Kanun Önündeki Böcekler ve Hayvanlar
5 Mart 1986’da, Malezya’nın Malakka kenti yakınlarındaki bazı köylüler, suçlarını işlemek için hayvanlara dönüşen bir hırsız çetesinin üyesi olduğuna inandıkları bir köpeği döverek öldürdüler. Bu olay Londra Financial Times gazetesinin ön sayfasında yer aldı. “Bir köpek bir insanı ısırırsa bu haber değildir; ama bir insan bir köpeği ısırırsa bu haberdir,” denir.
Ancak bu tür hikâyeler görünüşe göre uzun süredir haber değeri taşımıyor. Nitekim hayvanlara karşı intikam alan insanların en sıra dışı örnekleri neredeyse tamamen unutulmuş durumda. Birkaç yıl önce, ilk kez 1906’da yayımlanmış, Animal Symbolism in Ecclesiastical Architecture, (Dini Mimarlıkta Hayvan Sembolizmi), Bugs and Beasts before the Law (Yasalar Karşısında Böcekler ve Yaratıklar) vb. kitapların da yazarı olan E.P. Evans’ın The Criminal Prosecution and Capital Punishment of Animals (Hayvanların Ceza Kovuşturması ve İdam Cezası) gibi şaşırtıcı bir başlığa sahip bir kitabına rastladım. Kitabın giriş sayfasında, 1386 yılında Normandiya’daki bir kasabanın pazar meydanında, ceket ve pantolon giydirilmiş bir domuzun darağacında asıldığı bir gravür yer alıyordu; domuz yerel mahkeme tarafından resmen yargılanmış ve cinayetten suçlu bulunmuştu. Kitabı Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nden ödünç aldığımda bu resmi kütüphaneciye gösterdim. “Bu bir şaka mı?” diye sordu.
Hayır, şaka değildi. Görünüşe göre Orta Çağ boyunca ve hatta 19. yüzyıla kadar Avrupa’nın her yerinde hayvanlar, insanlara yönelik suçları nedeniyle yargılanıyordu. Köpekler, domuzlar, inekler, fareler ve hatta sinekler ile tırtıllar; cinayetten ahlaksızlığa kadar uzanan suçlamalarla mahkemeye çıkarılıyordu. Duruşmalar tam bir resmiyetle gerçekleştiriliyordu: her iki tarafın delilleri dinleniyor, tanıklar çağrılıyor ve çoğu vakada suçlanan hayvana bir tür adli yardım sağlanıyordu-vergi mükelleflerinin parasıyla hayvanın savunmasını yürütmek üzere bir avukat atanıyordu.
Örneğin 1494 yılında, Fransa’nın Clermont kenti yakınlarında genç bir domuz, “beşiğindeki bir çocuğu boğmak ve parçalamak” suçlamasıyla tutuklandı. Birkaç tanık dinlendi ve şu şekilde ifade verdiler: “Paskalya sabahı, bebek beşiğinde yalnız bırakılmışken, söz konusu domuz o sırada eve girmiş ve söz konusu çocuğun yüzünü ve boynunu parçalamış ve yemiştir… bunun sonucunda çocuk hayatını kaybetmiştir.” Delilleri değerlendirip hafifletici hiçbir neden bulamayan hâkim şu kararı verdi:
Bizler, söz konusu suçtan duyduğumuz tiksinti ve dehşetle, ibret olsun diye ve adalet sağlansın diye, şu anda manastırda tutuklu bulunan ve hapsedilen söz konusu domuzun, başrahip tarafından tahta bir darağacında asılıp boğularak idam edilmesine karar verdik, hüküm verdik, ilan ettik ve tayin ettik.
Evans’ın kitabı bu türden iki yüzden fazla vakayı ayrıntılarıyla anlatır: kilisede cıvıldadıkları için yargılanan serçeler, komünyon ekmeğini çaldığı için idam edilen bir domuz, yumurtladığı için kazıkta yakılan bir horoz. Okudukça gözlerim giderek daha da büyüdü. Okulda bize neden bunları anlatmadılar? Neden tarihin bu kadar ilginç yönleri yerine bu kadar sıkıcı bilgiler öğretildi?
