Kârlı Bir Girişim ve Yatırım Olarak Savaş
‘Geliyorlar Taranta Babu
Seni öldürmeğe geliyorlar.
Karnını deşip
barsaklarının
kumun üstünde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını
görmeğe geliyorlar.
Seni öldürmeğe geliyorlar TARANTA BABU
Seni
ve keçilerini
Oysa ki ne onlar seni tanır
ne onları sen…
Ve ne de keçilerin atlamıştır
onların çitlerinden…’
(Taranta Babu’ya Mektuplar/ Nazım Hikmet)
14.ya da 15. yüzyıllarda batılı tüccarlar, buldukları finansörlerin desteğiyle bir ya da iki gemi kiralar, katiller, suçlular ve ayyaşlardan bir grup toplar, oldukça riskli bir yolculuğun ardından Asya’da herhangi bir yerde kıyaya çıkar, ellerindeki modern silahlarla terör estirir, katliam yapar, yerli halktan gasp ettikleri baharat, köle, altın, gümüş gibi kıymetli ne bulurlarsa gemiye doldurur ve Londra ya da diğer batı limanlarına dönerlerdi. Bire yüz, bire bin gibi devasa kârlılıktaki bu seferler, sömürge gerçeğinin en kaba haliydi. Sonradan devlet ve kralların da dahil olduğu bu devasa sömürge ‘endüstrisi’ temel olarak yağma ve talana dayanan, zamanla oldukça sofistike biçimde sistemleştirilen bir iş modeliydi.
ABD Başkanı Trump’ın Gazze sahilleri üzerine kurduğu kârlı emlak projeleri, İran’a saldırıların başladığı günden beri başkan, bakan ve senatörlerin sık sık basına yansıyan ‘çok para kazanacağız’ açıklamaları, bu iş modelinin daha devasa ölçekte ve daha sofistike bir uygulamasından başka bir şey değil. Bu yazının konusu değil ama bütün bu rezil yağmanın arka planında elbette tanrıya, insana, varlığa ve ahlaka dair, yabancısı olduğumuz bir düşünüş ve duyuş biçimi yatmaktadır. Bu konu için okura, yine bu sitede Ahmet Demirhan’ın, Robinson Crouse romanı üzerine kaleme aldığı nefis yazıların okunmasını salık veririm.
Ticaret ve savaş gibi iki kavramı aynı cümlede kullanmak biraz akıl karıştırıcı biliyorum ama gerçekten de savaş tarih boyunca en kârlı yatırım aracı olmuştur. Doğudan batıya tarihteki irili ufaklı birçok devlet ve imparatorluğun, sermaye sahiplerinin en çok yatırım yaptığı ‘iş’ savaş olmuştur. Bunlar; bazen yağma ve talan, bazen ticaret ve gümrük yollarının kontrolü, bazen kaynaklar ve imtiyazlar veya toprak işgali yoluyla plantasyonlar gibi sömürü amacı güden devasa ticari girişimlerdir. Günümüzde ‘risk sermayesi’ olarak kavramlaşan finansal yapı tarihte kralların, sermayedarların ve devletlerin yatırım yaptıkları sömürge amaçlı sefer ve savaşlar için oluşturulmuştur. Çoğunlukla iflasın eşiğindeki kasa ve hazineleri doldurmak için girişilen bu savaşlarda risk büyüdükçe kârlılık artmıştır. Bütün bu kanlı girişimlere bir ‘değer’ atfetmek, bu rezil yağma kampanyalarında insani ya da politik bir amaç aramak beyhudedir. Mevzu tam olarak riskli (kanlı) bir yatırımdır, borsalardır, tahvillerdir, piyasa kontrolleridir, kaynak sömürüsüdür.
