Köleliği Anlamadan Kapitalizmi Anlayamayız

Eric Williams, ideolojiden ziyade kanıtları değerlendirmeye meyilli olanlara yönelik olarak köleliğin Sanayi Devrimi’nin kritik bir dayanağı olduğunu gösteren Capitalism and Slavery (Kapitalizm ve Kölelik) adlı kitabını yayımladığından beri, bu teze yönelik sürekli bir karşı çıkış söz konusu. Bu da şaşırtıcı değil. Kapitalizmin, ekonomik büyümeyi soğukkanlılıkla sağlayan “insan doğasının” “doğal” bir tezahürü olduğu yönündeki kurgu, onu ortaya çıkaran ve halen ayakta tutan tüm şiddeti mercek altına aldığımızda sürdürülemez hâle geliyor.

Bu nedenle, ana akım tarihçilerin bir kısmı temel fikre doğrudan karşı çıkmasa da kapsamı konusunda itirazlarını sürdürürken, pek çoğu hâlâ köle ticaretinden ve köle emeğiyle üretilen ürünlerden elde edilen kârın aslında çok büyük olmadığını ve sanayileşmeye ivme kazandıracak ölçüde bir sermaye birikimi oluşturmadığını öne sürmeye çabalıyor. Oysa tüm bunlar, ideolojik örtbaslardan ibaret. Williams tezini güçlü biçimde kanıtladı ve çoğunluğu kapitalizmin varsayımlarına meydan okumaya istekli ortodoks dışı araştırmacılardan oluşan çok sayıda tarihçi, onun 1940’lı yıllardaki çalışmalarını temel alarak bu alanda yeni katkılar sundu.

Sanayi Devrimi, Britanya’nın, büyüyen dünya kapitalist sisteminin merkezi konumundaki Hollanda’yı yerinden etmesi ve Londra’nın, kapitalizmin finans merkezi olarak Amsterdam’ın yerini almasının ardından Britanya’da merkezlenmiş biçimde gerçekleşti ve elbette pek çok temele dayanıyordu. Bu gelişmenin tek bir nedene indirgenmesi mümkün değildir. Örneğin silahlı güç, Birleşik Krallık’ın (o dönemde “Birleşik Eyaletler” olarak bilinen) Hollanda Cumhuriyeti’nin yerine geçmesinde önemli bir itici faktör olmuştu; iki ülke arasında üç savaş yaşanmış ve Britanya galip gelmişti. Britanya –ya da en azından İngiltere– çok daha önce ticaretleşmiş bir tarım sistemi geliştirmişti; çiftçiler pazara bağımlı hâle gelmiş, hükümet ise sömürgecilik, deniz gücü ve insanları ücretli işçiliğe zorlamak üzere tasarlanmış insanlık dışı yasalarla ticari çıkarları ilerletmeye adanmıştı.

Buna karşılık, Birleşik Eyaletler sanayiye dayalı bir altyapı geliştirememiş, ticarete bağımlı kalmıştı; Britanya gibi bir başka güç de benzer bir gelişme süreci yaşamamıştı. Peki Britanya’yı farklı kılan neydi? İş dünyasının genişlemesi, yeni üretim tekniklerinin ortaya çıkması, makinelerin geliştirilip uyarlanması gibi süreçler, sermayeye erişim olmaksızın mümkün olamazdı. Başka bir deyişle: para birikimi — zira para ancak yatırıma dönüştüğünde sermaye niteliği kazanır. Köle ticaretinden elde edilen muazzam kârlar ve köle emeğiyle üretilen ürünlerden —başta şeker olmak üzere Karayipler’de yetiştirilen tropikal mallardan— sağlanan ilave kârlarla, makinelere yatırım yapmakta kullanılabilecek eşi benzeri görülmemiş bir sermaye birikimi oluşmuştu. Sanayi kapasitesinin geliştirilmesi ve böylece üretim miktarının büyük ölçüde artırılması, ancak bu üretim fazlasını absorbe edebilecek büyük ve büyüyen pazarlar varsa anlamlı olabilirdi — ve bu büyümeye kölelik de katkı sağlamıştı.

