir kolonyalizm el kitabı hazırlamıyor, kolonyalizmin insanın dünyayla ilişkisinde bıraktığı izi farklı sanat ve düşünce biçimleriyle aşikâr kılmaya çalışıyor. Bu yüzden sayının dikkat çekici yazılarından birini 202. sayfadaki Mehmet Kırtorun’un “Kendi Kendini Sömürgeleştirmenin Anatomisi: Gönüllü Yabancılaşma” başlığında bulmak mümkündür. Kolonyalizmin en ürkütücü biçimi, efendinin artık ortalıklarda olmadığı, buna rağmen insanın efendisinin bakışını kendi içine yerleştirdiği, içselleştirdiği zamanlardır. Sömürgecinin çekip gitmesinden sonra bile onun ölçülerinin, güzellik anlayışının, tarih tasavvurunun, bilgi hiyerarşisinin ve başarı kriterlerinin dâhilinde ve dünyasında yaşamaya devam etmesi, kolonyalizmin dışarıdan içeriye yaptığı müdahalelerdir. Bu cihetten bakıldığında oto-kolonyalizm kavramı, sayının “kolonyalizm bitmedi” tezini güçlü bir biçimde vurguluyor. Fakat her kültürel etkilenmenin, her Batı hayranlığının, her modernleşme arzusunun veya her melez kimliğin oto-kolonyalizm olarak tesmiyesi kolonyalizm kavramını bulanıklaştırıp yok edebilir. Kolonyalizmin eleştirisi, her türden kültürel melezlikleri şüpheli hâle getirmemelidir.

Bu zaviyeden bakıldığında Salih Cenap Baydar’ın 194. sayfadaki “Bir Mazeret Söylemi Olarak Anti-Emperyalizm: Kökenleri, Tutarsızlıkları ve Güncelliğini Yitirişi” yazısı, tespit ve uyarılarının özgünlüğü bakımından önemli görünmektedir. İçeriği itibarıyla bu metin, sayının hâkim duygusal ve düşünsel atmosferine içeriden itiraz eden metinlerden biri olarak da okunabilir. Çünkü anti-emperyalizmin kendisinin eleştiriye tabi tutulabileceğini, sömürgecilik karşıtlığının otomatik olarak doğru veya tutarlı bir düşünsel konum üretmediğini gündeme getirir. Bu yazısının derginin özel sayısında olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir düşüncenin gücü, kendisini destekleyen metinleri yan yana getirmesiyle değil, kendi dilinin sınırlarına sorgulayan itirazlara da alan açabilmesiyle de ölçülür. Kanımca Baydar’ın açtığı eleştirel mesafe, bütün sayı boyunca eşit ölçüde sürdürülebilseydi özel sayı çok daha güçlü bir teorik tartışma zemini kazanabilirdi. Zira kolonyalizm eleştirisi de zaman zaman kendi karşıtını kolayca şeytanlaştıran, Batı’yı yekpare bir fail/zalim, Doğu’yu yekpare bir nesne/mağdur olarak tasavvur ve tahayyül eden yeni bir düalizme neden olabilir. Oysa postkolonyal düşüncenin nevi şahsına münhasır taraflarından biri, fail-mağdur karşıtlığını kırmış olmasıdır. Yitiksöz’ün en ciddi teorik açığı, kolonyalizmi eleştirirken zaman zaman kendisinin de düalist bir “Batı/öteki” şemasına yaklaşmasıdır. Sevindirici olan ise Mevlüt Tatlıyer’in 146. sayfadaki “Sömürgecilik ve Avrupa-Merkezci Tarih Anlatımı” yazısı, tarih yazımının diline yönelik önemli bir müdahaleye girişmesidir. ‘Coğrafi keşifler’ gibi yerleşik ifadelerin, keşfedilen dünyanın zaten orada yaşayan insanları ve toplumları açısından nasıl bir anlam taşıdığını sorgulaması, bize tarihsel anlatının masum olmadığını hatırlatıyor. Bu