Tarihe çarpık ve yanlış biçimde Amerika kıtasının kâşifi olarak geçen Kristof Kolomb’un seferi mesela tam olarak risk sermayeli bir savaş ve sömürge girişimidir. 1492’de Kastilya Kraliçesi Isabella ve Aragon Kralı Ferdinand’ın desteğiyle, dönemin ileri silahlarıyla donatılmış 3 gemi ve 90 kişilik mürettebatla başlayan sefer, İspanyol İmparatorluğunun temellerini atan muazzam sömürünün kapılarını aralamıştı. Kral ve kraliçeyi bu kârlı sefere ikna eden ve seferin ana finansörü olan (1.1 milyon Maravedis koymuştu) kişi Ferdinand’ın saymanı, girişimci ve tüccar Luis de Santangel Yahudi bir dönme idi. Vasco da Gama (1497) ve Ferdinand Magellan’ın (1519) seferleri de oldukça kârlı ve tabi çok kanlı girişimlerdir. Lizbon ve Anvers (Belçika) merkezli Yahudi bankerler (başta Mendes ailesi olmak üzere) bu tür sömürge ve savaşlara çok ciddi sermaye yatırmışlardır. Hollanda ve İngiltere’nin Hindistan’da kurdukları büyük sömürü ağları da kelimenin tam anlamıyla birer ‘şirket’ işiydi. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC- Vereenigde Oostindische Compagnie) yine yukarıdaki benzerleri gibi büyük oranda risk sermayesi ile hayata geçirilmiş başarılı bir ‘işti.’ 1650’de Amsterdam borsasında işlem gören VOC hisselerinin kârlılığı dudak uçuklatacak cinstendi. İngilizlerin Hindistan’ı üç yüz yıla yakın sömürdüğü yapı da bir şirketti: Doğu Hindistan Şirketi (EIC- East India Company). Başta Yahudi sermayedarlar Sır Solomon de Medina ve Mendes ve Da Costa aileleri olmak üzere, kraliyet mensupları, lordlar ve tüccarlardan oluşan önemli hissedarları vardı bu ‘ballı’ ve tabi çok kanlı işin. Benzer bir ‘şirket’ işi daha yakın zamanda Belçika tarafından Kongo’da uygulandı. Kral II. Leopold’un 1885’te şahsi ‘start-up’ şirketi olarak kurulan Etat Independant du Congo (adı da oldukça fiyakalı: Kongo Bağımsız Devleti), Kongo’da 10 ila 25 milyon insan katletmiştir. Bu ürkünç ve kanlı ama çok kârlı ‘insan avının’ da başta Yahudi bankerler olmak üzere Tüccar ve sermayedarlardan oluşan çok sayıda finansör ve ortakları vardı. Bir örnek olarak Belçika’nın en güçlü bankerlerinden Lambert Ailesi (Rothschild ailesiyle akraba banker hanedanı), II. Leopold’un Kongo operasyonunun en büyük ortaklarından biriydi.
Liste uzayıp gider. Ama bu listenin önüne ve arkasına dizeceğimiz onlarca irili ufaklı ‘yatırım’ örneği şu acı gerçeği tekrar ve tekrar teyit etmekten başka bir işe yaramaz: Savaş kârlı bir iştir. Bütün bu sömürü amaçlı sefer ve savaşların hiçbirinde insani, ahlaki ya da politik bir değer bulunmamaktadır. Önemli savaş kuramcısı ve asker Carl von Clausewitz’in; ‘savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir’ cümlesinde ifade ettiği tarzda savaşlar değildir bunlar. İki devletin sınır sorunları, iktidar paylaşımları, güvenlik ve jeopolitik zorlamalarla meydana gelen ya da bir mefkurenin peşinde olan fatihlerin siyasi hırs ve hedefleri uğruna başlatılan, doğrusu kısmi bir asalet de barındıran savaşlardan farklıdır anlatılanlar. İş adamları ve sermaye gruplarının yatırım yaptığı, yüksek riskli ve çok kârlı bir iş modelidir söz konusu olan.
Klasik dönemde, bu tür yağma ve talan amaçlı savaşların yanı sıra, bugün de uygulanan güvenlik/tehdit denklemi de oldukça işlevseldi. Fransız tarihçi Fernand Braudel bu konuya dair 1600’lü yıllardan şöyle bir örnek getirir: “Deniz korsanlığının arkasında şehirler ve şehir devletleri vardı. Kara korsanlığı olan haydutluğun arkasında ise lordların sürekli yardımı vardı.” Bir kral ya da lord haraca bağlayacağı rakiplerini söz konusu ‘girişimlerle’ tehdit eder, ardından bir koruyucu ve güvenlik satıcısı olarak kapıya dikilirdi. Bütün bu organizasyonların tamamı gerçek anlamda bir ‘iş’ti.
