Kayıp Hazinemiz: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Mülki İdarede Görgü, Tevazu ve İnisiyatif
Yüksek lisans tezimde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Tahsin Uzer’in hayatını incelerken, Osmanlı Devleti’nde nitelikli bir mülki amirin nasıl yetiştiğini gerçek bir örnek üzerinden öğrenme fırsatı bulmuştum. Tahsin Uzer, Osmanlı Devleti’nin ağır ve hantal bürokratik yapısı içinde iş bilen, cesur ve dirayetli bir mülki amirin halkın hayatına nasıl dokunabileceğini gösteren dikkat çekici bir örnekti. Onun kariyeri, bir nahiye ya da kaza ölçeğinde bile halk için devlet fikrinin, kamu düzeninin ve yerel refahın nasıl somutlaştırılabileceğini gösteren gerçek bir hikayeydi. Tahsin Bey idari hayatının başlarında bile eşkıya takibinden okul açmaya, vergi memurlarının keyfî uygulamalarını önlemekten yerel üretimi desteklemeye kadar pek çok alanda inisiyatif almış; Drama’da kurduğu Tütün Kooperatifi ile de yalnızca bölgesel refaha değil, millî ekonomi fikrine de hizmet etmişti.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde Tahsin Uzer ve Hüseyin Kazım Kadri gibi İttihat ve Terakki geleneği içinde yetişmiş mülki amirler, özellikle Rumeli’de dikkat çekici bir idari performans sergilemişlerdi. Ancak Balkan Savaşları’nın yol açtığı büyük yıkım, bu kadroların Rumeli’nin şehir merkezlerinde ve taşra bölgelerinde attıkları temellerin kalıcı sonuçlara dönüşmesini engelledi. Bu dönem üzerine yaptığım çalışmalar beni şu sonuca götürdü: Başarılı bir mülki amir, yalnızca sınav kazanan, mevzuatı bilen ya da merkezden gelen emirleri uygulayan kişi değildir. Böyle bir idareci zengin ve çok yönlü bir habitattan (çevreden), şehir görgüsünden, devlet terbiyesinden, farklı toplumsal çevrelerle temas kabiliyetinden ve gerektiğinde halkı harekete geçirebilme becerisinden beslenir.
İttihat ve Terakki geleneği içinde yetişmiş, inisiyatif alan ve yetkisini halkın çıkarları ile devletin bekası adına kullanabilen mülki amir kuşağının Cumhuriyet dönemindeki en belirgin iz düşümlerinden biri merhum Vali Recep Yazıcıoğlu’dur. Bu tip mülki amirleri öne çıkaran yönler yalnızca çalışkan veya cesur bürokratlar olmaları değildir; asıl mesele, merkezî devlet yapısı ile yerel toplum arasındaki ataleti kırabilecek bir idari enerjiye sahip olmalarıdır. Türkiye’de yerel toplum, çoğu zaman kendi bölgesinin sorunlarını çözmek için inisiyatif almak yerine, meseleyi devletin merkezî iradesine havale etme eğilimindedir. Bu durum, yerelde halkın siyasi katılımını, sorumluluk duygusunu ve ortak iş yapma kabiliyetini zayıflatabilecek bir potansiyel taşır. Yazıcıoğlu’nun farkı, tam da bu edilgenliği kırmaya çalışmasında aranmalıdır.
Onun idarecilik pratiği, yerel sorunların çözümünü merkezin takdirine bırakmak yerine, o sorundan doğrudan etkilenen insanları çözüm sürecinin parçası hâline getiren örneklerle doludur. Bu bakımdan Yazıcıoğlu, Tahsin Uzer ve Hüseyin Kazım Kadri gibi mülki amirlerde gördüğümüz inisiyatifçi devlet adamı tipine yaklaşır. Merhum Yazıcıoğlu, gerektiğinde kazmayı küreği eline alan, makamın konforuna sığınmak yerine sahaya inen, halkı yalnızca yönetilen bir kitle değil, ortak iş yapma kapasitesine sahip bir toplumsal unsur olarak gören bir bürokrattı. İlk valiliği olan Tokat’ta kaymakamları ve yerel halkı eğitim ve altyapı seferberliğinin parçası hâline getirmesi, bu anlayışın hâlâ hatırlanan örneklerinden biridir. Yazıcıoğlu’nun idarecilik tarzında, merkezî bürokrasinin yavaşlığını aşan, yerelin imkânlarını seferber eden ve kamu yararı adına risk alabilen bir ruh vardır. Her meselenin merkezden gelecek bir kararla çözüleceğine inanılan yerde, halkın siyasî katılımı kadar ahlaki sorumluluk duygusu da körelme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. İşte Tahsin Uzer’den Recep Yazıcıoğlu’na uzanan inisiyatifçi mülki amir tipi, bu yapısal sorunu tümüyle ortadan kaldırmasa bile, merkeziyetçiliğin yerelde ürettiği edilgenliğe karşı bir tampon alan oluşturur. Bu idari yaklaşım, tarihsel bakımdan İttihatçı mülki amir tipinin Cumhuriyet dönemindeki güçlü yankılarından biri olarak okunabilir.