yazı, sömürgecilik tarihin yazılma biçiminin de konusudur ve bu yazı sayının tarih düşüncesine önemli bir katkıdır, Bir yerin ‘keşfedilmesi’, o yerin daha önce bilinmediğini varsayar, oysa sömürgecinin bilmediği bir yer, orada yaşayanlar için bilinmeyen değildir ki! Sorulması gereken asıl soru; kimin haritası dünyayı temsil ediyor, kimin takvimi tarihin başlangıcını belirliyor? Kimin kavramları evrensel sayılıyor soruları olmalıdır. Bu sorular, sayının epistemik boyutunu tarih felsefesiyle buluşturan bir çizgi oluşturuyor. Ahmet Dağ’ın 78. sayfadaki “Epistemik ve Ontolojik Kolonyal Süreklilik: Klasik Kolonyalizmden Algoritmik Tahakküme” yazısı ise sayının bugüne doğru cesur sıçramalarından birini gerçekleştiriyor. Sanayi döneminde emek üzerinden gerçekleşen sömürünün dijital çağda veri, zihin, duygu ve davranışlar üzerinden işlediği, yapay zekâ ve dijital teknolojilerin araç değil, belirli epistemolojik ve ontolojik kabulleri taşıyan aygıtlar olarak düşünülmesi gerektiği ileri sürülüyor. Bu yaklaşımın değeri, kolonyalizm kavramını bugünkü teknoloji düzenine taşımaktan ziyade, teknoloji ile tahakküm arasındaki gizlenmiş irtibatı sorgulamasındadır. Ama şunu da unutmamak kaydınla; her algoritmik eşitsizlik kolonyalizm değildir, onu kolonyalizm yapan şeyin tarihsel güç asimetrileri, kaynak aktarımı, temsil rejimleri, veri egemenliği ve öznenin kendi dünyasını belirleme kapasitesinin elinden alınması gibi ölçütlerle açık biçimde gösterilmesi gerekir. Bu bakımdan 259. sayfadaki Ahmet Melih Karauğuz’un “Atacama’da Yağmur Yağmıyor ki Sunucular Soğusun” yazısı, bana göre sayının sıra dışı ve çağdaş dünyaya yaratıcı biçimde açılan metinlerinden biridir. Atacama’nın lityum yatakları, elektrikli araçların ve dijital ekonominin maddî altyapısı, su kıtlığı ve veri merkezlerinin soğutma ihtiyacı üzerinden bugünün teknoloji ekonomisini kolonyal kaynak çıkarma mantığıyla yan yana getiriyor. Burada kolonyalizm kavramı tarih kitaplarından çıkıp toprağın, suyun ve teknolojinin içine giriyor. Bir telefonun ekranındaki pırıltının dünyanın başka bir yerindeki susuzlukla irtibatlı olabileceği fikri, kolonyalizmin çağdaş biçimlerini anlatmak bakımından insanı sarsıyor.

Sayının dikkat çekici yazılarından biri de Mehmet Hakan Türkçapar’ın 179. sayfadaki “Egemenlerin Gölgesinde Bilim: Antropoloji ve Kolonyalizm” başlıklı çalışmasıdır. Türkçapar bilimsel bilginin tarihsel olarak iktidardan tamamen bağımsız olmadığı sorusu gündeme getiriyor. Bu, Said’in oryantalizm eleştirisiyle antropolojinin sömürgecilik tarihi arasında önemli bir köprü kurabilecek bir başlık. Akabinde Ömer Gündoğdu’nun 189. sayfadaki “Suretü’l-Arzdan Navigasyona Algı Yönetimi ve Sömürgecilik” yazısı, harita ve mekân bilgisini algı yönetimiyle buluşturuyor. Bu sayede sayının başından itibaren mevcut olan harita motifi, şiirsel bir imge olmaktan çıkıp epistemolojik bir probleme dönüşüyor. Harita dünyayı temsil eder mi, yoksa dünyayı belirli bir bakış açısından yeniden mi kurar?

