“Kendini Bilen, Bilmeyenin Kusuruna Bakmaz” -Neşet Ertaş’ın Müziği Üzerine-
Neşet Ertaş, türkülerin kente taşınması, tematik ve teknik dönüşümü, icra mekânının farklılaşması (köy düğünleri ve köy kahvelerinden gazinolara) gibi hususlar dikkate alındığında bu değişimi okuyabileceğimiz en güçlü isim. Bununla beraber sadece babasından, atasından, kolektif bellekten devraldığı türküleri kentte plak ve gazino türü eğlence yerlerinde yeniden seslendirmekle kalmamış, bizatihi kendisi besteler yaparak anonimleşme sürecinin adeta tamamlandığını tarihe not düşmüş bir ozan. Özellikle onun kentte şöhret bulduğu ve bu köklü değişimlerin yaşandığı yıllarda hâlâ türkünün ancak anonim olabileceğine dair gelenekçi tutumu katı biçimde koruyan kurum ve köşe taşı isimler vardı ve bunlar doğal olarak kanaatleri ile ortamı belirliyorlardı. Orhan Gencebay ve Arif Sağ’ın 1960’ların ikinci yarısı sınavla girdikleri TRT’den, bu ve benzeri konularda anlaşamayıp da ayrılmasının gerekçelerinden birisi de bu olduğunu belirtmek gerekli. Oysa Neşet Ertaş aynı yıllarda çoktan kendi türkülerini bestelemiş, plaklara kaydetmiş ve eğlence mekânlarında her gece okumaya başlamıştır.
Ertaş’ın hiç tartışmasız, kendisine kadar ulaşan ve Hoca Ahmed Yesevi’den feyz alıp Anadolu topraklarında ete kemiğe bürünen bir evren tasavvurundan beslendiğini söylemek mümkün. Anadolu’ya has “maya”nın özünü inşa eden bu kavrayışın tahrik edici kuşatıcılığı sadece ocakları, dergahları içerisine almamış, pirlerden, abdallardan çobanlara kadar muhatap kaldığı herkeste mutlak, yaratan ve yaratılan arasındaki aşk ilişkisinin coşkusuna dair bir edep, eda oluşturmuştur. Ki, hâlâ Anadolu’nun en ücra köyünde herhangi bir eğitim almamasına rağmen hayata, evrene, tabiata, mahlukata dair bilgece sözler söyleyebilen ariflerle karşılaşabiliriz.
Dolayısı ile bu “bilgelik, ariflik” Ertaş’ın duygu ve zihin kodlarında vardır hatta kendisi ile söyleşi yapmaya gelen bir dergi ekibine “Ben fazla söz bilmem. Bilmem azdan çok anlar mısın” demesi başka türlü açıklanamaz. Susarak, az konuşarak, hayat karşısında geri çekilerek kurduğu dünya -ve tabii ki bu sözü- aslında onun evren ve birey algısının tezahürüdür de diyebiliriz. Bu yüzden Derrida’nın “Susmak da bir konuşma biçimidir.” ifadesi Anadolu toprakları için yeni bir bilgi değildir. Çünkü şu yalan dünyada, haddinden fazla konuşmanın anlamsızlığı üzerine dolaşıma giren ve adeta bu topraklar için sıradan bir hayat felsefesi biçiminde algılanan böylesi edep içerikli hâller zaten yaşamakta olan bir pratiğe karşılık gelmektedir. Kuşkusuz Derrida’nın bu kıymetli sözü ya da daha derinlere dalarsak Foucault’nun “konuşma da bir iktidar uygulama biçimidir.” mealindeki cümlesinin, pozitif aklın tedrisatından geçirilmiş topraklar için apayrı tarihsel karşılıkları bulunabilir. Lakin Anadolu’da irfan ve aşk ehlinin yaklaşık bin yıl evvel çaldığı sosyolojik maya’nın özünde bu ve benzeri bilgi zaten “bilinen” bir mesele idi. Kendisinden evvel bu topraklarda dolaşımda olan büyük bilgelik geleneğinin içerisinde kimlik kazanan Ertaş’ın “fazla kelime bilmemesi” ve soru sorandan “azdan çok anlamasını” beklemesi işte bu edebin, erkanın gereğidir. Tıpkı Seyyid Hüseyin Nasr’ın “İslam Sanatı ve Maneviyatı” kitabında “konuşma varsa uzaklık vardır, sessizlik varsa yakınlık vardır.” demesi gibi.

Ertaş üzerine daha evvel biyografik nitelik taşıyan ve hatta müzik sosyolojisi açısından da çözümlemelerde bulunan kıymetli eserler yayınlandı. Ancak O’nun gerek babasından devraldığı, gerekse kendi ürettiği türkülerin biraz evvel bahsettiğimiz ve Anadolu’ya asıl kimliğini, erdemini veren “maya”ya ait özün izini süren müstakil bir çalışma olması bakımından Savaş Barkçin’in kitabı (Gönül Dağı-Neşet Ertaş’ın Gönül Dünyası) bence önemli bir boşluğu dolduruyor. Çünkü Neşet Ertaş’ı Neşet Ertaş yapan tılsım, bu maya’ya eklemlenebilme ve modern zamanlarda bu öze ilişkin bilgiyi/geleneği dönüştürebilme gücüdür aynı zamanda. Netice itibariyle Anadolu’nun değişik mekanlarında O’nun gibi âşıklar, ozanlar kendilerinden yüzyıllar evvel söylenmiş türküleri dillendiriyorlardı. Lakin Ertaş bu birikimi dönüştürebilme performansına sahip olması dikkate alındığında diğerlerinden ayrışıyor.
