Kerim Devlet: ‘Ortak Ev’e Dönüş

(Not: Bu makale, 2007 yılında haber10.com sitesinde yayınlanmış, yazarın Teolojinin Jeopolitiği isimli kitabına da eklenmiştir.)

 

ORTAK DEVLET, ORTAK VATAN VE MİLLET ŞUURU

 

Eski çağlarda ordular kentleri aylarca kuşatmada tutar, bir tür psikolojik harp taktiğiyle kenti teslim olmaya mecbur bırakacak kıvama kadar beklerlerdi. Ulaşım, gıda ve her tür yaşam ihtiyacı tükenene kadar direnen kentler sonunda kısa çarpışmalarla düşer ya da teslim olurdu.

16.yüzyılda Meksika’yı işgal ederek Aztekleri yıkan İspanyol komutan Cortes’in taktiği ise, iktidardaki kabileye rakip olan kabilelerin desteğini sağlamak ve gerekli asker gücü yanında istihbarat ve moral destekle tamamen yabancısı olduğu ülkeyi ele geçirmekti. Bu sayede 500 civarında askerine on bine yakın yerli kabile askeri ekleyerek Aztekleri yenmiş ve Meksika’yı istila etmişti.

Moğol istilası sırasında Anadolu beyliklerinin Osmanlılara karşı Moğol safında yer alması da benzeri bir savaş taktiğinin ürünüydü. Moğollarla işbirliği yapan Türk beylikleri sayesinde Timur, Bayezid’i yenebilmişti.

İngilizlerin Hindistan işgali ve yönetimi de aynı yöntem sayesinde başarılı olabilmişti.

Küresel faşist koalisyon, soğuk savaştan sonra tüm dünyaya yayılma stratejisini bu eski savaş hileleriyle uygulamaya koydu. Sadece işgal edeceği yerleri değil, finans gücü, iletişim ve eğlence sektörü sayesinde tüm dünyayı bir tür psikolojik kuşatma altına alarak ilerledi. Dünya halklarının bir çoğu ise, tıpkı Aztekler ya da Osmanlılarla iç problemler yaşayan rakip kabileler gibi, düşmanımın düşmanı dostumdur, mantığıyla bu saldırgan güçle ittifak etme ya da en azından işgale seyirci kalma siyaseti güttü. Bu manada küresel saldırganlığın başarısı, yerli statükoların kendi halklarını bıktıran siyasetlerine çok şey borçludur.

Irak ve Afganistan’ın somut işgallerinde açık bir şekilde gördüğümüz bu trajik gerçek, Türkiye için de geçerlidir. Küresel koalisyonun proje ve dayatmaları karşısında muhalif grup ve çevrelerin tutumu, Amerikan yerlilerinin, Anadolu beyliklerinin ya da Irak, Afgan kabilelerininkinden pek de farklı olmamıştır. Statüko, işlediği suçların bedelini kritik zamanlarda yalnız bırakılarak ödemektedir.

Yaşadığımız süreç, işte bu trajik savaş oyununun sonuçlarıyla sürmektedir.

Bu sürecin diyalektiği basittir: Statüko, dış dinamiğin kuşatmasını bahane ederek kendine yeniden meşruiyet üretmeye çalışmaktadır. Muhalif unsurlar ise, statükonun eski suçlarını bahane ederek dış dinamiğin değişim fırsatları yaratacağını kurgulayarak meşruiyet zeminini terk etmektedir.

 

Din ve Devletin Birlikte Yıpranışı

Sorun sadece meşruiyet sorunu da değildir. Daha derinde, toplumsal bilinçaltında taşlar yerinden oynamaya başlar. Toplumsal kimliğin temsili dili olarak din ve mekanı olarak devlet, çoğu zaman kendilerine rağmen halkta kendisine atfedilmiş olan güven, aidiyet ve asabiye duygularını zedeleyecek bir tarzda sönümlenir, etkisizleşir, önemsizleşir. Bu manada devlet, gündelik siyasetin çok ötesinde, derinlerde oynadığı belki de tek olumlu toplumsal işlevini de kaybetmeye başlar. Din ise, manevi güven ve ahlaki erdemlerin içinin boşaldığı, kabuğunun ise bu içeriksizleşmenin suçunu örtecek tarzda geliştiği bir sahte dindarlaşma paradoksuna düşer. Ortaya çıkan sonuç, toplumunun kendine güveni ve asabiyesini kaybetmesidir. Eski Doğu Bloku ülkelerinde Sosyalist sistemin çözülüş sürecinde yaşanan olaylar da, bu tür bir krizin ilginç örnekleri olarak tarihe geçmiştir. Bu ülkelerde, Sovyet güdümlü güçlü devlet ile din yerine ikame edilmiş ideoloji olarak Sosyalizm, paralel bir krize girmiş, ortaya çıkan zeminde güven ve asabiyesi tahrip olmuş toplumlar kolayca ve de seve seve kapitalizme koşmuşlardı. Soğuk savaştan on yıllar sonra bile, Gürcistan ve Ukrayna örneğinde sahnelenen iktidar krizleri, kastettiğimiz türden devlet ve ideoloji krizi ve toplumsal etkisinin son örneği idi. Finans-Kapital rahibi George Soros benzeri oligarkların finanse ettiği birkaç sivil toplum örgütü ve medya eşliğinde sahnelenen demokrasicilik oyunu, köklü toplumsal değer ve algıları aşarak kitle manipülasyonunun kolay örnekleri olarak tarihe geçti.