Sayının edebiyat bölümü ise bambaşka bir zenginlik taşıyor. 270. sayfadaki “Edebiyatta Kolonyalizm ve ‘Çocuk Bırakılanlar’”, 283. sayfadaki “Övgü Melezliğe: Sömürgeci Dilin İçindeki Truva Atı”, 298. sayfadaki “Dilde ve Kültürde Kolonyalizm”, Braj B. Kachru’nun 302. sayfadaki “İngilizcenin Simyası”, 315. sayfadaki “Kolonyalizm ve Şiir: Yaralanmış Hafızanın Dili Olarak Anti-Sömürgeci Poetikalar”, 322. sayfadaki “Madun ve Sömürgenin Estetik Eleştirisi” ve 328. sayfadaki “Kolonyalizm Üzerine: Kavram, Söylem ve Edebiyat” gibi yazılar, kolonyalizmin dil ve estetik problemi olduğunu gözler önüne seriyor. Özellikle Braj B. Kachru’nun “İngilizcenin Simyası” yazısının sayıda bulunması anlamlıdır. Dil, kolonyalizmin silinmez izlerinin bırakıldığı alanlardan biridir. Sömürgeci iktidar geri çekilebilir, fakat onun dili eğitimde, akademide, hukukta, edebiyatta ve prestij hiyerarşilerinde yaşamaya devam edebilir. Yavuz Ahmet’in 506. sayfadaki “Achebe’nin Büyük Çıkmazı: İngiliz’i İngilizce Eleştirmek” yazısı, sayının büyük sorularından birini soruşturması bakımından önemli. Sömürgeciliği, sömürgecinin diliyle eleştirmek mümkün müdür? Achebe’nin İngilizce yazması, onu sömürgeciliğin taşıyıcısı mı yapar, yoksa sömürgecinin dilini dönüştürerek onu kendi aleyhine kullanması başka bir şey midir? Özne, kendisini sömürgeleştiren dilin içinden konuşmak zorundaysa özgürleşme nasıl mümkün olacaktır? Dil terk edilerek mi, dönüştürülerek mi, içeriden kırılarak mı özgürleştirilebilir? Bu sorular, sayının daha sistematik bir biçimde derinleştirebileceği önemli bir tartışma alanıdır.

Sayının bence özgün taraflarından biri, kolonyalizmi müzik üzerinden de ele almasıdır. Mahir Nakip’in 421. sayfadaki “Emperyalizmin Sessiz Silahı: Müzik”, Timuçin Çevikoğlu’nun 424. sayfadaki “Emperyalizm ve Türk Klâsik Müziği” ve Jean Szlamowicz’in 428. sayfadaki “Müziği Sömürgeleştirmeden Kurtarma, Bir Yıkım Arzusu” başlıklı yazıları, sömürgeciliğin estetik ve işitsel boyutunu tartışmaya açıyor. Özellikle Szlamowicz’in yazısı, “dekolonizasyon” kavramının sanat alanında nasıl yeni bir ideolojik müdahaleye dönüşebileceği sorusunu gündeme getirmesi bakımından ilginç ve tartışmalıdır. Müzik eğitiminde bazı eserlerin sömürgeci veya ırkçı çağrışımlar taşıdığı gerekçesiyle müfredattan çıkarılması örnekleri üzerinden, kültürel arındırma ile kültürel sansür arasındaki sınırın nerede kurulacağı soruluyor. Bu yazı, sayının hâkim anti-kolonyal duyarlılığına içeriden yöneltilmiş ilginç itirazlardan biri olarak değerlendirilebilir. Zira mesele artık kolonyalizme karşı olmak değil, kolonyalizmden arınmanın kendisinin ne zaman yeni bir tahakküm biçimine dönüşebileceği sorusudur. Hollywood üzerine 431 ve 435. sayfalardaki yazılar da aynı meselenin görsel kültürdeki karşılığını arıyor ve kolonyalizmi sömürge yönetimleriyle değil, modern insanın dünyayı görme biçimini