Modern dönemde bu tehdit/güvenlik denklemi yeniden kurgulanmış, sermayedarlar ve devletlerin ortaklaşa ürettikleri bir tehdit ve ortaya çıkan (çıkarılan) tehdide karşı ‘güvenlik’ satmak yine oldukça kârlı bir ‘iş modeli’ olarak öne çıkmaktadır. Son bir yılda ABD Başkanı D. Trump’ın başta körfez İslam ülkeleri olmak üzere Avrupa ve diğer devletlere kestiği muazzam faturalar bu tür bir sözde ‘koruma’ işinin bedeldir. Bu konudaki en parlak ‘proje’ şüphesiz Filistin’deki sömürgeci Yahudi Kolonisine kurdurulan İsrail Devletidir.
Filistin’e Batıdan taşınan ‘Yahudi Kolonisi’ eliyle oluşturulan İsrail devleti, bu karlı yatırımların en büyük ölçekli örneğidir. 1917’de Balfour Deklarasyonu ile başlayan sürecin arka planında yine bir iş modeli vardı. Gelişen teknolojilerle koşut değeri birdenbire yükselen petrolün kontrolü ve olası rakiplerden korunması için geliştirilen bu tehdidin koç başı Siyonist ideolojiydi. 19. Yüzyıldan itibaren yaygın biçimde tartışılan ‘Yahudi Sorunu’ bu iş modeliyle Ortadoğu’ya ihraç edilerek Avrupa Yahudi sorunundan kurtulmuş ve Yahudi kolonisi üzerinden İslam beldelerindeki devlet ve halkları için oluşturulan muazzam tehditle bölge ve petrol tamamen kontrol altına alınmıştır. ABD/İsrail saldırıları başta olmak üzere günümüzde yaşanan gelişmeler, söz konusu ‘iş modelinin’ yaşadığı ağır kriz ve kayıpların telafisi ve yeniden kurgulanması çabalarından ibarettir. Çünkü kurulan sistem tıkanmıştır.
ABD, on yıllardır dünyadan fiziksel olarak izole doğal kalesinde adeta bir cennette yaşıyor. Dünyanın hemen her yerinden, enerji kaynaklarından ticaret yollarına kadar her kaynak son damlasına, son kuruşuna kadar buraya akıyor. Bütün dünyayı doğal ‘enflasyon havuzu’ olarak kullanan ABD neredeyse gerçek anlamda ‘kâğıt’ karşılığında dünyanın kaynaklarını sömürüyor. Uzmanlara göre ABD’nin resmi borcu 39 trilyon doları aşmış bulunuyor. Fortune dergisine göre 39 trilyon resmi borcun yanı sıra gayri resmi borç muhtemelen 100 trilyon doları aşmış bulunmaktadır. Her 3 ayda 1 trilyon dolar artan ve artık çevrilemez boyutlara ulaşan bu devasa borcun bütün kürede yarattığı strestir ABD ve ortaklarını bu kadar pervasız yapan. Artık demokrasi, insan hakları gibi çerçevelere sığmayan bu küresel stres en iyi ifadesini Donald Trump gibi adeta ortaçağdan fırlamış bir haydut-tüccar figüründe buluyor ifadesini.
Ancak dünya eskiden olduğu gibi değneksiz köy değil. Önce her oyunu bozan Gazze ve kutlu Aksa Tufanı operasyonu, ardından dünyanın görüp göreceği en temiz devrim olan Suriye Devrimi ve şimdi İran’a yönelik saldırılar. Bu silsile açıkça bölgede kurulan sahte Siyonist tehdidinin bütün maskesini düşürmüş, bölgedeki her insanı, her organizasyonu, her devleti müttefik olmaya zorlayan bir süreci tetiklemiştir. Bundan sonrası bu haramiler için daha zor olacaktır.