Peki böyle vatansever, çalışkan, fedakâr, erdemli ve diğerkâm mülki amirler nasıl yetişir? Yalnızca Mülkiye eğitimi, mevzuat bilgisi veya merkezi sınav başarısı bu tip idarecilerin ortaya çıkması için yeterli midir? Kanaatimce nitelikli mülki amir, yalnızca mesleki formasyonla değil, ona zengin ve çeşitli bir habitus kazandıran bir çevrede edindiği nitelikli habitus ile yetişir. Habitus kavramıyla, bireyin toplumsal hayat içinde çoğu zaman farkında olmadan edindiği; düşünme, hissetme, konuşma, giyinme, beğenme, davranma ve hareket etme biçimlerini şekillendiren kalıcı ve aktarılabilir yatkınlıklar bütününü kastediyorum[1]. Bu nedenle iyi bir mülki amirin yetişme sürecini anlamak için yalnızca aldığı eğitime değil; ailesine, şehir tecrübesine, kültürel sermayesine ve farklı toplumsal dünyalarla temasına da bakmak gerekir. Tahsin Uzer, Hüseyin Kazım Kadri ve Recep Yazıcıoğlu’nun habituslarını şekillendiren aile, şehir, eğitim ve kültür çevrelerini irdelemek, bugünkü bürokrat kalitesine yönelik eleştirilerin nedensel temellerini anlamak bakımından önemli bir imkân sunmaktadır.
Tahsin Uzer örneğinde onun Selanik’te yetişmesinin, kendisinin mülki amirlik becerilerine katkısı yadsınamaz. Bu kıyı şehri Tahsin Bey’e; Türk, Rum, Yahudi, Bulgar, Ulah ve Avrupalı unsurların iç içe geçtiği, liman ticaretiyle dış dünyaya açılan, matbuatın ve siyasetin canlı olduğu bir şehir terbiyesi sundu. Selanik’in şehir ortamı Tahsin Bey’e farklı toplulukları tanıma, onların duygu, düşünce ve beklentilerini okuma kabiliyeti kazandırdı. Tahsin Bey’in aile ortamında ve Selanik’te edindiği görgü ve İstanbul’da Mekteb-i Mülkiye’nin sağladığı idari formasyon ve devlet terbiyesi ile birleşince, tüm bu habitat Tahsin Bey’e geniş bir devlet ve dünya kavrayışı kazandırdı. Daha genç yaşlarında Selanik, İstanbul, Mülkiye, İttihatçılık ve Balkan siyaseti arasında gidip gelen bu tecrübe, onu tek çevrenin, tek dilin, tek görgünün insanı olmanın ötesine taşıdı.
Örnek bir devlet adamı olarak Hüseyin Kazım Kadri de zengin ve renkli bir çevrede yetişerek güçlü bir habitus edindi. İstanbul’da Beylerbeyi’nde doğan ve bir valinin oğlu olan Hüseyin Kazım Kadri, İstanbul’da Osmanlı terbiye ve görgüsü ile İzmir’in kozmopolit ve ticaret merkezli atmosferinde yetişti. Hüseyin Kazım Bey; İngiliz Ticaret Mektebi, özel hocalar, çok dillilik ve Almanya’daki ziraat tecrübesiyle ufkunu genişletti. Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, Yunanca, Latince ve İtalyanca bilen; Halep, Selanik, İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerle temas eden; valilik, şehreminliği, nazırlık, gazetecilik, lügatçilik ve fikir adamlığını aynı bünyede toplayan Kadri, dar bürokratik habitusun tam karşısında durur. Onun idarecilik ve düşünce dünyasında belirleyici olan şey, makamdan önce şehir görgüsü, dilden önce kültür, memuriyetten önce geniş bir imparatorluk terbiyesidir.
Recep Yazıcıoğlu ise tıpkı Selanik ve İstanbul gibi bir başka kıyı şehri olan Trabzon’da doğmuştur. Üstelik o zengin bir çiftçinin ya da valinin değil, bir Diyanet mensubunun evladı olarak Sürmene’nin Köprübaşı köyünde dünyaya gözlerini açmış birisidir. Karadeniz kıyısında doğmak Yazıcıoğlu için, herhangi bir iç taşranın kapalı hinterlandının aksine; deniz, ticaret, göç, ve çok kültürlü bir ortam anlamına geliyordu. Yazıcıoğlu, babasının görevi sebebiyle çocukluk ve gençlik yıllarından itibaren farklı coğrafyalarla temas etmiş, özellikle Ege çevresini tanımış ve Ankara’da hukuk eğitimi alarak merkezî bürokratik kültürle karşılaşmıştır. Yani Yazıcıoğlu’nun habitusunu şekillendiren etkenler Karadeniz ve Ege’nin kozmopolit ve ticaretle iç içe çevresi, babasının dini-bürokratik terbiyesi ve Ankara’da aldığı devlet formasyonuydu.
