Japonya, Avustralya ve Yeni Bir Bölgesel Düzen
ABD-Çin ilişkilerinin evrimi üzerine çok sayıda yazı yazdık ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile ABD Başkanı Donald Trump arasında yapılacak zirvenin ardından bu ilişkilerin daha da gelişmesini bekliyoruz. Ayrıca, kısmen ABD ve Çin’in etkisiyle şekillenen Japonya ile Avustralya arasındaki ilişkilerin evrimi üzerine de yazılar yazdık. Geçen hafta, Japonya-Avustralya bağlarını güçlendiren önemli bir olay yaşandı: Canberra’daki hükümet, Japonya’dan 11 fırkateyn sipariş etmek üzere bir anlaşma imzaladı. Ayrıca, Avustralya yakın zamanda savunma bütçesinde şimdiye kadarki en büyük artışı açıkladı; Japonya da kendi savunma bütçesini önemli ölçüde artırdı.
Bu iki gelişmenin her ikisi de, ABD’nin Doğu Yarımküre’deki angajmanını azaltmaya yönelik politikalarına dayanmaktadır. Bunlar, Washington’un Çin ile uzlaşma çabalarının dayandığı politikaların aynısıdır. ABD’nin İran’a saldırmış olmasıyla birlikte, Amerika’nın Doğu Yarımküre’deki varlığının azalacağını düşünmek zor. Ancak, bunun geri çekilme sürecinin bir parçası olduğu varsayılırsa, saldırının amacı İran’ın nükleer kapasitesiyle ilgili gelecekte duyulacak endişe ihtiyacını ortadan kaldırmaktır. ABD’nin Doğu Yarımküre’deki müdahil olma düzeyini sınırlama ilkesi, yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde belirtilen önceliklerle uyumludur. Bu tür yayınlar zaman zaman yalnızca birer istek listesi olsa da, ABD’nin Doğu Yarımküre’den ziyade Batı Yarımküre ile çok daha fazla ilgilendiğini gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Bunlar onun jeopolitik zorunluluklarıdır.
Japonya ve Avustralya’nın savunma bütçelerindeki artışlar ve karşılıklı savunma işbirlikleri göz önüne alındığında, bu müttefiklerin yeni ABD politikasını ciddiye aldıkları görülmektedir. ABD’nin angajmanındaki bir azalma, her iki ülkeyi de benzer koşullara sokmaktadır: Her ikisi de, özellikle deniz güçleri olarak askeri açıdan daha güçlü hale gelme kapasitesine sahiptir ve her biri güvenlik ihtiyaçları bakımından bir ölçüde ABD’ye bağımlıdır. Bu nedenle Japonya-Avustralya ilişkisi, Batı Pasifik’te yeni bir jeopolitik gerçekliğin oluşturulmasına yönelik bir adım olarak görülmelidir.
ABD’nin bölgedeki stratejisinin coğrafi temeli, Japonya, Tayvan, Filipinler ve Papua Yeni Gine’yi içeren ve Avustralya’ya kadar uzanan bir grup Pasifik adasından oluşan, “birinci ada zinciri” olarak adlandırılan yapıdır. Birinci ada zinciri, Çin’in doğu kıyısından gelen gemilerin Pasifik Okyanusu’na ulaşmak ve dolayısıyla ihracata dayalı ekonomisinin bağımlı olduğu dış pazarlara erişmek için geçtiği güvenilir ancak geniş bir alana yayılan deniz geçiş hatlarını oluşturur. Bu deniz yolları, özellikle ABD ile bir savaş durumunda da hayati önem taşıyacaktır; zira Çin geçişlerinin öngörülebilirliği nedeniyle bu yollar kolayca abluka altına alınabilir veya başka şekillerde hedef alınabilir.
ABD ile yapılan müzakerelerde Çin’in en büyük pürüzlerinden biri, Japonya ile Filipinler arasında yer alan Tayvan’dır. ABD’nin hem Japonya’da hem de Filipinler’de üsleri olduğu göz önüne alındığında, Tayvan’ın etkisiz hale getirilmesi Pasifik’e çok daha geniş bir geçiş sağlayacak ve Çin’in ulusal güvenliğini artıracaktır. Şu anda Tayvan konusundaki tartışmaların gelişmekte olduğu görülüyor; zira Tayvan’daki büyüyen muhalefet partisinin lideri bu ayın başlarında Çin’i ziyaret ederek daha yakın ikili ilişkiler kurma arzusunu dile getirmiştir; bu da ABD-Çin uzlaşmasının olasılığını artırmaktadır. Bu arada Pekin, Filipinler üzerinde askeri baskı uygulamaya devam etmektedir. Ancak Washington, Filipinler’i etkisiz hale getirmeye yönelik bir eğilim göstermemektedir; çünkü böyle bir adım, birinci ada zincirinin bariyerinde çok daha büyük bir gedik oluşturacaktır. Filipinler meselesi muhtemelen ABD-Çin görüşmelerinde gündeme gelecektir. ABD geri adım atmayı reddedecek, Çin ise ABD pazarına daha fazla erişim karşılığında daha sınırlı bir açılımla yetinecektir.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, Avustralya ve Japonya’nın ordularını güçlendirmeleri ve bunu eşgüdüm içinde yapmaları bir zorunluluktur. ABD, savunma sorumluluklarını onlara devretse bile her ikisiyle de yakın bağlarını sürdürecektir. Her ikisi de bu yükü karşılayabilecek ekonomik yeterliliğe sahiptir.
Japonya ile Avustralya arasındaki fırkateyn anlaşması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Japonya ve Avustralya, ABD ile Çin’in askeri gerilimleri azaltmaya ve ekonomik ilişkileri geliştirmeye ilgi duyduğunu görmektedir. Her ikisi de, rasyonel olarak kendilerini koruma yükünü ABD’nin üstlenmesini tercih edebilecek olsalar da, ilişkilerini güçlendirebilecek konumdadır. Bu, önemli bir ittifak oluşturacaktır; Japonya, gelecekte kendi toprakları ile Güney Kore’nin toprakları arasındaki boşlukta Çin’in Pasifik’e erişimini sınırlayabilecek şekilde gelişmektedir; Avustralya ise artan deniz gücüyle Malakka Boğazı’nı kapatma kapasitesine sahip olacaktır. Çin’in askeri kapasitesi göz önüne alındığında, her ikisinin de bunu aynı ölçüde yapmaya çalışması pek olası olmasa da, bu olasılık asla göz ardı edilemez. Ve insansız hava aracı savaşlarının yaşandığı bu çağda, yeni gerçeklikler mümkün olabilir.
İşin özü şudur ki, Avustralya ile Japonya arasındaki anlaşma, olası bir ABD-Çin yumuşamasından ortaya çıkan jeopolitik gerçekliklere dair bir fikir vermektedir ve her iki bölgesel güç de bunun muhtemel olduğunu düşünmektedir. Sıradaki mesele Filipinler ve Güney Kore olacaktır. ABD-Çin zirvesi iyi geçerse, Pasifik’te yeni bir düzen ortaya çıkar.
Kaynak: https://geopoliticalfutures.com/japan-australia-and-a-new-regional-order/