Kapitalizm ve kölelik konusundaki gerçekleri gün yüzüne çıkarmaya yönelik en son katkılardan biri olan Slavery in the British Empire and its Legacy in the Modern World (Britanya İmparatorluğu’nda Kölelik ve Modern Dünyadaki Mirası) adlı eserinde Stephen Cushion, birden fazla miti yerle bir ediyor. Köle emeği kavramı ve bunu yüzyıllar boyunca ayakta tutan “mülkiyet hakları” öylesine yerleşmişti ki, kölelik nihayet imparatorluk genelinde kaldırıldığında, Britanya hükümeti köle sahiplerine devasa ödemeler yaptı. Ne kadar mı? 1834 yılında, köleleştirilmiş kişilerin özgür bırakılması karşılığında toplamda 20 milyon sterlin tazminat ödendi. (Köleleştirilen kişilere ise hiçbir ödeme yapılmadı; üstelik dört yıllık ek bir “çıraklık” süresi boyunca, kölelik yalnızca yeni bir ad altında sürdürüldü.) Bu miktar, günümüzde bile büyük bir meblağ sayılırdı; o dönemde ise akıl almaz büyüklükteydi. Dr. Cushion, bu tutarın bugünün parasıyla yaklaşık 25 milyar sterline eşdeğer olduğunu tahmin ediyor.

Bu 20 milyon sterlini biraz daha anlaşılır kılmak için, dönemin ortalama vasıfsız bir Britanyalı işçisinin yılda belki 20 ila 30 sterlin kazandığını; vasıflı bir işçinin ise yılda 70 ila 90 sterlin civarında gelir elde ettiğini belirtmek yeterli olacaktır. Üstelik köle ticaretinden daha önce kazanç sağlayan büyük bankalardan bazıları, bu tazminat ödemeleriyle yeniden kâr ettiler. Hükümetin ödediği bu para, Rothschild & Co. bankasına tahvil satışı yoluyla temin edildi. Bu banka için son derece kârlı bir anlaşmaydı; çünkü tahviller yüzde 3 faiz getiriyordu ve 2015 yılına kadar geri ödenmedi. Nihayetinde banka, bu devlet tahvillerine ödediği miktarın beş katından fazla faiz geliri elde etti. Bu artan devlet borcu ise, halihazırda temel vergi kaynağı olan günlük tüketim mallarına uygulanan satış vergisinin artırılmasıyla karşılandı.

“Bilimsel” Yönetimin Vahşeti

Ama hikâyemizin önüne geçmiş olduk. Birleşik Krallık bayrağı altında yaygın kölelik, 17. yüzyılın ortalarında Barbados’ta başladı. Barbados’taki plantasyon sahipleri ilk olarak beyaz sözleşmeli hizmetkârları kullanmışlardı; bunların çoğu İngiliz İç Savaşı’nda kaybeden tarafta yer alanlar ya da Cromwell’in İrlanda’yı işgal edip yıkması sırasında esir alınan İrlandalılardı. Şeker plantasyonlarındaki acımasız çalışma koşulları nedeniyle ölüm oranı yüksekti; bu yüzden hizmetkâr sistemi sürekli bir yeni insan akışına ihtiyaç duyuyordu. Ancak Atlantik’in ötesindeki koşulların haberi anavatana ulaştığında, insanlar ne kadar yoksul olursa olsun, böyle bir işe gönüllü olma isteği ortadan kalktı. Diğer Avrupa güçleri tarafından çoktan yaygınlaştırılmış olan Afrikalıları köleleştirme ticareti çözüm olarak benimsendi. Kraliyet Afrika Şirketi’ne, Britanya kolonilerine köle ticareti yapma konusunda tekel hakkı verildi. Karayipler’deki plantasyon sahipleri bu ticaretten de kâr ettiler, çünkü kazançlarını köle gemilerine yatırabiliyorlardı; üstelik Britanya hükümdarları da yatırımcıydı.

Çalışma koşullarının vahşeti ve insan hayatına yönelik kayıtsızlık, bir plantasyon sahibinin, plantasyonları “bilimsel yönetim” anlayışıyla işletmek üzere kaleme aldığı “talimatlarda” açıkça görülmektedir — her yıl, ölümler nedeniyle köleleştirilmiş işçilerin yüzde 20’si yenileriyle değiştirilmek zorundaydı. Hâlihazırdaki köleleri besleyip yaşatmak yerine yenilerini satın almak yalnızca daha ucuz olmakla kalmıyor; aynı zamanda amaç, onları yaşlılık dönemine ulaşmadan önce çalıştırarak öldürmekti.