belirleyen görüntü rejimleriyle ilişkilendiriyor. Sayının sıra dışı metinlerinden biri ise Barış Ağır’ın 511. sayfadaki “Sömürgeciliğin Ekolojik Anatomisi: Joseph Conrad’ın Doğa ve İktidar Anlatıları” başlıklı çalışmasıdır. Conrad’ın Gençlik, Karanlığın Yüreği ve The End of the Tether metinlerini bir araya getirerek sömürgecilik ile doğanın metalaştırılması arasındaki ilişkiyi incelemesi, kolonyalizm çalışmalarını ekolojik düşünceye açıyor. Ağır, sömürgeciliğin insanın insanı sömürmesi olmadığı, insan dışı dünyanın da aynı tahakküm mantığı içinde metalaştırıldığı düşüncesini vurguluyor. Atacama’nın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde bu iki metin, sayının geleceğe açılan ufukunu görebiliyorsunuz. Kolonyalizm, insanın başka insan üzerindeki egemenliğinden doğaya ve veriye doğru genişleyen bir tahakküm ontolojisi olarak okunabilir mi? Sayının Türkçe kolonyalizm literatürüne önemli katkılarından biri de bu soruya cevap aramasıdır. Konuyu tarihçilerin veya siyaset bilimcilerin meselesi olmaktan çıkarıp felsefe, edebiyat, ilahiyat, antropoloji, müzik, sinema, eğitim, ekoloji ve teknolojiyle temas ettirmesidir. Bu disiplinlerarası genişleme, Türkiye’deki kolonyalizm tartışmalarının birbirinden kopuk duran hatlarını aynı dosyada mukayese etme imkânı veriyor.

Yitiksöz Dergisi’nin dikkat çekici bir başka yönü de, İslam düşüncesi ile kolonyalizm arasındaki ilişkiye geniş yer ayırmasıdır. Maalesef kolonyalizm çalışmalarında İslam düşüncesinin tarihsel ve teorik müktesebatı yeterince dikkate alınmamaktadır. Bu zaviyeden bakıldığında Mehmet Evkuran’ın 219. sayfadaki “Teolojik Bir Sorun Olarak Sömürü” yazısı, sömürüyü ekonomik bir problem olmaktan çıkarıp insanın onuru, özgürlüğü ve araçsallaştırılması üzerinden teolojik bir problem hâline getirmesi ayrı bir önemi hak ediyor. Evkuran yazısında tevhid, insan onuru, adalet ve Firavunlaşma gibi kavramların tahakküm eleştirisine bağlaması, İslami teolojinin kolonyalizm karşısındaki imkânlarını düşünmek bakımından önemlidir. Fakat bu yaklaşımın da biraz daha teorik inceliğe ihtiyacı vardır. İslami bir tahakküm eleştirisi ile modern postkolonyal teorinin kavramları nerede birleşir, nerede ayrılır? “Sömürü”nün teolojik anlamı ile “kolonyalizm”in tarihsel-siyasal anlamı nasıl birbirine bağlanabilir? Sayı bu soruları açıyor, fakat henüz bütün yönleriyle çözmüyor.

Malik Bin Nebi’ye ayrılan bölüm (226-242) bu açıdan ayrıca önemlidir. Çünkü Bin Nebi’nin sömürülebilirlik kavramı, kolonyalizmi dışarıdan gelen bir saldırı olarak değil, bir toplumun içerideki zafiyetleriyle birlikte düşünmeye imkân verir. Dikkat edilmesi gereken hassas nokta, sömürgecinin suçunu sömürgeleştirilene geri yüklememektir. Sömürülebilirlik kavramı, sömürünün neden mümkün hâle geldiğini açıklayabilir, fakat sömürünün sorumluluğunu mağdura aktaran bir öz-suçlama mekanizmasına dönüşmemelidir.