1950’lerden sonra Türkiye’de kırsalın hızla şehre akmaya başlamasını salt demografik, istatistiki bir hareketlenme biçiminde okuyamayız. Türkülerin üretildiği kırdan modernleşmenin mekânı kente doğru yönelen toplumsal katmanın içerisinde ozan da aşık da vardır ve eline sazını alarak şehrin kenar mahallelerine inmiştir. Hayatın âdeta durağanlaştığı ve dolayısı ile temanın belirli izlekler etrafından yinelendiği sınırlı coğrafyadan (kır) ayrılıp zaman algısının ve toplumsal ilişkilerin değiştiği kente gelen âşık’ın, ozan’ın ürettiği türküler de bir biçimde dönüşüme uğrayacaktı. Sadece muhatap olduğu bireysel, toplumsal olaylar açısından değil, şehirde karşılaştığı yeni müzik türlerini de yaşanan sürece dahil edersek Türkiye’de 1950’lerden itibaren müzikal anlamda tarihsel pratiklerin yaşandığını not düşmemiz lazım. Burada Neşet Ertaş’ın kendisinde temsiliyet bulan mesele, Hoca Ahmed Yesevi’nin çaldığı, sonra Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan gibi yolbaşçıların biçim verdiği “maya”nın müzikal anlamda teknik dönüşümüdür. Dönüşebildiği için zaten “maya”dır ve Anadolu var oldukça bu maya dönüşerek yaşayacaktır.
Neşet Ertaş atalarından devraldığı bu birikimi Türkiye’nin modernleşme seyrine paralel biçimde kente taşımış, kente ait yeni mekanlarda icra etmeye girişmiştir. Ama bunu salt teknik bir yer değiştirme biçiminde algılamayıp temaya, öze dair bilgiyi koruduğu için de toplumun diri duran anlam haritasında çabucak karşılık bulmuş; özdeşleştirilmiştir. Bir bakıma şehre gelen ve şehirde kendisine yabancı olan, dayatılan modernleşme pratiği karşısında Ertaş’ın türkülerine sığınan Anadolu insanı Leyla’yı, Hakk Dostları’nı, Gönül’ü, dünyanın yalanlığını, muhabbeti unutmayarak erdemini, irfanını muhafaza etmeye çalışmıştır. Kendisine dayatılan ve baştan sona Batıcılaşma paradigmasına oturtulan modernleşme basıncına yönelik Anadolu insanı, cevap verebilecek sosyolojik enstrümanlardan yoksun ise de bu türkülerin içerisinde döneleyip duran temalar sayesinde maya’sını adeta yeniden hatırlamış ve korunmuştur.

Neşet Ertaş’ın kente taşıdığı türküleri, kent soyluların çocuklarının ancak gidebildiği Galatasaray Lisesi gibi seçkin bir kolejden mezun olmuş Cem Karaca devralmıştır mesela. Burada Cem Karaca’ya simgesel olarak atıfta bulunduğumu belirtmeliyim. Anadolu’ya kimlik veren ozanlardan Emrah’ın sözlerini plağa okuması zaten Neşet Ertaş’tan bir gelenek devraldığını gösteriyor. Mesele bununla da sınırlı değil bana göre. Modern Türk müziği biçiminde adlandırabileceğimiz yakın dönem tarihsel deneyimde bir başka başat karakter olan Orhan Gencebay ile de bağlantılı açıklanabilir Ertaş. Gencebay’ın 16, Neşet Ertaş’ın ise 20 yaşlarında olduğu ve Beyoğlu’nda bir mekânda yevmiyesi 7,5 liradan çalıştığı zamanlarda iki karakter bir sazevinde karşılaşırlar. Önce Neşet Ertaş çalar bağlamayı aşk ile. Ardından sazevi sahibinin “Orhan da çalar.” demesi üzerine Gencebay alır bağlamayı. Yıllar sonra Gencebay bu karşılaşma anı için şunları anlatır : “Ben çaldım söyledim, o ağladı; o çaldı söyledi ben ağladım derler ya, aynen öyle oldu.” O yıllar Neşet Ertaş’ın kendisine bağlama alacak parası dahi yoktur cebinde. Türkiye’nin ise O’nun kıymetini algılayabilecek donanımı. Netice itibariyle çok uzun yıllar adeta kendisini unutturmaya çalışır gibi yurt dışına gider ve susar. Bu susma’dan çok şey anlaşılmasını bekler. Sürecin bir şekilde öyle işlediğini söylemek de mümkün. Türküleri dillerden dillere dolaşır. Bir zamanlar O’nun türkülerine sığınan kenar mahalleler, yani sosyolojik anlamda “çevre” Türkiye’de çok şeyi değiştirmiş, hatta “merkez”e kadar gelmiştir bile.
Yine bir söyleşisinde, çıkardığı hiçbir plağının ve kasetinin kendisinde olmaması, bunları bir kenarda tutma ihtiyacı hissetmemesi de ilginçtir. “Tasavvuf” şeklinde adlandırabileceğimiz bilgiden habersizseniz mesela Neşet Ertaş’ın, bu zamana kadar kasetini, plağını saklamadığını anlamlandırmak mümkün olmaz. Oysa Ertaş dünyanın yalan olduğu bilgisini aldığı ilk andan itibaren bu meselelerin önemsizliğini çoktan kavramış bir arif, abdal hâli ile görevinin, ataları gibi bu topraklara “ayaklara türab”, gönüllere hızmatçılık” yapmaya geldiğini söyleyip durmuştur. Bir zaman kendi köyünde, obasında “abdal” olduğu için horlanmasına rağmen içinde büyük bir insanlık sevgisi taşıması, aşk denilen duygunun kaynağına ilişkin kavradığı derin bilgiden dolayıdır. Bu yüzden “Kendini bilen, bilmeyenin kusuruna bakmaz.” der.