Hepimiz Kral Knut’un Lambeth’te gelgiti durdurmaya çalıştığını biliriz; ancak mesela, Fransa ve İtalya’nın kırsalını yutmakla tehdit eden çekirge sürülerine karşı yapılan ciddi tehditleri kim duymuştur? Fareleri Hamelin’den büyüleyerek uzaklaştıran Fareli Köyün Kavalcısı efsanenin bir parçasıdır; ancak on altıncı yüzyılda yaşamış, bir avukatlık bürosunda bazı farelerin savunma avukatlığını yaparak ün kazanmış Fransız hukukçu Bartholomew Chassenée’yi kim duymuştur? Fareler, bölgenin arpasını “kasten yiyip acımasızca yok etmekle” suçlanarak kilise mahkemesinde yargılanmıştı. Sanıklar belirlenen gün mahkemeye gelmeyince, Chassenée tüm hukuki zekâsını kullanarak onları savundu. Öncelikle, köyden köye dolaştıkları için muhtemelen celbi almamışlardı; alsalar bile mahkemeye gelme hususunda korkmuş olabilirlerdi, çünkü herkes onların ölümcül düşmanları olan kedilerin saldırısına uğrama tehlikesi altında olduklarını biliyordu. Bu noktada Chassenée mahkemeye uzun uzun hitap ederek, bir kişinin güvenli bir şekilde ulaşamayacağı bir yere çağrılması durumunda, yasal olarak gitmeyi reddedebileceğini savundu. Hâkim bu argümanın haklılığını kabul etti, ancak köylüleri kedilerini evde tutmaya ikna edemediği için davayı düşürmek zorunda kaldı.
Suçlu bulunan bir hayvan için ceza ağırdı. Evans’ın kitabının giriş sayfasında tasvir edilen Normandiya domuzu, beşiğindeki bir bebeğin yüzünü ve kollarını parçalamakla suçlanmıştı. Domuzun “baş ve ön ayaklarından parçalanıp sakat bırakılmasına” ve ardından ceket ve pantolon giydirilerek pazar meydanındaki darağacında asılmasına hükmedildi.
Ancak Chassenée’nin farelerinde gördüğümüz gibi, bu davaların sonucu kaçınılmaz değildi. Şüpheli durumlarda mahkemeler genel olarak “makul şüphe dışında suçluluğu kanıtlanana kadar masumiyet” ilkesine dayanarak daha hoşgörülü davranıyordu. 1587’de, bir bağa zarar vermekle suçlanan bir grup böceğin, doğal beslenme haklarını kullandığına karar verildi ve tazminat olarak kendilerine ait bir bağ verildi. 1457’de bir dişi domuz cinayetten suçlu bulunarak “arka ayaklarından bir darağacına asılmaya” mahkûm edildi. Kanla lekelenmiş halde bulunan altı yavrusu da suç ortakları olarak iddianameye dâhil edildi. Ancak onlara karşı hiçbir delil sunulmadı ve yaşlarının küçüklüğü nedeniyle beraat ettiler. 1750’de bir adam ile bir dişi eşek birlikte cinsel ilişki halinde yakalandı. Savcılık her ikisi için de idam cezası talep etti. Yasal süreç sonunda adam mahkûm edildi, ancak hayvan, şiddet mağduru olduğu ve efendisinin suçuna kendi özgür iradesiyle katılmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı. Yerel rahip, söz konusu dişi eşeği dört yıldır tanıdığına, her zaman erdemli ve iyi huylu olduğunu gösterdiğine, kimseye asla skandal yaratacak bir durum yaşatmadığına dair ifade verdi ve bu nedenle “onun sözünde ve eyleminde ve yaşamının tüm alışkanlıklarında son derece dürüst bir yaratık olduğuna tanıklık etmeye istekli olduğunu” belirtti.
Bu uzun ve gösterişli yargı süreçlerinin amacı neydi? İntikam arzusu tek motivasyon olamazdı. Evans, cansız nesnelerin bile yargı önüne çıkarıldığı vakalar aktarır. Yunanistan’da bir adamın üzerine düşen bir heykel cinayetle suçlanmış ve denize atılmaya mahkûm edilmiştir; Rusya’da ise bir prensin suikastı sırasında fazla coşkuyla çalan bir çan ihanetle suçlanarak Sibirya’ya sürgün edilmiştir.
Toplumu koruma da tek motivasyon olamazdı. Evans, zaten ölmüş suçluların cesetlerinin bile yargılandığı olaylardan bahseder. Papa VI. Stephen, 896 yılında göreve geldiğinde selefi Formosus’u papalık makamını saygısızca itibarsızlaştırmakla suçladı. Ölü papanın cesedi mezardan çıkarıldı, papalık giysileri giydirildi ve Aziz Petrus Bazilikası’nda bir taht üzerine yerleştirildi; onu savunmak üzere bir diyakoz görevlendirildi. Suçlu kararı verildiğinde cellât Formosus’u tahttan itti, giysilerini çıkardı, sağ elinin üç kutsama parmağını kesti ve bedenini “vebalı bir şey” gibi Tibur Nehri’ne attı.