Türkiye, benzer bir süreci özellikle 28 Şubat 1997’den itibaren 2007 yılına kadar yaşamıştır. Ani ve kaotik manipülasyonlar yerine, daha rafine ve zamana yayılmış toplumsal mühendislik usulleri ile sürdürülen bu süreç, 17 Ağustos Depremi, 2001 Ekonomi Krizi ve AKP’nin  iktidar olma süreci şeklindeki kritik dönüm noktalarıyla devam etmiştir. Medya ve diğer kamuoyu oluşturma araçları sayesinde toplum adeta hipnotize edilmiş, son 30 yıllık iç savaşlar sürecinin yorduğu toplumsal benlik, AB hayaline kilitlenerek adeta havlu atmıştır. Hemen her sorun, sulandırılmış haliyle ve her biri bir lobiyi temsilen icazetli birkaç aydının demagojik medya tartışmalarının malzemesi yapılmış, önemli sorunlar içi boşaltılarak toplumsal mühendislik teknikleriyle çözümsüzlüğe terk edilmiştir.

Bir yanda her şey kendi haline bırakılmış ve kendiliğinden olup bitiyormuş gibi süren atalet ve belirsizlik havası, öte yanda ise en ayrıntılı ekonomik, sosyal, siyasi ve psikolojik programların uygulandığını gösteren rafine uygulamalar yaşanmaktadır.

İşte bu kontrollü dağınıklık, din ve devlet krizinin, yani toplumsal güven ve asabiyenin tükenişini temsilen bir entite olarak devletin ve de bir üst değerler dizgesi olarak dinin abartılı kabuklarıyla öne çıkması ama içerik olarak etkisiz ve önemsiz kalışının göstergesidir. İşte bu vasattır ki, Türkiye, sorunlarını tartışamaz, çözemez ve ilerleyemez olmuştur. Bu durumu kolaylık olsun diye İkinci Tanzimat süreci olarak kodlayabiliriz. Zira Tanzimat dönemi, dış dinamiğin dayatması ile değişmenin adıdır. Ama tarihimiz, Cumhuriyet döneminin bazı uygulamalarını saymazsak, iç dinamikle değişememenin, var olana esir kalmanın, bir tür kasılma halinin örnekleriyle doludur. Maalesef, çoğu durumda Türkiye, daha doğrusu bu bağlamda devlet, elde olanı da kaybetme korkusundan kaynaklanan kasılma halinden çözülme yolu olarak dış dinamiğin dayatmalarına kendi eliyle kapı açmaktadır.

Yine Tanzimat örneğinden gidersek, son iki yüz yıllık dönem boyunca önce iktidar elitleri yabancı konsolosluklardan icazet alarak güç devşirme yöntemini tercih etmiş, muhalifler de bu yolu izleyerek dış dinamiklere yaslanarak talep ve itirazlarını dile getirmiştir. Mustafa Reşit Paşa’nın İngilizciliği, Ali ve Fuat Paşaların Fransızcılığı, Mahmut Nedim Paşa’nın Rus yanlılığı, Abdülhamit ve İttihat Terakki’nin Alman ittifakı siyasetleri göz önüne alınmadan, Osmanlı’ya isyan eden Balkan halkları ya da Arapların Batılı güçlerle işbirliğini sorgulamak  ya da yargılamak ne kadar tutarlı olabilir? Eğer sorun Batı’ya yaslanarak ayakta kalmak, meşrulaşmak, Batılılaşmak ise, bu halkların bu amaçla Türkiye’nin taşeronluğuna ihtiyaç duymayıp, kendi başlarına bu yola girmesinin anlaşılmaz bir yanı yoktur.

Benzer bir süreç, Rusya’da yaşanmıştı. Rus elitleri 1990’lı yıllardan itibaren Batı ile işbirliğine yönelirken, eski peyklerinin birer birer kendi başlarına Batı’ya açılmasına da ihanet gözüyle bakmışlardı. Oysa, ortada bir ihanet varsa, bu her zaman ilk yolu açanındır.