Dikkat edilirse bu üç ismin biyografisinde aile çevresi, kozmopolit şehir kültürü ve farklı toplumsal temas alanları belirleyici bir yer tutar. Tahsin Bey, bölgenin ileri gelenlerinden, varlıklı bir çiftçi ailesinin çocuğudur; Hüseyin Kazım Kadri bir valinin oğludur; Recep Yazıcıoğlu ise müftü bir babanın evladı olarak dinî-bürokratik bir aile çevresinde yetişmiştir. Bu arka plan, onların yalnızca maddi imkânlar bakımından değil; terbiye, temsil, sorumluluk, gözü tokluk ve kamusal davranış kalıpları bakımından da belirli bir birikimle hayata başladıklarını düşündürür. Bu birikimle kastettiğimiz eski dünyanın aristokratik terbiyesi diyebileceğimiz; insanın makam karşısında şımarmamasını, imkân karşısında açgözlüleşmemesini, halk karşısında kibirlenmemesini ve devlet görevini şahsi yükseliş aracı değil, bir sorumluluk alanı olarak görmesini sağlayan bir görgü düzenidir.
Bu üç biyografide kıyı ve liman coğrafyasının sunduğu açıklık da ayrıca dikkat çekicidir. Selanik, İstanbul, İzmir ve Karadeniz kıyı hattı; farklı toplulukların, ticaret ağlarının, göç hareketlerinin, hemşehrilik ilişkilerinin ve değişik sosyal sınıfların birbirine temas ettiği alanlardır[2]. Bu tür çevreler, belirgin ticaret yolları ve kültürel temas kanalları üzerinde bulunmayan kapalı taşra ortamlarına kıyasla daha geniş bir görgü ve temas imkânı üretir. Zira farklı toplum kesimleriyle aynı kamusal alanı paylaşmak hem bilgi hem de ölçü, nezaket, tevazu, temsil kabiliyeti ve ortak yaşam disiplini de gerektirir. Bu nedenle söz konusu mülki amirlerin başarılarını yalnızca aldıkları eğitime bağlamamak; bu başarıların kaynağını, onları yetiştiren geniş ve çok katmanlı çevrede, terbiyeyi karaktere dönüştüren ve onlara güçlü bir habitus kazandıran bu yetişme zemininde aramak gerekir.
Ne yazık ki son dönemde Tahsin Uzer, Hüseyin Kazım Kadri ve Recep Yazıcıoğlu gibi başarılı, tevazu sahibi, millet için çalışan, devlet adabını bilen ve temsil kabiliyeti yüksek mülki idarecilere daha seyrek rastlıyoruz. Mülki idarecilik, zaman zaman halkın sorunlarını çözme iradesinden çok, makamın kişisel görünürlük alanına dönüştürülmesi, protokol ve temsil zaafları, kamuoyuna yansıyan adli-idari tartışmalar yahut devlet ciddiyetiyle bağdaştırılması güç imaj[3] tercihleri üzerinden gündeme geliyor. Bu tablo, meseleyi tek tek şahısların kusurlarının ötesine taşıyarak, mülki idarede insan kaynağının niteliği üzerine daha esaslı bir tartışmayı zorunlu kılıyor.