Sayının Osmanlı meselesine ayırdığı 249. sayfadaki Nurcan Özkaplan Yurdakul yazısı da bu yüzden özellikle dikkat çekicidir. “Sömürgecilik Osmanlı Coğrafyasında Neden Kurumsallaşamadı?” Yazı, Osmanlı sonrası coğrafyada manda ve himaye rejimlerinin neden klasik kolonyal yönetim biçimleri kadar kalıcı ve derin bir kurumsallaşma gösteremediği sorusunu gündeme getiriyor, devlet hafızası, dinî meşruiyet yapıları, yerel elitler, direniş ağları ve geç Osmanlı modernleşmesinin mirası gibi unsurları dikkate alıyor. Bu başlık, Türkçe kolonyalizm literatürü açısından ayrıca değerlidir, çünkü sömürgeciliği “Avrupa yaptı, Doğu maruz kaldı” biçimindeki genel anlatının dışına çıkarıp insanı Osmanlı coğrafyasının özgül tarihsel şartları üzerinden düşünmeye zorlamaktadır.

İbrahim Baz’ın “Kolonyalizm ve Tasavvuf” yazısı da bu hattı başka bir yönden açıyor. Tasavvufun ötekileştirmeyi aşan insan tasavvuru üzerinden kolonyalizme karşı bir etik imkân taşıdığı ileri sürülürken Yunus Emre’nin “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardeş gelür” sözü bu düşüncenin özeti olarak kullanılıyor. Bu, kolonyalizm eleştirisini politik bağımsızlık değil, insanı insan üzerinde mutlak otorite kurmaktan alıkoyan bir ahlak meselesi olarak düşünmek açısından kıymetli.

Bütün bu teorik ve tarihsel yazıların arasında Mehmet Ulukütük’ün 207. sayfadaki “Edward Said Düşüncesinin Dayandığı Temel Dinamikler” başlıklı çalışması, sayının kavramsal merkezlerinden birini oluşturuyor. Yazı Said’in düşüncesini Foucaultcu bilgi/iktidar ilişkisi, Gramscici hegemonya, temsil, sürgün, hümanizm, filoloji, hermeneutik, seküler eleştiri ve metinlerin dünyeviliği üzerinden ele alıyor. Said’in sorusunu “Batı neden ve nasıl Doğu’yu belirli biçimlerde temsil etmektedir?” şeklinde kurması, sayının başından beri dolaşan temel soruyla doğrudan birleşiyor. Başkasını temsil etmek, onu tanımlamak anlamına gelir mi? Said kolonyalizmi açıklayan bir düşünür ve başkasını temsil etmenin etiği üzerine düşünmemizi sağlayan bir filozof olarak öne çıkıyor. Bu da sayının felsefî derinliğini artıran önemli bir damar. Çünkü kolonyalizm nihayetinde “benim toprağımı aldın” demek değildir, “beni benim adıma konuşamayacak hâle getirdin” demektir. Bir halkın toprağını elinden almak, onun bedenini, dilini almak, hafızasını, tarihini yazmak, geçmişini, kendi adına konuşma hakkını elinden almak ise geleceğini sömürgeleştirmektir.