Böylesine uzun süre işleyebilmiş bir sistemin sürdürülebilirliği, ideolojik bir dayanak olmaksızın mümkün değildi. Dr. Cushion’a göre, İngiltere Kilisesi bu sistemin başlıca destekçilerindendi. Evanjelikler, Hristiyanlığa geçen kölelerin özgürleşmeyeceklerini, köle olarak kalacaklarını özellikle vurguluyordu. Kilisenin kendisi de köle emeğiyle işletilen plantasyonların sahibiydi; bir noktada, 315 kölenin çalıştığı bir plantasyon kiliseye miras kalmıştı. Bu durum, kilise yetkilileri açısından herhangi bir sorun teşkil etmemişti. Barbados’taki din adamlarına, yeni çıkarılan ve köleliği yasalaştıran yasanın tüm cemaat üyelerine okunması talimatı verilmişti; böylece hiçbir özgür kişi yasayı bilmediğini öne süremesin. Hristiyanlığa geçirilen köleler için yapılan vaftiz töreni, onlara özgürlük verilmeyeceğini açıkça ortaya koyarken, itaati vurguluyordu. İspanya, kolonilerinde köle ticareti tekeli hakkını Britanya’ya verdiğinde, Kraliçe Anne bu ticaretten pay aldı. Bu olağan bir uygulamaydı; zira kölelik kaldırılana kadar tüm Britanya hükümdarları köle ticaretinde doğrudan çıkar sahibiydi.

18.yüzyıldan 19. yüzyılın başlarına kadar plantasyon sahipleri Britanya’ya dönerek mülkler inşa etmeye koyuldular (plantasyonların yönetimini ise idarecilere bıraktılar). Bu süreçte daha fazla toprak çitle çevrildi; daha fazla insan yerinden edildi ve böylece bu insanlar, imalat işlerinde çalışmaya zorlandı. 1750 ile 1830 yılları arasında çıkarılan bir dizi çitleme yasası, küçük çiftçilerin geçimini sağlamak için hayati öneme sahip olan kalan ortak arazileri hedef aldı. O dönemde hâlâ çitlenmemiş olan Britanya topraklarının yaklaşık yüzde 25’i, bu yasalar sonucunda neredeyse tamamen özelleştirildi. Özellikle çarpıcı bir örnek, 1814’ten 1820’ye kadar 15.000 kişinin “sistematik olarak avlanıp kökünden sökülerek çıkarıldığı” büyük tahliyelerdir ve bu süreci başlatan kişi Sutherland Düşesi’ydi. Tüm köyler yakıldı, tarım arazileri otlaklara dönüştürüldü. Bu uygulama, Britanya askerleri tarafından zorla yürütüldü. Yalnızca bu tek özelleştirme hamlesiyle 1.200 mil kareyi aşan bir alan çitle çevrilmişti. Dr. Cushion bu durumu şöyle açıklar: “Bu temizlemeyi finanse etmek için kullanılan para, kölelik işiyle derinden iç içeydi.” Söz konusu düşes, biri Jamaika’daki plantasyonlarda hissesi bulunan, diğeri köle emeğiyle yetiştirilen Virginia tütününe yatırım yapan iki büyükbabasından, bugünün parasıyla 5,8 milyon sterlin (ya da 7,6 milyon dolar) değerinde büyük bir miras almıştı.

Slavery in the British Empire (Britanya İmparatorluğu’nda Kölelik) kitabında belirtildiğine göre, sömürge ticareti —kölelik ticareti de dâhil— “kapitalist ekonominin en erken tezahürlerinden itibaren başlıca itici güçlerden biriydi.” 18. yüzyılda Britanya’dan yapılan ihracat, tüm sanayi üretiminin yaklaşık yarısını oluşturuyordu. Ekonomi tarihçisi Joseph Inkori, 1770 yılında köle ticareti ve plantasyon ekonomisinin, Britanya’daki brüt sabit sermaye yatırımlarının yüzde 55’ine kadarını sağladığını belirtmektedir. Sanayi büyümesinin artan hızı, sömürge pazarlarının satın alma gücüne bağlıydı. Britanya Karayip kolonilerindeki ekonomik faaliyetin merkezinde yer alan şeker endüstrisi, “18. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, yani sanayileşmenin ivme kazandığı dönemde, İngiliz ihracatındaki büyümenin yarısından fazlasından sorumluydu.” Köleleştirilmiş işgücüyle Karayipler’de üretilen şekerin büyük kısmı, Avrupa’ya yeniden ihraç edilerek ek büyük kârlar elde edildi.