Gitgide daha fazla olumsuz vaka ile anılmaya başlayan yeni mülki idareci profilinin bir kısmı, Tahsin Uzer, Hüseyin Kazım Kadri ve Recep Yazıcıoğlu gibi örnek idarecilerin aksine, zengin ve çeşitli bir habitatta yetişmeyen; çoğunlukla taşranın kapalı, tek kanallı ve hemşehri ilişkilerine dayalı çevrelerini aşamayan dar bir habitusu temsil ediyor. Büyükşehirlerde üniversite eğitimi almış olsalar bile, çoğu zaman bu şehirlerin sunduğu kültürel ve entelektüel imkânlarla gerçek anlamda temas etmeyen; dar hemşehri ağlarının, yerel ilişki kalıplarının ve sınav merkezli hayat disiplininin dışına çıkamayan kişiler, devletin temsil makamını taşıyacak genişlikten uzak kalabiliyorlar. Hayatının önemli bir kısmı küçük bir şehirde, hatta ilçede, merkezi sınavlara hazırlanmakla geçmiş; farklı şehirler, farklı sınıflar, farklı kültürel çevreler, sanat, edebiyat, tarih, dil ve kamusal temsil terbiyesiyle yeterince temas etmemiş bireylerin yalnızca sınav başarısı ve yerel siyasi referanslarla devletin halka dönük yüzü hâline gelmesi ciddi bir sorun alanı haline gelmiş durumda…
Bugün mülki idarenin ihtiyacı, makam koltuğunu kişisel görünürlük alanına dönüştüren idareciler değil; gerektiğinde ceketini çıkarıp gömleğinin kollarını sıvayan, kazmaya küreğe el atan, halkın sorununu masa başında değil sahada kavrayan mülki amirlerdir. Tahsin Uzer’den Recep Yazıcıoğlu’na uzanan çizginin asıl anlamı da burada aranmalıdır. Bu çizgide mülki amirlik, koltukta verilen pozla değil, yerelde çözülen sorunla; protokol gösterisiyle değil, halkın hayatına dokunan somut işle ölçülür[4].
Bu nedenle devletin birçok kademesinde olduğu gibi mülki idarede de insan kaynağı meselesi yeniden ele alınmalıdır. İyi aile terbiyesi almış, farklı sosyal ve kültürel çevrelerle temas etmiş, dar çevre aidiyetlerini aşabilmiş, entelektüel ilgilerini geliştirmiş ve makamı şahsi görünürlük alanı değil kamu sorumluluğu olarak kavrayan görgülü, mütevazı ve diğerkam bireylerin önünün açılması gerekir. Ancak o zaman mülki idare amirlerini, aile çevreleri üzerinden kamuoyuna yansıyan adli tartışmalarla, makam koltuklarında verilen kibirli pozlarla ya da devlet ciddiyetiyle bağdaştırılması imkansız imaj tercihleriyle değil; halkın hayatına dokunan işleri, çözdükleri sorunlar ve temsil ettikleri kamusal terbiyeyle konuşuruz.
[1] Habitus Kavramı için bkz. Bourdieu, Pierre. “Structures and the Habitus.” In Outline of a Theory of Practice, translated by Richard Nice, 72–95. Cambridge: Cambridge University Press, 1977. https://doi.org/10.1017/CBO9780511812507.00
[2] Türkiye, kültür, dil, din, mezhep, sınıf ve görgü bakımından oldukça farklı toplulukları aynı idari yapı içinde barındıran büyük bir ülkedir. Gençliğini dar, dışarı kapalı ve sınırlı temas imkânı sunan kırsal bir çevrede geçiren kişinin, bu farklılıkları sonradan tanıyıp yönetme becerisine dönüştürmesi imkânsız olmasa bile kolay da değildir. Mülki idarecilik, farklı toplumsal dünyaların dilini, hassasiyetini ve davranış kodlarını okuyabilmeyi gerektirir. Bu bakımdan kıyı şehirleri, liman havzaları ve ticaret merkezlerinde yetişen bireyler, farklı toplumsal çevrelerle erken yaşta temas etme bakımından nispeten daha avantajlıdır.
[3] “İmaj” derken giyim-kuşam, saç, makyaj ve genel dış görünüşlerini kastediyorum. Ceketinin düğmesi kapanmayacak kadar dar takım elbiseyi “karizma” sayan erkek yöneticilerle, saç ve makyajıyla abartılı Japon anime çizgilerini hatırlatan kadın yöneticiler aynı görgü kaybının iki ayrı tezahürüdür. Makam, kişisel stil denemelerinin yapılacağı bir sahne değil; ölçü, sadelik ve vakar isteyen bir temsil alanıdır.
[4] Çocukluk ve gençlik döneminde emek, üretim ve ufak da olsa kendi kazancını elde etme tecrübesiyle temas eden bireylerde hayatın maddi gerçekliğine ve başkalarının emeğine karşı daha gelişmiş bir duyarlılık dolayısıyla daha yüksek bir tevazu oluşabilir. Özellikle erkek çocuklarının 10-12 yaşlarından itibaren tanıdık ve güvenilir bir yerde işe verilmesi hem onların ahlaki gelişimini destekler hem de formal eğitimlerine ek olarak ikinci bir uzmanlık dolayısıyla hayatlarını idame ettirebilecekleri diğer bir meslek de kazanmalarını sağlayabilir. Buna karşılık, günümüzde sıkça rastlandığı üzere, gençliğini yalnızca merkezi sistem sınavlarına hazırlanarak, 25-30 yaşına kadar ailesi tarafından finanse edilerek ve hiçbir üretim sürecine temas etmeden geçiren bireylerin, sonradan tevazu, sorumluluk ve toplumsal fayda bilinci geliştirmesi güçleşir.