Kıyamet Tarikatlarının El Kitabı

2013 yılında yaşlı bir eski Yehova Şahidi olan Roberto di Stefano ile görüştüğümde, geçmişine dönerek, cemaat üyelerini Armageddon’un gerçekleşmek üzere olduğu gerekçesiyle daha fazla vaaz vermeye teşvik ettiği 1974 yılında yaptığı bir konuşmayı anımsadı. Mesajı o kadar acildi ki cemaat üyelerinden biri, mallarını satıp kendisini tam zamanlı vaaz işine adaması gerektiğini düşünmüştü.

Onunla tekrar konuştuğunda, Roberto aralarındaki konuşmayı neredeyse hiç hatırlamıyordu; bu yüzden geri dönüp kilise bültenini ve kendi el yazısıyla aldığı notları buldu. Kadının hatırladıkları doğruydu. Gerçekten de böyle şeyleri yapması için onu teşvik etmişti.

Beklenen son 1975 yılında gerçekleşmeyince ne oldu? Roberto fikrini yeniden değerlendirdi mi?

“Kesinlikle hayır,” dedi bana. Belki de Tanrı’nın biraz daha zaman tanıdığını düşünmüştü.

Onun hikâyesi, bir kıyamet tahmininin, öngörülen felaket hiçbir zaman gerçekleşmese bile insanların hayatlarını yeniden şekillendirebildiği bu tür tahminlerle ilgili rahatsız edici bir gerçeği gözler önüne seriyor.

Hayatı Askıya Almak

Dünyanın sözde sonu geldiğinde, sıradan yaşam hedefleri giderek anlamsız görünmeye başlayabilir. Dünya sona erdiğinde bunların hiçbir önemi kalmayacaksa neden eğitim alalım, kariyer yapalım, emeklilik için para biriktirelim, çocuk sahibi olalım ya da gerilmiş ilişkilerimizi onarmaya çalışalım?

Watch Tower Society’nin (Yehova Şahitleri tarafından dünya çapında grubun doktrinlerini yönlendirmek, yönetmek ve yaymak için kullanılan ana kuruluştur) Mayıs 1974 tarihli Kingdom Ministry dergisi, üyelerin kıyametten önce kalan zamanlarını vaaz vermeye ayırmak amacıyla “evlerini ve mülklerini sattıklarını” onaylayıcı bir dille aktarmıştı. Ayrıca ihtiyarları, okuldan sonra ne yapmayı planladıklarını gençlere sormaya teşvik etmiş ve ölmekte olan dünyanın onlara sunabileceği hiçbir şey olmadığını ileri sürmüştü.

Bu tür kararlar, samimi bir bağlılığı gösteren eylemler olarak nitelendirildi. Ancak, aciliyet duygusu, yalnızca belli bir grubun kurtuluşa ereceği iddiasıyla pekiştirildiğinde, bu kararların bedeli de arttı. Tahmin edileceği üzere, yaklaşan kıyamete giden sürecin ortasında birikimler yok oldu. Edinilemeyen nitelikler nedeniyle kariyer potansiyeli azaldı; dünya sona ermeden önce insanları kurtarma yönündeki acil arzuya çok fazla zaman ayrıldığı için de dostluklar zayıfladı. Beklenen son hiç gelmediğinde ise geleceğe ilişkin olasılıkların yerini, sürekli ileriye ötelenen uzun süreli bir kehanet aldı.

İnsanları gruptan ayrılmaları veya itaatsizlik etmeleri durumunda başlarına gelebilecekler konusunda korkutup donmuş bir öz yeterlilik duygusu yaratarak grubu onların tek koruyucusu olarak sunan bu tür mekanizmalara fobi endoktrinasyonu diyorum. Bu tür fobilerin pratik sonucu; otoriteyi sorgulamanın kişiye kendi dünya ya da ebedi hayatıyla yahut arkadaşlarının veya ailesinin dünya veya ebedi hayatlarıyla kumar oynuyormuş gibi hissettirebilmesidir. Korku; yalnızlaştırma, itaat talepleri ve aykırı görüşlere verilen cezalarla birleştiğinde ise tehlike daha da büyüyor.

Başarısız Kehanetler İnancı Güçlendirebilir

Roberto eleştirel düşünme yeteneğinden yoksun biri değildi. Milyonlarca dolarlık teklifleri inceleyen bir iş analisti ve proje yöneticisiydi. Buna rağmen bana, dinî inancı içinde geçirdiği onlarca yıl boyunca, dininin tek ve mutlak otorite olduğu iddiasını hiçbir zaman aynı incelemeye tabi tutmadığını söyledi.

Gerçekleşmeyen bir kehanet, bilişsel uyumsuzluk yaratıyor ve kimliğin merkezinde yer alan bir inançla çelişiyor. Böyle bir inancı terk etmek, yapılan fedakârlıklarla yüzleşmek anlamına gelir; kehaneti yeniden yorumlamak ise tüm bir dünya görüşünü yeni baştan inşa etmekten daha güvenli hissettirebilir.