Britanyalı üreticiler köle emeğine bağımlıydı

Dr. Cushion’a göre, sanayi girişimi başlatmak için gereken ilk yatırım görece küçük olsa da, faaliyetlerin sürdürülebilmesi için büyük miktarda işletme sermayesi ya da krediye ihtiyaç vardı. Buna ek olarak, ticaretin genişlemesini mümkün kılacak altyapının inşası için önemli yatırımlar ve devlet desteği gerekiyordu; örneğin rıhtımlar, kanallar, yollar, limanlar ve depolar. Sanayi Devrimi’nin ilk on yıllarında en önemli emtia tekstil olduğundan, ABD’nin güneyinde köle emeğiyle üretilen büyük miktarda pamuk da vazgeçilmezdi. Britanyalı üreticiler bu pamuk olmadan faaliyet gösteremezdi. Dr. Cushion’ın ifadesiyle, “el koyma ve sömürünün birleşimi, kapitalizmin tarihi boyunca ayırt edici bir özellik olmuştur.” Kölelik kapitalizmden çok önce ortaya çıkmış olsa da, plantasyon sistemi “malların kitlesel üretimine yönelikti ve piyasa güçlerinin etkisiyle serpilip gelişti. … 1888’de Brezilya’da kaldırılana kadar, kölelik kapitalist ekonominin merkezi bir unsuru olmayı sürdürdü.”

Slavery in the British Empire kitabı, metnin önemli bir bölümünü, önce Britanya kolonilerinde köle ticaretinin sona ermesine, ardından da bizzat köleliğin kaldırılmasına yol açan süreçlere ayırır. Kitap, Barbados, Guyana ve Jamaika’daki büyük isyanlar da dâhil olmak üzere, dikkatleri kölelik sorununa çeken ayaklanmaları ve daha iyi bilinen elit reform hareketinin çok ötesinde, tabandan yükselen kölelik karşıtı hareketi ayrıntılı biçimde anlatır. William Wilberforce önderliğindeki bu elit reformcular, köle emeğiyle çalışanların özgürlüğe ancak uzun yıllar sürecek bir “eğitim” sürecinden sonra hazır olabileceklerine inanıyordu. Wilberforce, tabandaki kölelik karşıtı hareketin tüm köleler için derhâl özgürlük talep ettiği bir dönemde, hâlâ yalnızca köle ticaretinin durdurulmasını savunuyordu — bizzat kölelik kurumunun ortadan kaldırılmasını değil. Dr. Cushion, Eric Williams’ın köleliğin kârlılığının düşmeye başladığı yönündeki tezini destekliyor ve köleliğin sona ermesinin birkaç “büyük adam”ın Hristiyan hayırseverliği sayesinde gerçekleştiği yönündeki yaygın anlatıyı çürütüyor. Plantasyon aristokrasisi ile sanayi burjuvazisi arasında ciddi çekişmeler yaşanmıştı; sanayi burjuvazisi, artık birden fazla pazara satış yapabildiği için korumacı yasalara ihtiyaç duymuyor, oysa plantasyonların kârlılığı Britanya hükümetinin ticaret sınırlamalarına dayanıyordu.

1832’deki siyasi reforma kadar, plantasyon sahipleri Britanya Parlamentosu’nda orantısız bir güce sahipti ve son derece etkili bir lobi oluşturuyorlardı. Ancak bu güç zayıfladıkça, plantasyon sahiplerinin söylemleri de evrildi: Önce köle ticaretinin durdurulmasına karşı çıkıyorlardı, sonra köleliğin bizzat yasaklanmasına karşı çıktılar, nihayetinde ise, köleleştirilmiş işçileri özgür bırakmak zorunda kaldıkları için tazminat talebine yöneldiler. Ve bu talepler karşılık buldu. Elde ettikleri büyük tazminatlar, yeni girişimlere ve altyapıya yatırım yapmalarını sağladı. Örneğin büyük bankalardan biri olan Baring Brothers, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyindeki pamuk sektörüne büyük yatırımlar yaptı; hatta ABD’nin yüzölçümünü iki katına çıkaran Louisiana Satın Alımı’nın düzenlenmesinde rol alarak bu işten yüksek komisyon kazandı.