 

Devlet Eliyle Uygulanan ‘Sevr’

Türkiye, işte bu Batı’ya bağımlılık tarihinin son evresinde, ABD ile AB arasında, Batılılaşma ile sonuçları arasında kritik bir dönemeçte salınmaktadır. Bu kritik süreçte ise, toplumsal benliğin ve asabiyenin temsilcisi olarak devlet, adeta kendi eliyle uyguladığı ‘Sevr’ politikalarının bedelini ödemektedir. Solcuları, İslamcıları, Kürtleri, Alevileri, gayrı müslimleri, hatta fazla milliyetçi sayılan Ülkücüleri, sırayla, hep birlikte ya da birini tutup ötekine vurarak biteviye dışlamanın, ayrımcılık yapmanın, iç tehdit ilan etmenin Sevr’den yani ülkeyi ve milleti bölmekten başka bir adı yoktur. İşte şimdi, bu siyasetin sahiplerinin, yani milletin devletini kendi tımarı olarak gören oligarşik elitin, dış baskılar karşısında timsah gözyaşları dökmesi, milli birliği, vatanı, ülkeyi, devleti savunur olması bu nedenle hiç de inandırıcı gelmemektedir. Statüko, can havliyle, üç doğruyu beş yanlışla karıştıran paranoyak analizlerle, sözde anti emperyalist görünen ama özünde iktidarını kaybetme korkusunu ifade eden reflekslerle meşruluğunu tazelemeye çalışmaktadır. Bu ülkenin bağımsızlığını, varlık ve bekasını, birlik ve bütünlüğünü bir kez dahi sorgulamak aklından geçmemiş, ama bozuk düzene, adaletsiz paylaşıma, Batıcılığa ve ayrımcılığa isyan ederek sahici demokrasinin pratik muhalefetini yürütmüş solcular, İslamcılar ve hatta bir kısım Ülkücüler, bu süreci esefle seyreder olmuşlardır.

İsyan bastırma yöntemleri, muhalefeti susturma tarzı, askeri darbeler, fişlemeler, sansür, sürgün, tenkil, sistematik işkence, kitap ve film yakmalar… Türkiye tarihinin okul, cami, baraj ve yol yapma yanında bu zulüm ve eziyetlerle de dolu olduğunu bir an için unutmadan meseleleri konuşmak zorundayız. Zira, toplumun hafızası hiç de sanıldığı gibi zayıf değildir, sadece çalıyı dolaşmayı ite dalaşmaya tercih edecek kadar tarihi tecrübenin süzülmüş zekası nedeniyle unutmuş görünür ama ilk fırsatta genel yönelimiyle tepkisini dile getirir. Bir dönem AB’ye olan ilginin asıl nedeni budur. Toplumsal düzeydeki AB beklentisi, esas olarak işte bu birikmiş tepkilerin dışa vurumudur. Toplumun devletten dayak yemiş hemen her kesimi, şimdi dolaylı yoldan bunun hesabını sormak, en azından bir daha tekrar etmemesi için gerekli altyapının düzenlenmesini istemektedir.

Statükocu oligarşi, devlet ve ordunun sahibi imiş gibi davranarak  devleti ve orduyu yıpratmıştır. Yine Batılı devletler ve NATO gibi küresel kurumlara bağımlılığı reel politikle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Sevr siyasetiyle milleti kamplara bölmüş birbirine düşman etmiştir. Şimdi tüm bunları ABD ya da AB’nin oyunu, komplosu imiş gibi sunma uyanıklığına başvurmaktadır. Türkiye’yi Batı adına kendi tımarları olarak görenlerin Türkiye’yi Batı’ya bağımlı kılmanın yolu olarak sürdürdükleri bu yönetme tarzı, şimdi kendilerini temize çıkartıp tüm günahları Batı’ya yükleme uyanıklığı ile devam etmektedir. Alavere dalavere, oligarşi yarın da iktidarda olsun istenmektedir. Yani, oligarşi kaynaklı anti Batıcılık, anti emperyalizm, anti ABD’cilik, Anti AB’cilik ve sözde ulusalcılık sahtedir ve en az Batıcılık kadar, Amerikancılık, Avrupacılık, İsrailcilik kadar gayrı millidir.

O halde, başta belirttiğimiz diyalektiğin çözümü için şunun altını çizebiliriz: Statüko kendine yeni meşruiyet zemini ararken onu yalnızlaştırmak ve yıkılışını engellememek, muhalefeti ise ‘gavura kızıp oruç bozma’ yolunda çevirmek, yani meşru zeminden çıkarak Batı’ya yem olmaktan sakındırmak gerekir.

 

Etnik Milliyetçilik, Emperyalizmin ideolojisidir ve Parçalayıcıdır!