Roberto’nun anlatımına göre, sonun gerçekleşmesine dair beklenti 1975 yılına endeksli olmaktan çıkıp, hâlâ “yakında” gerçekleşecek bir şeye dönüştü. Nihayetinde 2004 yılında, cemaat içindeki bir sorunun yönetim tarafından, diğerlerinden beklenen standartlarla çelişecek biçimde ele alınması üzerine gruptan ayrıldı.

Ayrılmak korkutucuydu. Tanrı’yı gücendiriyor muydu? Ailesinin başına ne gelecekti? Roberto’nun hikâyesi, aidiyetin hatta kişinin ebedî kurtuluşunun söz konusu olduğu durumlarda, bir kehaneti sorgulamanın asla sadece entelektüel bir egzersiz olmadığını bizlere hatırlatıyor.

Kurtuluş İçin Yıkım

Psikiyatrist Robert Jay Lifton, Japonya’daki Aum (Om) Shinrikyo (Yüce Hakikat Öğretisi) hareketi üzerine yaptığı Destroying the World to Save It adlı çalışmasında, kıyamet odaklı düşüncenin en tehlikeli olasılıklarını inceledi.

Aum (Om) hareketi, felaketi bekleme sürecinden onu zorla gerçekleştirmeye geçiş yaparak, Mart 1995’te Tokyo metro trenlerinde sonucunda yolcuların hayatını kaybettiği, çok sayıda kişinin de yaralandığı sarin gazı kullandığı bir saldırı gerçekleştirdi.

Lifton, bu durumun altında yatan süreci; üyelerin önceden bildirilen bir felaketin gerçekleşmesini sağlamaya çalışmaya başladığı bir süreç olan eylem kehaneti olarak adlandırdı. Saldırının hemen ardından, neler yaşandığını incelemek ve açıklanmasına yardımcı olmak üzere olay yerinde uzman olarak görev yapmak üzere Japonya’ya götürüldüğümden bu olayı tüm canlılığıyla hatırlıyorum.

Aum (Om) lideri Shoko Asahara, yaklaşmakta olan küresel bir felaket sürecinin ortasında takipçilerine ruhsal bir dönüşüm vaat etti. Shukke ya da dünyevi hayattan el çeken kişiler hâline gelen üyeler işlerini, eğitimlerini, mallarını, aile bağlarını ve hatta isimlerini terk ettiler. Guru, onlara bir aidiyet duygusu ve ölümün görünürde aşılmasını sunuyordu.

Lifton, Aum’u (Om) ideolojik totalizm/totalitarizm ortamı olarak tanımlıyor. Hareket, çevre kontrolü yoluyla dışarıdan gelen bakış açılarını kısıtlıyordu. Kişiden üstün doktrin anlayışı çerçevesinde üyelere, kuşkularını kendi ruhsal safsızlıklarının kanıtı olarak yorumlamaları öğretiliyordu. Asahara, öğrencilerine beyin dalgası örüntülerini aktardığı iddia edilen bir başlık cihazını tanıttığında olağanüstü iddialarına teknolojik bir görünüm kazandırarak kutsal bilim kavramına da başvuruyordu.

Lifton’ın bir başka kavramı olan var olma hakkını dağıtma, insanlığı yaşamaya değer görülenler ve gözden çıkarılabilir sayılanlar olarak ikiye ayırmayı tanımlıyor.

Aum (Om), sözde daha yüce bir amaca duyulan kesin inancın, olağanüstü koşullar altında, sıradan ahlaki kısıtlamaları nasıl birer engele dönüştürebileceğini gözler önüne seriyor. Otoriter Kontrol® Modelim BITE (Behavior, Information, Thought, and Emotional), Lifton’ın önemli çalışmalarına dayanıyordu.

Yapay Zekâ ve Yeni Kıyamet Duygusu

Günümüzde yapay zekâya ilişkin kıyamet senaryoları yaygın olarak dile getiriliyor. Bazı araştırmacılar, gelişmiş yapay zekânın sonunda insanlığın hayatta kalmasını tehdit edebileceği konusunda uyarıyor. Etkin hızlandırmacılığın savunucuları ise bunun aksine, genellikle yapay zekânın hızla geliştirilmesini savunarak, ilerlemenin faydalarını ve gelişimini yavaşlatmanın tehlikelerini vurguluyorlar. Radikal bir “uygun halef” hareketi ise makinelerin insanlığın yerini almasını memnuniyetle karşılıyor.

Yok oluş uyarıları ve durdurulamaz ilerleme kutlamaları, Armageddon tarikatlarıyla aynı mesajı verebilir ve bize aynı şeyi söyleyebilir. Bu mesaj, insanlığın geleceğini şekillendirme gücünü kaybettiği anlamına gelmektedir.

Sürekli olarak yapay zekânın değerli meslekleri ortadan kaldıracağını, eğitimi gereksiz hâle getireceğini, insan ilişkilerinin yerini alacağını ya da uygarlığı yok edeceğini duyan bir öğrenciyi düşünün. Bir yeterlilik kazanmak için neden yıllarını harcasın? Üniversite diploması almak için neden uğraşsın? Yaratıcı çalışmaların peşinden neden gitsin? Geleceğin sözde makinelere ait olduğu bir dünyada neden aile kursun? Bu tür söylemler, hazırlıklı olmayı teşvik etmek yerine çaresizlik duygusunu derinleştirebilir.