Köleliğin Britanya İmparatorluğu’nda sona erdiği sırada, işçi sınıfına yönelik çok daha sert kısıtlamalar yürürlüğe kondu. Bu bir tesadüf değildi. 1834 yılında, zorunlu köle azadının yapıldığı yıl, bir “Yoksullar Yasası” kabul edildi; bu yasa, çalışmayı zorunlu kılıyor ve çalışmayanları çalışma evine gönderme tehdidi içeriyordu. Aynı yıl, sendika örgütçülerini toplumdan uzaklaştırmak amacıyla Avustralya’ya sürgün uygulaması başlatıldı. Öte yandan Wilberforce, ifade ve toplanma özgürlüğünü kısıtlayan ve işçilerin örgütlenmesini engellemek üzere tasarlanmış sert yeni yasaları destekledi. Azat edilenler için, “çıraklık” süreleri sona erdiğinde yetkililer, ücretleri açlık sınırında tutan yasalar çıkardı, oy kullanma hakkını yalnızca mülk sahipleriyle sınırladı, grevleri ve sendikal örgütlenmeyi yasakladı, hatta göç etmeyi bile yasaklayarak plantasyon sahiplerinin elinin altında sürekli bir ucuz iş gücü kalmasını sağladı. Serfliğe benzeyen yeni bir kira sistemi de devreye sokuldu. Sonuç, özgürleştirilmiş işçiler arasında yaygın yetersiz beslenme oldu; kadınlara erkeklerin yarısı kadar ücret ödenerek genel ücret seviyesi aşağı çekildi, ailelerin hayatta kalabilmesi için çocukların da çalışması kaçınılmaz hâle geldi.

Kitap, Karayipler’de köleleştirilmiş işçilere ödenmeyen ücretlerin toplamını hesaplama girişimiyle sona eriyor. Böyle bir toplamı kesin olarak belirlemek mümkün olmasa da, burada sunulan tahmine göre Britanya’nın Karayip kolonilerinde ödenmemiş ücretlerin toplamı 1,2 milyar sterlinden fazladır. Bu tutar, bugünün parasıyla 2,5 trilyon sterline veya 3,2 trilyon ABD dolarına eşdeğerdir. Dr. Cushion şöyle yazıyor: “Britanya burjuvazisi, Karayipler’deki şeker köleliğinden, Kuzey Amerika’da köleler tarafından toplanan pamuktan, Afrika ve Asya’nın sömürgeleştirilmesinden, İngiliz köylülerinin ortak topraklardan mahrum bırakılmasından ve yerli halkların soykırımından kazanç sağladı. Bu sermayeyi, günümüzde küresel ısınmanın başlıca nedeni olan ve genel olarak insanlığın, özel olarak da Karayipler’in varlığını tehdit eden fosil yakıt temelli bir ekonomi inşa etmek için kullandılar.”

Slavery in the British Empire geçmişi yumuşatan bir kitap değildir. Bu tarihe zaten aşina olan bir okuyucu için sağlam bir ek bilgi kaynağı işlevi görür. Bu tarihe aşina olmayan ve öğrenmek isteyen bir okuyucu içinse Slavery in the British Empire, köleliğin Sanayi Devrimi’nin oluşumundaki —ve daha genel olarak kapitalizmin kuruluşundaki— merkezi rolünü, akıcı ve hızlı okunur bir şekilde ele alır. Kapitalizmin zararsız, doğal ve faydalı olduğuna bizi ikna etmeye çalışan amansız propaganda çabaları göz önüne alındığında, Dr. Cushion bu anlatıya karşı hoş ve gerekli bir karşı-anlatı sunmaktadır.

*Steve Cushion, Slavery in the British Empire and its Legacy in the Modern World [Monthly Review Press, 2025]

Kaynak: https://systemicdisorder.wordpress.com/2025/12/16/we-cant-understand-capitalism-without-understanding-slavery/