Batılı kavimlerin birbiriyle savaşının modern biçimi olarak etnik milliyetçilik, bu topraklarda Azrail rolündedir. Barbar Avrupa halklarının Roma İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra bir türlü ortak bir kimlik üretemediği malumdur. Fransız İhtilali, milliyetçilik adı altında bu bir araya gelemeyişin teorisini yapmış, her kavme çoğunluk olduğu yerde devlet olma hakkı Vestfalya Barışı’yla onaylanmıştır. Napolyon, bu fikri romantik bir ton eşliğinde doğuya yaymış, Batılı ulusal burjuvaziler de gümrük korumaları ve rekabetten kaçmak adına bu fikre dört elle sarılmışlardır.

19.yüzyılın sonundan itibaren milliyetçilik, Britanya emperyalizminin böl-yönet siyasetinin adı haline gelmiştir. Ve bu siyaset Fransa ve Rusya’nın da katılımıyla, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının parçalanmasına yol açmıştır. Osmanlı’dan ayrılan halklar, birer devlete kavuşmuş ama aslında başka bir yeni imparatorluğun, İngiltere, Fransa ya da Rusya’nın peyki olmuştur. Yani etnik milliyetçilik, esasta parçalayıcı, bölücü ve yıkıcı bir ideolojidir.

Doğu dünyası, tarih boyunca farklı kavim ve boyların egemenliğini tanımış, ama milliyetçiliği üretmemiştir. Doğuda ister ırkçılık, ister kavimcilik densin, etnik milliyetçiliğin kökü yoktur. Osmanlı millet sistemi, kendi içindeki eleştirilebilecek bir çok yönüne rağmen, tarım çağlarının en ileri demokratik çoğulculuk ve farklı kimliklerin bir arada yaşama formülü olarak yüzlerce yıl uygulanmıştır. Osmanlı’yı yıkan milliyetçilikler, Balkanlar ve Ortadoğu’da, halen bölgesel barışın Azrail’i rolünü sürdürmektedir. Bu bağlamda, tabii kavim isimleri ve kültür kodları olarak Türklük, Kürtlük, Çerkezlik, Araplıkla işte bu parçalayıcı-bölücü emperyalist araç olarak etnikçi milliyetçilikleri birbirinden ayırmak gerekir. Hemen belirtelim, konumuz bağlamında Osmanlı, bugün 25 civarında devlete bölünmüş bir büyük coğrafi ve siyasi ‘bütün’ün adıdır. Yani Osmanlı yönetim, rejim ya da devlet siyasetleri konumuz dışındadır. Bize lazım olan da bugün Osmanlı’nın köhnemiş kalıntıları değil, işte bu siyasi ve coğrafi bütünselliğidir. Zira sorunlarımızın temelinde bu bütünlüğün olmayışı yatmaktadır.

İngilizlerin ve Fransızların kurduğu devletçikler, bu bütünlüğü parçaladığı içindir ki, bugün Osmanlı coğrafyası etnik çatışmalar mekanı haline gelmiştir. Oysa tarihin erken dönemlerinden beri bu coğrafyanın temel diyalektiği, büyük bütün olma ya da parçalanma arasındaki çelişkiye dayanır. Roma, Büyük Selçuklu ve Osmanlı, büyük bütün olma dönemlerini, bu devletlerin yıkıldığı devreler ise -ki 80-100 yıl sürmüştür- fetret devrelerini temsil eder. Yani bu coğrafyada hiçbir zaman uzun süre ayrı ayrı devletçikler halinde yaşanmamıştır. Ya bir dış istila ile kavimler ve dinler değişmiş ya da bölgede bir asli dinamik toparlayıcı rol üstlenerek yeniden bütünlüğü sağlamıştır. Osmanlı işte bu son bütünlük devrinin adıdır. Şimdi ise emperyalistlerin kurdurduğu sahte ulus devletler ve etnik milliyetçilik sayesinde parçalanma hali -fetret-yaşanmaktadır. Kadim diyalektik hala işlemekte ve büyük bütün oluşturma eğilimi asli dinamiğini beklemektedir. Osmanlı’dan sonra kurdurulan bölgedeki devletlerin çoğu sahtedir ve her biri bir emperyalist gücün kolonisi, plantasyonu ya da tımarıdır.

Meseleye buradan bakmadan iç ve dış sorunları konuşanların sadra şifa bir çözümlerinin olmamasının nedeni budur. Çünkü parçalanmışlığı kabullenerek ve de Batı’yla bağımlılık ilişkilerini değişmez, tartışılmaz gerçeklermiş gibi sunarak ne söylenirse söylensin, sıfır toplamlı oyun devam edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, işte bu parçalanmışlığın sonucunda elde kalan iç kale hükmündedir. Bu nedenle yeniden toparlanmanın asli dinamiği olma vasfına sahiptir. Bu noktada iç kaleye çekilme taktiğini ebedi bir pozisyon gibi algılamak yerine, Cumhuriyetin özünde mündemiç büyük toparlayıcı dinamiği esas, formunu ise geçici bir nefes alma dönemi olarak görmek gerekmektedir.

