John Searle’ün Örneğinde Yaygın Ve Hatalı Descartes Ezberleri

Descartes’in zihin-ruh ve Tanrı hakkındaki görüşleri ve apayrı bir töz olduğuna inandığı zihin alanının gayri-maddi olması nedeniyle maddi alanı inceleyen bilimle ele alınamayacağını fikri yüzünden modern bilimsel anlayışın dışında tutulmaya çalışıldığını ve onun yerine Spinoza’nın tercih edildiğini söylemiştik. Aslında Descartes’i ilk yanlış anlayan kişinin çağdaşı Spinoza olduğunu ilave etmiş, Descartes’i doğru anlamak için onu yeni baştan ele almayı önermiştik. Bu önerimizi zihin-beyin problemine kendisi de “biyolojik natüralizm” adında önemli bir yaklaşım geliştirmiş olan John Searle, kendince ve tam da bizim Descartes’i hatalı anlama dediğimiz şeyi bihakkın yerine getirerek yapıyor. Kulak verelim.

‘‘Zihin-beden probleminin çözümündeki ilk aşama şudur: Beyin süreçleri/işleyişleri bilinç süreçlerine neden olur. Bu da bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bu bilinç süreçlerinin varlık bilimi nedir ve var oluş biçimi nasıldır? Daha açık biçimde ifade edecek olursak, beyin ve bilinç arasında nedensel bir ilişki olduğu iddiası bizi bir ‘fiziksel’ şeyler ve ‘zihinsel’ şeyler düalizmine mi götürür? Yanıt kesin bir şekilde ‘hayır’dır. Beyin süreçleri bilince neden olur, fakat neden oldukları bilinç fazladan bir cevher ya da varlık değildir. Bilinç sadece bütün sistemin daha üst düzey bir niteliğidir. Bu durumda, bilinç ve beyin arasındaki iki can alıcı ilişki şöyle özetlenebilir: Beynin düşük düzey nöronal süreçleri bilince neden olur ve bilinç basitçe, düşük düzey nöronal öğelerden oluşan sistemin yüksek düzey bir niteliğidir. Bir sistemin yüksek düzey bir niteliğine, bu nitelik düşük düzey öğelerden oluşan bir sistemin niteliği olsa da o sistemin düşük düzey öğelerinin neden olduğu hakkında doğada oldukça çok örnekler vardır.’’[1] Görünüşte bu ifadeler, Searle tarafından materyalist monizme karşı söylenmiş sert sözlerdir ama bize göre o da son tahlilde materyalisttir. Onun Descartes’i ve düalizmi eleştirisinden başlayarak anlatmaya çalışalım.

Searle, Descartes’i çarpık algılıyor

Searle’e göre “Modern çağda zihin felsefesi anlamlı bir şekilde Rene Descartes’in eserleriyle başlar… en ünlü öğretisi olan düalizm, dünyanın iki ayrı töze, kendi başına var olabilen varlığa bölündüğü fikridir. Buna göre zihinsel tözler (res cogitans) ve fiziksel tözler (res extensa) vardır… Latince’deki ‘Cartesius’ matematikçi Rene Descartes’in fikir ve teorilerine ait veya bunlarla bağlantılı olan anlamına gelir ve bunun karşılığı olarak İngilizcede ‘Cartesian’ kullanılır… Kartezyen düalizm 17. YY’da birçok sebepten ötürü önemliydi, bunlardan bir tanesi de bilim ve dinin alanlarını birbirinden ayırıyor oluşuydu… yeni bilimsel keşifler geleneksel dine tehdit oluşturuyor gibi görünüyordu ve iman ile akıl arasındaki görünür çatışma etrafında gelişen korkutucu tartışmalar vardı. Descartes bir anlamda maddi dünyayı ilahiyatçılara vererek kısmen bu çatışmayı yatıştırdı. Zihinler ölümsüz ruhlar olarak kabul ediliyordu ve bilimsel araştırmaya uygun bir konu değillerdi, öte yandan bedenler ve cisimler biyoloji, fizik ve astronomi gibi çeşitli bilimler tarafından incelenebilirdi. Bu arada felsefenin ise hem zihin hem beden hakkında çalışabileceğini düşünüyordu.