Pew Araştırma Merkezi’nin 2025 yılında yaptığı bir anket, ABD’li yetişkinlerin yarısının yapay zekânın giderek daha fazla kullanılmasından heyecan duymaktan çok endişe duyduğunu ve yaklaşık onda altısının (%60) yapay zekânın yaşamlarını etkileme tarzı üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istediğini ortaya koydu.

Tek bir yapay zekâ gurusu olmasa da, bu paralelliğin haklı ve yerinde olduğunu savunuyorum. Yapay zekâ retoriği, sözde önceden belirlenmiş bir geleceğe teslim olmayı teşvik ettiğinde psikolojik açıdan tehlikeli hale geliyor.

Bu tür bir yapay zekâ kaderciliği, bugüne karşı sorumluluk duygusunu da zayıflatabilir. Eğer “ilahi” ve durdurulamaz bir teknolojik altüst oluş mevcut kaygılarımızı önemsiz hâle getirecekse, ormanları korumak, kirliliği azaltmak ya da iklim değişikliğiyle mücadele etmek için neden çaba gösterelim?

İnsanların yaşadığı dünyayı gözden çıkarılabilir olarak görmeye başladığımızda, diğer insanlara yönelik özen ve sorumluluk duygumuza ne olur?

Plan Yapma Hakkını Geri Kazanmak

Böyle bir dünyada, tehlikeyi inkâr edemeyiz veya belirsizliği kaçınılmazlıkla karıştırma hatasına da düşemeyiz. Bir öngörünün kehanet olmadığını her zaman akılda tutmak önemlidir. Dolayısıyla bir haber başlığı yapay zekânın kontrolündeki bir geleceği gösterdiğinde, kendimizi asla çaresizlik duygusuna kaptırmamalıyız. Ben, gelişmekte olan tekno-teokrasinin istediği şeyin bu olduğu kanaatindeyim. Geleceğe ilişkin bir öngörünün; aciliyet, itaat ya da kabulleniş gerektirip gerektirmediği gibi hususları göz önünde bulundurmamız gerekiyor.

Etki edebileceğimiz alanlara dönme hakkımızı her zaman saklı tutarız. İnsanların eğitimlerine devam etme, ilişkilerini sürdürme, sağlıklarını koruma ve finansal planlama yapma hakları vardır. Yehova Şahitleri örneğinde olduğu gibi, geleceğin mutlak otoritesine sahip olduğunu iddia eden bir grup bize ne yapmamız gerektiğini söylediğinde, bunu sorgulamamız gerekiyor. Korkunç bir kehaneti kabul etmek ve yaşamlarımızı ertelemek zorunda değiliz.

Teknolojiye ilişkin felaket senaryoları içeren içerikler bunaltıcı olabilir; bu nedenle kontrol edebileceklerimize odaklanmak her zaman önemlidir. Düzenleme, bilgi ve koruma talep edebiliriz.

Yapay zekâ söz konusu olduğunda bu tutum, araçların nasıl çalıştığını öğrenmek, çalışanların korunmasını savunmak ya da yapay zekânın yönetimine ilişkin kamusal tartışmalara katılmak anlamına gelebilir.

Yüksek düzeyde kontrol uygulayan grupların eski üyeleri için kendi yaşamları üzerinde yeniden söz sahibi olmak; zaman, destekleyici ilişkiler ve bazen din kaynaklı travmalar konusunda bilgili bir danışmanlık gerektirebilir. Yıllar boyunca öğrenilmiş korkular, düşünsel düzeyde reddedilmekle ortadan kaybolmazlar.

Geriye dönüp baktığımızda Roberto’nun sonunda mesleki analitik becerilerini bir zamanlar güvendiği kuruma yönelttiğini görüyoruz. Kuşku duyan üyeleri, başkalarının emirleriyle değil, eleştirel düşünme yoluyla kendi sonuçlarına ulaşmaya teşvik etti.

Gelecek belirsizdir ve bu korkutucu görünebilir ancak aslında bu çok güzel bir şeydir. Gelecekteki belirsizlik, onun biçimlendirilebilir olduğu anlamına gelir ve bu, ne olacağına dair önceden belirlenmiş bir anlatıya yaslanmaktan kaçındığımızda kendimize sunduğumuz bir hediyedir.

 

*Dr. Steven Hassan, tarikatlar, icbar ve uygunsuz nüfuz konusunda önde gelen uzmanlardan biridir. New York Times’ın çok satanlar listesine giren kitapların yazarıdır. İnsanların manipülatif grupları ve ilişkileri tanımalarına ve bunların etkilerinden kurtulmalarına yardımcı olmaktadır. Otoriter Kontrolün BITE (Behavior, Information, Thought, and Emotional) Modeli yaratıcısıdır.

 

Kaynak: https://stevenhassan.substack.com/p/the-doomsday-cult-playbook

Tercüme: Ali Karakuş