Osmanlı’nın dağılma sürecinde apar topar kurdurulan sahte bölge devletlerinin tekrar büyük bütün yönünde ortak ve tek bir devlette birleşmesi siyaseti gündeme gelmelidir. Sorunları konuşacak ve çözecek tek meşru zemin budur. Unutulmamalıdır ki, Bizans’ın fethi sürecinde o zamanki Doğu Anadolu Hıristiyanlığı (Ermenilik)  ile merkezi Bizans Rumluğu ayrışmış ve çatışmıştır. Bu çatışma sonunda Hıristiyanlık Anadolu’yu kaybetmiş, Doğu Roma da böyle fethedilmiştir. Bugün de Müslüman toplulukların birbirinden ayrıştırılmasının ve çatıştırılmasının tabii sonucu, Müslümanlığın Anadolu’yu kaybetmesi ve ardından elde kalan tek gerçek devletin de yıkılması demektir.

 

Ortak Devlet İçin İlk Adım: Ortak Vatan ve Millet Şuuru

Osmanlı’nın dağılmasına neden olan ve negatif bir rol oynayan bir çok kavramın, bugün tam tersine toparlanma için ve pozitif bir içerikle yeniden tanımlanması gerekmektedir. Tanzimat sürecinde Batı’dan öğrenilen hürriyet, eşitlik, vatan, millet, anayasa, hatta ulus-devlet manasında devlet gibi kavramların içeriğini tayin edebilme keyfiyeti, o tarihlerde emperyalizmin inisiyatifindeydi. Nitekim bütün iyi niyetleri ve haklı istibdat karşıtı mücadelelerine rağmen Jöntürk kuşaklarının bu kavramlar temelinde yürüttüğü mücadele, yürütülen emperyalist programın askeri-tarım imparatorluklarını parçalamaya ve paylaşmaya dönük esas hedefini gözden kaçırdığı için, sonuçta Osmanlı’yı yenileme maksadının tam tersi bir parçalanma gündeme gelmişti. Özellikle Prens Sabahattin grubunun Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet olarak ifade ettikleri iki temel ekonomik ve siyasal formül, kendi başına alındığında önemli bir reform ve yenilenme formülü gibi durmaktaydı. Ancak, emperyalist program, sonuçta tam da bu formüller üzerinden kendi maksatlarını gerçekleştirdi ve Batı’ya bağımlı bir teşebbüs-ü şahsi sınıfı ile Osmanlı’dan koparak kendi kendini yöneteceğini zanneden Batı’ya bağımlı devletçikler ortaya çıkardı.

Bugün de küresel koalisyon güçleri, yerel sorunları bahane ederek, demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa kavramları üzerinden aynı operasyonun devamını sahnelemektedir. Gerçekte, evet, bölgemizdeki tüm diktatörlüklerin yıkılması, gerçek bir hukuk devleti nosyonunun egemen olması ve tüm devletçi ya da kapitalist tekellerin ortadan kalkarak gerçek piyasa koşullarının oluşması gerekmektedir. Ne var ki, emperyalizmin amacı bu değil, tam tersine yine kendine bağımlı bir sömürge düzenini bu kavramlar ve talepler üzerinden yenileme çabasıdır.

İşte bu gerçeğin bilincinde olarak, kavramların içeriği ve maksadını tayin etmenin, o kavramlar üzerinden kastedilen gerçeklerden daha önemli olduğunu artık öğrenmiş olmalıyız.

Meşrutiyet ve Cumhuriyet sürecinde, Namık Kemal’in, Mehmet Akif’in, İttihatçıların, Mustafa Kemal’in dilinden mana bulan vatan, millet, devlet, cumhuriyet ve hürriyet kavramlarını yeniden onlardaki manalarına kavuşturmak ve artık Batılı manalarından arındırarak, tüm bölgenin kardeşlik ve esenliğini içerecek muhtevada kullanmak gerekmektedir.

 