Descartes’e göre, her özün var olabileceği modlar ve modifikasyonlar farklıdır. Cisimler ve bedenler sonsuz defa bölünebilir yapıdadırlar… Evrendeki madde miktarı sabittir. Öte yanda zihinle bölünemez yapıdadır, yani daha küçük parçalara ayrılamaz ve bundan dolayı bedenlerle aynı şekilde yok edilemezler. Her zihin ölümsüz bir ruhtur. Bedenler fiziksel varlıklar oldukları için fizik yasaları tarafından belirlenirler, oysa zihinler özgür iradeye sahiptir. Her birimiz bir benlik olarak kendi zihnimizle özdeşiz. Canlı insanlar olarak biz birleşik yapıda varlıklarız hem bir zihin hem bir bedenden oluşuyoruz, ancak her birimiz için benlik, yani ‘ben’ gönderimde bulunduğumuz nesne, bedenimize bir şekilde bağlanmış bulunan zihindir. Gilbert Ryle, bir 21. YY. zihin felsefecisi, Descartes’in görüşünün bu yönünü ‘makinedeki hayalet’ öğretisi olarak adlandırıp onu alaya almıştır. Her birimiz bir makinede (bedenimizde) ikamet eden bir hayaletiz (zihnimiziz)dir. Hepimiz zihnimizin hem varlığını hem de içeriğini bir çeşit dolaysız farkındalıkla biliriz. Bu noktayı Descartes felsefesinin cümlesinde özetler. ‘Cogito ergo sum’, Düşünüyorum, öyleyse varım… Ben bu cümleyi aynı zamanda zihnin varlığını ve içeriğini bir çeşit içsel denetim ile kayda geçirmek amacıyla da söylediğini düşünüyorum. Kendi bilincimizin varlığı hakkında yanılıyor olamam, öyleyse kendi varlığım hakkında yanılıyor da olamam, çünkü benim özüm bilinçli (yani düşünüyor) olmak, bir zihin olmaktır. Aynı şekilde zihnimin içeriği hakkında da yanılıyor olamam. Örneğin bana acı çekiyorum gibi geliyorsa, acı çekiyorumdur” (“Zihin: Kısa Bir Giriş”, alBaraka Yayınları, s.22-24).

Searle, böyle özetlediği Descartes fikirlerinin çözümden daha çok sorun miras bıraktığı ve bu sorunların en önemlisinin “zihin-beyin sorunu” olduğu kanaatinde olmakla, adeta hepimizin katıldığı ezberi tekrar eder. “Descartes’in görüşüne göre, hakkında kesin bilgiye sahip olabileceğim yegâne şey kendi zihnimin içeriği, yani benim gerçek düşüncelerim, hislerim, algılarım ve benzerlerinden ibarettir… Yani elimi yüzüme tutarsam dolaysız olarak algıladığım şey, sahip olduğum belirli bir görsel deneyimdir. Descartes bu deneyimleri ‘ideler’ olarak adlandırır. Eli kendinde olduğu haliyle değil, daha ziyade onun belirli bir görsel temsilini, bir çeşit zihinsel resmini algılarım” (s.30). Searle, nasılsa Descartes’e atfettiği gerçek nesneleri değil de onların idelerini, yani maddi nesneleri değil de duyu verilerini algıladığımız fikrini, felsefe tarihindeki son dört yüz yılın faciası olarak niteler (s.31). Bu hatalı Descartes ezberi böylece sürer gider ve hatta bir nörobilimci olan Damasio’ya, özelikle duygular, beden-duygu-zihin işleyişi, proto (bilinçsiz) benlik ve bilinçli benlik ayrımı, simgeselleştirme hakkındaki görüşleri hayli benzer olduğu halde “Descartes’in yanılgısı” kitabını yazdırır[2]. Böyle diyorum çünkü Damasio’nun  Descartes’e karşı kanıt olarak öne sürdüğü, inanışın, olumlu beklenti ve güven duygusunun bedensel değişikliğe ve iyileşmeye yol açması ya da tersi (yani plasebo ve nocebo) konusundaki fikirlerinin de aslında Descartes’in bakışıyla daha iyi açıklanabileceği kanaatindeyim.

Biraz daha devam edelim.

Searle, çarpıtmaya devam ediyor

Searle, “Descartes bu konuda kendisi yazmamış olsa da” diyor ama bu kez Descartes savunucularına atfederek şunları söylüyor: “Benliğimin bedenimin özdeşliğimle hiçbir ilgisi yoktur. Benim zaman içindeki özdeşliğim tamamen aynı zihinsel tözün, ruhun veya res cogitans’ın devamlılığından ibarettir. Maddi nesneler ve deneyimler gelip geçebilir, ancak benim özdeşliğim benim zihinsel tözümün aynılığı tarafından teminat altına alınır” (s.34). Bu alıntıya Descartes’e ve onunla birlikte ruhun, zihnin varlığı kabul eden herkese yüklenilen “saçma” görüşü temsil ettiği için yer verdim. “Saçma” diyorum zira Platonik ve/veya Pisagoryen “ruh” fikrine önyargılı biçimde sahip değillerse, makul bir bakışa ve temel nörobilim bilgilerine sahip hiç kimse böyle bir görüşü savunmaz; nasıl beden değişiyorsa zihinsel içeriğin de en az onun kadar değiştiğini ve hatta değişime, dönüşüme daha müsait olduğunu kabul eder.