Yitiksöz‘ün şiirleri bu teorik önermeleri şiirsel dilde yeniden inşa ediyor. Daha ilk sayfalardaki “Kesik Elli Şiir”de “kuşlarımızın rotasını bile / Siz çizmek istediniz” denirken sömürgeciliğin harita ile hafıza arasındaki ilişkisi şiirsel bir yoğunluk kazanıyor, “hafızamız bizimdir” dizesi ise sayının bütün epistemik iddiasını tek bir poetik mısrada bir araya getirmeye muvaffak oluyor. “Mülksüzler Sarmalı”nda kolonyalizm temasının temas, kırılma, çatışma, sömürü ve asimilasyon aşamalarına ayrılması, psikolojik füg ile hafıza kaybının sömürgeleştirilmesi arasında kurulan analoji ise özellikle dikkat çekici. Bu şiirsel bölüm, sayıdaki teorik metinlerin soyut olarak anlattığı şeyi şiirsel dile tercüme ediyor. Sömürgecilik insanın evini değil, aynadaki yüzünü de değiştirebilir. Bu minvalde sayının başlığı olan Yitiksöz de ayrıca anlam kazanıyor. Çünkü sömürgecilik önce toprağı, sonra sözü, nihayetinde de sözü söyleyen özneyi kaybettirir. Sayının editoryal metninde “kalemden kelama” uzanan yolun hakikatten uzaklaşıldığında anlamını kaybettiği söylenirken, kolonyalizmin dil ve hakikat üzerindeki etkisi daha baştan estetik bir problem olarak kuruluyor. Yitiksöz’ün kolonyalizm sayısını sadece kolonyalizm hakkında bir özel sayı olarak nitelemek bana eksik geliyor. Bu sayı, daha çok sözünü kaybetmiş insanın yeniden konuşma arayışı olarak okunmalı. Derginin tarihsel yazıları toprağı geri çağırıyor, epistemoloji yazıları bilgiyi, edebiyat yazıları dili, şiirler hafızayı, müzik yazıları sesi, Hollywood yazıları bakışı, ekoloji yazıları toprağı ve suyu, algoritmik kolonyalizm tartışmaları ise veriyi geri çağırıyor. Bütün bunların altında tek bir hareket var. temsil edilenden konuşana, nesneden özneye, bakılan dünyadan bakan insana doğru geri dönüş. Ne var ki sayının bu güçlü hareketi zaman zaman kendi sınırlarına da çarpıyor. Bazı yazılarda Batı, Avrupa, sömürgeci, modernite, emperyalizm gibi kavramlar fazla homojen bir şekilde. Oysa Avrupa’nın içinde de kolonyalizme karşı çıkan gelenekler, sömürgecilik biçimleri arasında ciddi farklılıklar, sömürgeleştirilen toplumların kendi iç hiyerarşileri ve iktidar ilişkileri de bulunmaktadır. Benzer biçimde yerlilik de her zaman masum bir kategori değildir, yerli olanın da kendi içinde tahakküm üretebileceği, yerli ile “yabancı arasındaki ayrımın da zaman zaman yeni bir özcülüğe dönüşebileceği unutulmamalıdır. Sayının daha fazla tartışmaya açması gereken meselelerden biri budur kanımca. Kolonyalizmin karşısına yerlilik konulduğunda, postkolonyal düşüncenin çoğulculuk ve melezlik konusunda açtığı imkânlar daralabilir. Faruk Uysal’ın 283. sayfadaki “Övgü Melezliğe: Sömürgeci Dilin İçindeki Truva Atı” başlığı söz konusu uyarılar bakımından önemli, çünkü bize melezliği bütünüyle bir yozlaşma veya teslimiyet olarak görmeyen başka bir ihtimali hatırlatıyor.