Evans’ın örnekleri birlikte ele alındığında, bu davaların asıl amacının çoğu zaman psikolojik olduğu görülür. İnsanlar derin bir belirsizlik döneminde yaşıyordu. Hem Antik Yunanlılar hem de Orta Çağ Avrupalıları, kanunsuzluk korkusunu paylaşıyordu: mesele yalnızca yasaların ihlal edilmesi değil, çok daha kötüsü, yaşadıkları dünyanın aslında düzenli ve kurallı bir yer olmayabileceği korkusuydu. Bir heykel aniden bir adamın üzerine düşüyor, bir domuz annesi ayindeyken bir bebeği öldürüyor, nereden geldikleri bilinmeyen çekirge sürüleri ortaya çıkıp mahsulleri yok ediyordu, Kutsal Makam yolsuzlukla çürüyordu. İlk bakışta bu felaketlerin hiçbir mantığı yokmuş gibi görünüyordu. Günümüzde kavramakta zorlanacağımız ölçüde, bilim öncesi çağın insanları her gün açıklanamayan bir karanlığın eşiğinde yaşıyordu. Einstein’ın 20. yüzyılda dile getirdiği gibi, “Tanrı evrenle zar atıyor olabilir” düşüncesi onları dehşete düşürüyordu.
Aynı kaygı, modern zihinlerde de varlığını sürdürmekteydi. Dostoyevski’nin İvan Karamazov’u, “Her şey mübahtır” dedikten sonra, tezinin genel olarak kabul görmesi durumunda “tüm yaşamın bağlı olduğu her canlı gücün bir anda yok olacağı” sonucuna varmıştır. Alexander Pope, “düzen göğün ilk yasasıdır” demiştir. Ve Yeats, kanunsuz bir dünyanın kasvetli bir tasvirini yapıyor:
Genişleyen döngüde dönüp dururken
Doğan, doğancıya artık kulak vermez;
Her şey dağılır; merkez tutunamaz;
Salt bir anarşi salınır dünyaya.
20Yine de doğal evren, gerçekte her zaman yasalara bağlı olmuş olsa bile, hiçbir zaman her yönüyle apaçık biçimde düzenli görünmemiştir. Ve insanların bunun böyle olduğuna inanma ihtiyacı, kaderciliğe olan inançları, her şeyin mümkün olmadığına, merkezin her zaman geçerli olduğuna dair inançları, açıklama girişimlerinin başarısıyla sürekli olarak teyit edilmek zorundaydı.
Bu yüzden mahkemeler, toplum adına meseleyi kendi ellerine aldı. Tıpkı bugün açıklanamayan durumlarda bilimin kurumlarından olguları adeta yargılamasını beklediğimiz gibi, o dönemde de hukuki süreçlerin temel amacı bilişsel kontrol sağlamaktı. Başka bir deyişle, mahkemelerin görevi kaosu evcilleştirmek, kazalar dünyasına düzen getirmek ve özellikle de görünüşte açıklanamayan bazı olayları suç olarak yeniden tanımlayarak anlamlandırmaktı.
Yıllar önce bir Londra gazetesinde şu haberi okumuştum:
Terk edilmiş bir kadın, 12. kattan atlayarak intihar etmeye çalışmış, ancak bir sokak satıcısının üzerine düşerek onun ölümüne neden olmuştur. Tayvan’ın Taipei kentindeki savcılar, 21 yaşındaki Ho Yu-Mei’nin, atladığında aşağıda kimsenin olmadığından emin olmadığı için satıcının ölümünden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Ho ise yere çarptığında adamın oradan uzaklaşmış olacağını düşündüğünü savunmuştur. Ayrıca daha önce satıcıyı, “kendi hayatına son verme özgürlüğüne müdahale ettiği” gerekçesiyle dava etmekle tehdit ettiğini söylemiştir. Suçlu bulunursa Ho iki yıl hapis cezası alabilir.
Orta Çağ’ın sorumluluk takıntısının ortadan kalktığını kim söyleyebilir?
Ama ben suçlu olarak köpeklerle başladım ve yine köpeklerle bitireceğim. Yıllar önce The Times gazetesinde çıkan bir haberde, Johannesburg’da kimliği belirsiz biri tarafından bir gökdelenin çatısından aşağı atılan ölü bir köpeğin bir adamın üzerine düşerek onu ezdiği ve söz konusu adamın bu nedenle hayatını kaybettiği anlatılıyordu. Manşet şöyleydi -ah, ne kadar da haber değeri taşımayan bir şey!- KÖPEK ADAMI ÖLDÜRDÜ. Chassenée veya E.P. Evans bu habere ne derdi acaba?
*Nicholas Humphrey, insan zekâsının ve bilincinin evrimi üzerine çalışmalarıyla tanınan, Cambridge merkezli bir teorik psikologdur.
Kaynak: https://publicdomainreview.org/essay/bugs-and-beasts-before-the-law/
Tercüme: Ali Karakuş