Searle, zihin-beyin sorununa bakışta kendi görüşünü düalizm ve materyalizmin ötesinde “biyolojik doğalcılık” olarak adlandırır. Bu görüşün dört iddiası olduğunu söyler: i. Nörobiyolojik temelli olsa da bilinç ve bilinçli durumlar, birinci kişiye bağlı olarak vardırlar. ii. Bilinçli durumlara, nedensel olarak beyindeki daha düşük nörobiyolojik süreçler neden olur. iii. Tek tek nöronlar bilinçli değildir ama bilinç sisteminin nöronlardan oluşan parçaları bilinçlidir. iv. Bilinçli durumlar, gerçek dünyanın gerçek özellikleri olduğu için nedensel olarak işlev görürler… Kendi adıma ve yıllardır nörobilimi ve insanın ruhsal durumlarını anlamak için çabalayan birisi olarak Searle’ün bu hipotezlerini büyük ölçüde doğru bulduğumu söyleyebilirim. İşin ilginç yanı, Descartes yaşıyor olsaydı ve nörobilimdeki gelişmeleri yakından bilseydi o da bu fikirleri onaylar, 500 yıl önceki görüşlerinde bazı düzeltmelere giderdi. Ama onun asla düzeltmeyeceği ve bugün bize de doğru gelen görüşleri şunlar olurdu: İnsan bedeniyle yakından bağlantılı, o olmadan olamayacak bir ruhsallık (zihin, bilinç) vardır ve bu alan maddeden tamamen farklı, asla onunla aynı yöntemlerle ele alınamayacak bambaşka bir tözdür. İnsanın duygusal alanı hem bu iki töz arasında bağlantıyı kurar hem de apayrı bir töz olabilir. En önemlisi, materyalist monizme batmış olanlar –ki onlar modern zamanların egemen dünya görüşünün sahipleridir- giderek reddetme pozisyonuna girmiş olsalar da bilinçle birlikte benlik ve özgür irade de vardır!…

Günümüzün zihin felsefecileriyle yaptığı mülakatları “Bilinç Üzerine Konuşmalar” adlı bir kitapta bir araya haline getiren Blackmore, şöyle bir sonuca ulaşıyor: “Nörobilim geliştikçe ve beyin hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, algılama, bellek, duygu ve düşünmeyi daha iyi öğrendikçe bilinç, beyin işleyişinden ayrı mı değil mi sorusu, temel soru haline gelmiştir. Bazı düşünürler, beynin işlevlerini tam olarak kavradığımızda bilinç hakkında bir boşluk kalmayacağını düşünürken bazıları da ne kadar beyni bilirsek bilelim yine de bilinçle ilgili kimi hususların dışarıda kalacağı kanaatindedirler.” Ben kendimi bu ikinci grup içinde sayıyorum yani nöro-bilimsel çalışmalarda ne yaparsak yapalım daima bilinçle ilgili hususların dışarıda kalacağını düşünenler grubundayım.

Blackmore’un sorusuna Searle nasıl cevap verirdi bilmiyorum çünkü Descartes’in fikirlerini iyi idrak etmemesinin haricinde kafası hayli karışıktır. Mesela Descartes ile ilgili bilinen ezberleri tekrar eden bir bakışa sahip olduğu halde, en nihayetinde tıpkı Descartes gibi benlik’in varlığını kabul eder. Ona göre bedenin, beni oluşturan yapının ve kişiliğin uzay-zamansal devamlılığı, bana geçmişteki bilinçli yaşantıları hatırlama kapasitesi sağlayan bir hafızamın olması nedeniyle bir benlik sahibiyimdir. Ona göre argümanları çok güçlü olsa da David Hume, benlik’in reddi konusunda haksızdır; bedenlerimiz ve deneyimlerimiz dışında onları düzenleyen ve birleştiren bir bilinç alanı yani benliğim de vardır. Ki bu benlik sayesinde rasyonel düşünme, özgür seçim yapma, karar verme ve hareket etme imkânım olur (s.257-272).

Bitirirken şunu söylemek istiyorum Searle’un bu fikirlerini bilseydi Descartes onun kendisi hakkındaki saçmalamalarını gülümseyerek dinler, “benim hakkımda atıp tutuyorsun ama bu söylediklerinin çoğunu ben de aynı şekilde kabul ediyorum” derdi; ona aralarında farklılıktan daha çok benzerlik olduğunu göstermeye çalışırdı.

 

[1]Searle, J. R. (2006). Zihin, Dil, Toplum. (A. Tural, Çev.) İstanbul: Litera Yayınları.

[2] Damasio’nun kitabı ve duygu hakkındaki görüşleri ve bizim bakışımız için, “Geçişler” kitabımızda yer alan “Duygu ve haleti ruhiye” makalemize bakınız.