Kerim Devlet

Mezopotamya-Akdeniz Havzası, aslında tek bir ülkedir. Ve bu ülkenin doğal coğrafyası, tek bir vatandır. Bu vatana aidiyet şuuru taşıyan bütün halklar ise bir millettir. Bu vatanda, tarih boyunca bu ortak aidiyetin ve millet olma şuurunun sembolü ise, ortak bir devlettir. Bu vatan, devlet ve milletin etnik ya da dini bir adı yoktur. Tarih boyunca bölgeye egemen olan devletler, daima bu şuur üzerinden egemenliklerini sağlamışlardır. Yani bölgede sadece bir etnik ya da dini grubun devleti, bir aşiret-beylik devleti hükmünde olmuş ve diğer halklar tarafından kabul görmemiştir. Bu manada, Doğu Roma ve Osmanlı’nın en geniş sınırlarını ifade eden bu ortak vatan da devlet olmanın tek meşru ölçüsü, herkesin ve her yerin devleti olmaktır. Bir kısım topluluğun ve bir bölgenin devleti, hem uzun süre yaşayamaz hem de dışladıkları halkların yanında kendi tebası olan halklar tarafından dahi meşru addedilmez. Bu manada, ortak vatan, ortak millet olmanın yolu da ortak devletten geçmektedir. Bu devlet, zorunlu olarak halkçı, adaletçi ve kamucu bir karakterde örgütlenecektir. Çoğulculuk, ademi merkeziyetçilik ve özgürlüklere dayalı hukuk, bu devletin adalet temelinde yürümesinin asgari vasıflarıdır. İşte bu adalet devleti, kerim devlettir ve herkese ait olduğu kadar ona sadakat, millete ve vatana sadakattir. Böyle bir devlete sadakat dışında kardeşliğin başka bir koşulu yoktur. Bu nedenle, bin bir çeşit din, dil, mezhep, meşrep ve etnik grubun bir arada barış içinde yaşamasının temel koşulu, bu kerim ve adil devlet nosyonudur. Geçmişte askeri-tarım imparatorlukları şeklinde örgütlenen bu devlet nosyonu, bugün güncellenerek bölgesel barışın, anti kapitalist, kamucu, paylaşımcı ekonominin ve evrensel kardeşlik çağrısının da mekanı olarak yeniden tasarlanmalıdır. Uygarlık tarihi, bu konuda zengin bir tecrübe birikimini bize miras bırakmıştır ve bozulma dönemlerine bakarak neyi nasıl yapmamamız gerektiğinin dersini çıkararak daha iyi bir dünya kurma imkanına sahibiz. Bu ortak vatan ve milletin devletinde hiçbir etnik ya da dini asabiyenin önceden ve sadece etnik-dini kimliği nedeniyle üstünlüğü söz konusu olamaz. Üstünlük, insanlık değerleri ve insanlığa hizmet yarışında öne çıkmaktır. Bunun dışında hiçbir üstünlük ya da hakimiyet teorisi meşru değildir. İster bir topluluk olarak isterse birey olarak hayırda yarışta öne geçmek dışında bir üstünlük iddiası geçerli olamaz. Bu manada, bu ortak paylaşımcı düzenin kurulmasına en fazla hizmet edenlerin doğal itibarı, istismar edilmemek yani kalıcı bir üstünlük nişanına dönüşmemek kaydıyla, ortak devletin kurucu ve yönetici iradesi halinde tecelli edebilir. Bunun dışında, vatanın ve milletin ortak karakterini önceden ve ön iddialara dayanarak tayin etme keyfiyeti yanlıştır.

Kastettiğimiz ortak vatan ve milletin ortak devleti fikri, bir idea olarak tüm bölge halklarına sunulmalı ve yeniden birlikte olmanın bütün yolları denenmelidir. Türkiye, bu ortak devletin tarihsel mirasını temsilen öncülük etmeli ve bir iç kale olma şuuruyla, barındırdığı tüm halkların çevredeki uzantılarına sahip çıkan ve kardeşlik elini uzatan bir liderlik rolünü bütün iç ve dış siyasetinin temeli yapmalıdır.

 

Ortak Ev’in Yolu

Türkiye’nin bölgesel misyonu, bu ‘ortak ev’in, yani tek devletin inşası olmalıdır. Bu amaçla atılacak ilk adımlar şunlardır:

  1. Batı’ya bağımlılığa son verecek ekonomik ve siyasi reformlar, bu manada oligarşinin tasfiyesi, milletin her alanda güçlendirilmesi,
  2. Osmanlı coğrafyası başta olmak üzere, yakın havzadan başlayarak her komşusuyla karşılıklı rızaya dayanarak, gümrük birliği, stratejik ittifaklar, bölgesel birlikler, konfederasyonlar ve özel ilişkiler gibi yollarla bir Selçuklu-Osmanlı Afro-Avrasya jeopolitiği oluşturmak,
  3. Çok kutuplu dünya siyaseti izlemek ve BM’de bu siyasetin takipçisi olarak bütün bölge ülkeleri, İslam dünyası ve ezilen dünyanın sözcüsü olmak.