Sayının bir başka dikkat çekici başarısı, sömürgecilik meselesini geçmişin mağduriyetleri üzerinden kurmamasıdır. 259. sayfadaki lityum ve veri merkezleri meselesinden 502. sayfadaki “Demirden Kafes: Seküler Emperyalist Epistemoloji”ye, 506. sayfadaki Achebe tartışmasından 511. sayfadaki ekolojik okumaya kadar sayı, sömürgeciliğin geçmişte kalmış bir kötülük olmadığını, modern dünyanın örgütlenme biçimlerinin içinde aranması gerektiğini ileri sürüyor. Bununla beraber bu türden yazılarda bilhassa vurgulanan süreklilik tezinin de dikkatle sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Her yeni tahakküm biçimini eski kolonyalizmin devamı olarak okumak, tarihsel farklılıkları muğlaklaştırabilir. Algoritmik tahakkümün gerçekten kolonyalizm olup olmadığını sormak, onun sömürü içerip içermediğini değil, klasik kolonyal ilişkilerle hangi yapısal benzerlik ve farklılıklara sahip olduğunu araştırmayı gerektirir. Sayının bundan sonraki çalışmalar için açtığı önemli bir araştırma alanı kanımca budur. Sonuçta Yitiksöz 37. sayı, akademik anlamda kusursuz bir kolonyalizm dosyası değildir, zaten böyle bir iddia taşıması da beklenmemelidir. Kavramların kimi zaman fazla genişletildiği, kimi yazılarda tarihsel ayrımların yeterince keskinleştirilmediği, yer yer duygusal ve polemik dilin epistemik mesafeyi geriye ittiği söylenebilir. Fakat bir düşünce dergisinin başarısı kavramın içinde yeni sorular açabilmesi, akademik metinlerde kuru ve soğuk, tarihsel ve teorik olarak ele alınan konuları bütünlüklü ve duygulu, şiirsel ve coşkulu bir dille anlatabilmesi, akademik hiyerarşinin ve epistemik kategorilerin dışında kalan konuları özgürce ele almasındadır. Yitiksöz bunu başarıyor. Özellikle epistemoloji, temsil, tarih yazımı, dil, oto-kolonyalizm, teoloji, dijital tahakküm, ekoloji ve estetik arasında kurduğu geçişler, Türkçe kolonyalizm tartışmasının disiplinlerarası ufkunu genişletiyor ve zenginleştiriyor. Güçlü metinleri, kolonyalizm kötüdür demekle yetinmeyen, kolonyalizmin nasıl düşündüğünü, nasıl konuştuğunu, nasıl temsil ettiğini, nasıl meşrulaştırdığını ve nihayet nasıl insanın kendi kendisine bakışını değiştirdiğini soran metinler. Sıra dışı metinleri, kolonyalizmi müzik, algoritma, lityum, ekoloji ve dil gibi ilk bakışta uzak görünen alanlarda arayanlar. Felsefî metinleri ise toprağın işgalinden zihnin işgaline, zihnin işgalinden hakikatin işgaline geçişi görünür kılanlar. Bütün sayıdan geriye bende kalan duygu ise; Kolonyalizmin en büyük zaferi, bir insanın zincire vurulması değildir, zincirlerin bir gün ortadan kalkmasından sonra bile insanın kendisini hâlâ efendisinin aynasında görmeye devam etmesidir. Bu nedenle dekolonizasyon, sınırların değiştirilmesiyle tamamlanamaz. Haritalar değişebilir, bayraklar değişebilir, yönetimler değişebilir, fakat insan kendi kendisini başkasının kelimeleriyle anlamaya devam ediyorsa sömürge sona ermiş değildir. Yitiksöz’ün bu özel sayısının kıymeti sadece sorular cevap aramasında değil insanlık için hayati soruları her daim canlı tutmasında yatıyor.

Yitiksöz’ün genel yayın yönetmeni Duran Boz. Kolonyalizm özel sayısında birbirinden farklı ve belki de birbirinden yeteri kadar haberi olmayan çok sayıda ismi bir araya getirip, müşterek bir mesele ve mevzu etrafında yazılı bir şekilde düşünmeye davet etmesi, süreci sıkı bir şekilde takip etmesi, her yazıyı incelik ve titizlikle okuyup yayıma hazırlaması gerçekten takdire şayan. Bunun için hem sıkı bir disiplin, hem yüksek insani ilişkiler becerisi, hem bir ideale adanmışlık, hem de disiplinler ötesi bir perspektife sahip olmak gerekiyor. Görebildiğimiz kadarıyla Duran Boz bu mümtaz meziyetleri şahsında cem etmeyi başarıyor. Dergi Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin himayesinde yayımlanıyor. Belediyelerin böylesi kültürel faaliyetleri desteklemenin de ötesinde bizzat himaye etmesi takdire şayan. Bu vesileyle Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi başkanı Fırat Görgel’i, muadili başka belediyelerin imkânı olduğu hâlde yapamadığı şeyi, ehil insanları bularak, özgür bir ortam oluşturarak başardığı için kutluyorum.