Türkiye, ancak böyle bir siyasete yönelebilirse, iç bütünlüğünü ve gelecek korkusunu da aşabilecektir. Yani ulusal bütünleşme ile bölgesel entegrasyon, tek bir siyasetin iki yüzü olarak anlaşılmalı ve birlikte yürütülmelidir. Bölgesel entegrasyon, ulusal birliği pekiştirecek, ulusal birlik ise bölgesel entegrasyonun daha güçlü ve sağlıklı gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Bu büyük tarihsel siyaset değişimi, tabi ki Cumhuriyetin kuruluş ruhu ve amaçlarını yeniden keşfetmemizle mümkündür. Hakimiyet-i milliye, Misak-ı milli, istiklal-i tam ve muasır medeniyetin üstüne çıkma ilke ve hedefleri asli manasına göre yeniden anlaşılmalı ve millet olma keyfiyeti, anayasal tanımı olan ortak devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olma temeline uygun olarak uygulanmalıdır. Oysa bugün, bütün bu Cumhuriyet idealleri ve ilkeleri, neredeyse tam tersi manalara çekilmiş, halkına ve inançlarına düşman bir devlet, farklı etnik kimliklere karşıt bir Türklük ve kendini Batılı yapmaya koşmuş bir zavallı sözde çağdaşlaşma hedefi, devleti ve toplumu esir almıştır. Tabiidir ki, kendi Kürdüyle, başörtülüsüyle, Alevisiyle, gayrimüslimiyle kavga eden ve Batı üzerinden konuşur hale gelmiş bir oligarşik yönetim anlayışının ulusal bütünleşme ile de bölgesel entegrasyonla da işi olmayacaktır. Çünkü bu oligarşik elit, sahip olduğu tüm siyasi, ideolojik ve ekonomik imtiyazlarını, Türkiye’yi, Cumhuriyet’i ve devleti halkıyla kavgalı ve Batı’ya bağımlı tutmanın ödülü olarak elde ettiğinin farkındadır.

Bu nedenle, Türkiye, romantik bile olsa, naif ve çocukça dahi olsa, ne zaman bölgesel yakınlaşmalara girecek adımlar atsa, Türk dünyası veya İslam dünyası, hatta Karadeniz ve Akdeniz eksenli işbirliklerine yönelse, işte bu elit hemen alay, aşağılama içerikli propaganda korosu ile tempo tutmaya başlamakta, ardından ise eğer proje hayata geçmeye başlamışsa, suikastler, post modern darbeler ya da medya üzerinden karalama kampanyaları gelmektedir. Türkiye’nin 1990’lardan yani soğuk savaşın bitişinden sonra 2000’li yıllara kadar içine sokulduğu süreç bunun örnekleriyle doludur. Sonuçta, ne Türk dünyası ile, ne diğer İslam ülkeleri ile ne de bölgedeki komşu ülkelerle arada BOP ve AB gibi Batılı bir proje veya manipülasyon amacı olmadan bağımsız ve milli bir ilişki siyaseti yürütemez olunmuştur.

Bu nedenle, ulusal bütünleşmenin ilk adımı, milli demokratik bir restorasyon ve yeniden inşa siyasetidir. Bu köklü iktidar ve zihniyet değişimi sağlanmadan, Türkiye’nin ulusal ve bölgesel hedeflerinin hiç biri gerçekleşemez. Bu ülkenin sorunlarını milletin oligarşiye ya da Batı’ya yem olmamış kafaları çözebilir.

Emperyalist kuşatma, aşılamaz ya da yenilemez değildir. Ama ortak ülkü ve değerleri tahrip edilmiş bir ülkede, meşruiyeti olmayan bir oligarşik düzenle meşruluğunu hızla kaybeden her tür muhalif söylemin çatışmasından sadece topyekün tükeniş çıkacaktır.

Bu ülkenin sağduyusu, tarih ve millet idrakini koruyan, Allah, vatan ve özgürlük diyen yeni bir inşa hareketiyle örgütlenmek ve konuşmak zorundadır. Bu idrak içindeki Kürt’ün Türk’le, Türkün Kürt’le, Alevinin, Sünni’nin, dindarın, laikin, Ermeni’nin, Rum’un Süryani’nin birbiriyle çözülemeyecek sorunu yoktur. Türkiye Milletinin büyük çoğunluğunun karakteri de budur. Kuşatma altındaki ülkemizin psikolojik savaş araçlarıyla sürekli bir iç savaş ve kargaşa tehdidi altında tutulduğu da bir gerçektir. Ancak bu kuşatmayı kırmanın yolu, sahte çatışmalara taraf olmak değil, gerçek değişimin önünü açmaktır.

Türkiye, küresel güçler arasında tercih yapma dansını bırakıp, kendi içindeki gerçek dönüşümün engellerini aşacak bir hamle yapmalıdır. Sadece iç bütünlüğü koruma çabası, statükonun restorasyonuna yani faşizme gider. Sadece dışa açılma ise ya ABD’ye güvenlik ihracı gibi taşeronluk siyasetlerine (sahte Osmanlıcılık ya da sahte Turancılık) veya AB üyeliği gibi tüm iddialardan vazgeçip etkisizleşmeye gider. İç ve dış konsolidasyon, tek bir siyasetin, yani büyüyerek bütünleşmenin paralel siyasetleri olarak yürütülürse gerçek maksadına ulaşabilir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’nin milleti, Türk, Kürt, Arap ve diğer kardaş ve yurttaş halklar, Türkiye Avrasyası’nda, Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nda bir an önce bu ortak devlet ve ortak vatanın yeniden inşasını gündemlerine almalıdır.

Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler, Arnavutlar, Boşnaklar, Şiiler, Sünniler, Laikler, Dindarlar diyerek konuşmak emperyalizmin dilidir…Tüm bu ifadeler, artık bu ifadelerle kesin olarak birbirinden ayrılamaz bir alaşım haline gelmiş milleti parçalamaya dönük emperyalist bir söylemin sonucudur. Irak halkını Şiiler, Sünniler, Araplar, Kürtler ve Türkmenler olarak bölen operasyon, aslında yüzyıl önce başlayan büyük tasfiye operasyonunun devamıdır. O zaman da şimdi de, birden bire kardeşinden farklı olduğunu keşfederek ayrı devlet ayrı vatan ayrı ulus olma sevdasına kapılmanın son tahlilde hiç kimseye faydası olmayacaktır. Milleti parçalamak ve birbirinden ayrıştırmak, sadece bu ayrışmada kendine iktidar ve mevki çıkacağını ümit eden hırslı aşiret ve grup liderlerinin hevesini tatmine yarayacaktır. Geçmişte de Osmanlı’ya başkaldıran böyle liderler, halklarını kardeş halklara karşı kışkırtarak emperyalist güçlerin bölgeye çadır kurmasına hizmet etmişlerdi. Bugün de aynı oyun neredeyse aynı üslup ve tarzla sahnelenmektedir.

Bu bağlamda, iç içe geçmiş bütün bölge halklarının tümü, tek bir milletin tek bir devletini, adalet ve kula kulluğu ret (İlay-ı kelimetullah) temelinde örgütlemenin çabası dışında hiçbir meşru dava olmadığını unutmamalıdır.

Her tür etnik dil ve ifadelerden özenle kaçınmak, her tür etnik milliyetçiliği, şovenizmi ve faşizmi aşağılamaya devam etmek ortak bir alışkanlık olmalıdır.

Batılılar, kavim kavgalarına son vermek için Vestfalya Barışı’ndan sonra aynı kökten geldiklerini iddia eden sözde bilimsel teoriler geliştirmişti. Hind-Avrupa dil ailesi tezi ve Aryan ırk masalı, 19. yüzyıl başlarında ‘icad’ edildi. Yani bu ırk, dil ve tarih tezleri, modern yalanlardır. Ama işe yaramıştır ve Avrupa’nın birliği için önemli bir asabiye yaratmıştır. Bugün Avrupa ve Amerikalıların beyaz olanları, aynı uygarlık ve ırk kökenli olma şuuru içindedir.

Biz de, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Bulgarların, Farsların, Ermenilerin, Süryanilerin, Gürcülerin, Kırımlıların, Arnavutların, Rumların, Boşnakların, Romanların, Macarların, Lehlerin, Çerkezlerin, Çeçenlerin, Abazaların, Sırpların, tüm bölge halklarının bu ortak kültür havzasının farklı boyları olarak geliştiklerini ifade edecek ve ortak bir manayı ifade edecek yeni tezler, teoriler ve projeler geliştirmek zorundayız.

Aynı coğrafyayı paylaşmasak da, Kızılderililer, Zenciler ve  Hind alt kıta halkları da bu ortak manaya dahildir. Önemli olan, Türkiye (Osmanlı) Avrasya’sı bağlamında, özgürlükçü bir teoloji ile yeni bir ortak gelecek ve insanlık değerleri inşa edebilmektir. Her şey, bu maksat için, iyi olanın egemenliği için yeniden manalandırılabilmelidir.

Hepimiz, bizi biz yapan o derin tarihin iyi ve güzel hatıraları ile dolu ‘Ortak Ev’e geri dönmeliyiz. Bu, bütün bölgeye barış ve refah getirecek bölgesel demokratik bir üst birliği ifade etmektedir.

Ortak Ev-Beytül Millet, ortak insanlık ülküsüdür. Ve büyük bütün olarak Selçuklu ve Osmanlı’nın en geniş sınırları manasında ‘bu  ülke’nin ve  bu sınırlar içinde yaşayan herkes manasında ‘bu millet’in ortak evinin ortak değerleri ve ilkelerinin özeti, Allah, vatan ve özgürlüktür… İnsanlık, yeniden bu coğrafyanın tarihsel esenlik mesajı ile tanışmalıdır.

Kerim devlet, Adalet -hukuk devleti, Devlet-i Aliyye, Dersaadet, Daruselam, Beyt-ül Millet—Bu kavramların mana ve mefhumundan bihaber olanların ne bu ülke, ne devlet ne de geleceğimiz hakkında sağlıklı-organik bir mana ve misyonu yoktur, olmayacaktır.

 

Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği; Allah-Vatan-Özgürlük, Ahmet Özcan, Yarın Yay. 2010