İttihat ve Terakki’nin Kürt Kadroları: Ayrışma mı, Ortaklık mı?

Bugün bir kerimem olsa putperest kalmış bir Türk’e hatta bir Şiî’ye tezvic edemem. Fakat bir Arap, bir Kürt, bir Çerkes, bir Laz, bir Tatar, bir Hintli, bir Javalı benim makbul damadım olabilir… – Süleyman Nazif[1]

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), kısmen içindeki (siyasi gücü sınırlı) Türkçü öncüler ve yine sınırlı bir dönemde Osmanlıcılık politikası gereği uyguladıkları merkeziyetçilik; ayrıca bir dönem Suriye’de mahkemelere Türkçe dilekçe verme zorunluluğu gibi pratikler gerekçe gösterilerek bazı kuramcılar tarafından toptancı biçimde “Türkçü” diye etiketlenir[2]. Ne var ki bu, tartışmalı bağlamlara yaslanan ve kimi tarihsel olay ve olguları göz ardı eden eksik bir yorumdur. Zira özellikle Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC’de zengin bir etnik çeşitlilik göze çarpar. Mehmet Akif (Ersoy) ve Resneli Niyazi gibi Arnavut; Emir Şekib Arslan, Mir Muhammed Arslan ve Yusuf Şetvan gibi Arap, Besarya Efendi gibi bir Ulah, Cavid Bey ve Emanuel Karaso gibi İbrani, bunların yanı sıra Rum ve Bulgar üyeleri de bulunan İTC’nin tek bir etnik unsur üzerinden politika üretmesinin imkansızlığı ortadadır. Dolayısıyla üyelerinin etnik çeşitliliği açısından bakıldığında İTC’nin kozmopolit bir yapı olduğunu öne sürmek ayakları yere basan bir yaklaşım olur. Üstelik İTC mensuplarının bu etnik çeşitliliği II. Meşrutiyet ilanından 1918’de partinin feshine kadar bir süreklilik görüntüsü arz etmiştir. Zira hem Osmanlıcılık politikasının beraberinde getirdiği İttihad-ı Anasır (Halkların Birliği) hem de 1913 sonrasında etkin siyaset haline gelen İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği) yönelimi, farklı unsurları aynı siyasal çatı içinde tutmayı hedefleyen politikalardır. Kaldı ki İTC’nin içindeki Türkçü öncülerin Türkçülük anlayışı da Atatürk döneminde daha baskın hale gelecek olan merkeziyetçi, seküler ve dönüştürmeci Türkçülükten farklı bir çizgidedir.

İTC’nin bu çok etnili yapısında Kürt kökenli siyasetçi ve devlet adamlarının yer almadığını, cemiyetin Kürtleri dışladığını düşünmek gerçekçilikten uzaktır. İttihatçı Kürtler, İTC’nin siyasal gücünün belirginleştiği dönemlerde basından akademiye, idareden parlamentoya uzanan geniş bir alanda görünür ve etkili roller üstlendiler. Bu çerçevede özellikle Süleymaniye kökenli “Baban” ailesi İTC içinde dikkat çekici bir yere sahipti. Ailenin öne çıkan isimlerinden Babanzade İsmail Hakkı, Cemiyetin yarı resmî yayın organı sayılabilecek Tanin ve resmî yayın organı Şûrâ-yı Ümmet’te yaptığı, adeta “bayrak” niteliğindeki yayınlarla İTC’nin kendini topluma anlatmasına ve siyasi zeminini sağlamlaştırmasına önemli katkılarda bulundu. Yine aynı dönemde Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti[3]’nin (KKTC) kuruluşunda yer aldı ve Osmanlı Devleti’ndeki Kürtlerin de imparatorluk halklarının paylaştığı geri kalmışlık sorunundan kurtarılması için çalıştı. O günlerde yayınlanan KKT gazetesinin bazı sayfalarının Kürtçe (altında Türkçe tercümesi ile) yayınlanabiliyor olması İTC’nin ana dil meselesinde katı yasakçı politikalarla ilişkilendirilmesini zorlaştıran bir göstergeydi[4]. İsmail Hakkı Bey, Roj-i Kürd gazetesinde de yazılar yayınladı. İsmail Hakkı Bey, İTC için o kadar önemli ve muteber biriydi ki İttihatçıların kabinelere sınırlı sayıda bakanla nüfuz edebildikleri bir dönemde, İbrahim Hakkı Paşa kabinesinde Maarif Nazırlığı (bugünkü Milli Eğitim Bakanlığına muadil) yaptı.

Babanzade Mustafa Zihni Paşa’nın büyük oğlu, İsmail Hakkı Bey’in abisi Babanzade Ahmed Naim Bey ise İttihatçıların teveccüh gösterdiği bir akademisyendi. Öyle ki meşhur İttihatçılardan Mehmed Akif Bey onun için “ashaptan sonra en sevdiğim” kişi ifadesini kullanarak Ahmed Naim Bey’e yönelik takdir ve hayranlığını açıkça ifade ederdi. Babanzade Ahmed Naim’in dindarlığı ve ilmî kudreti, dönemin çeşitli kalemlerinde karşılık bulmuş; bu itibarın Cemiyet nezdinde de bir karşılığı olmuştu. İTC, Babanzade Ahmed Naim’e Osmanlı yükseköğretim sisteminde önemli görevler verdi ve modern yüksek öğretimin inşasında onun bilgi ve birikiminden yararlandı. Süleyman Hikmet Baban da ailenin İttihatçılarla birlikte çalışan bir diğer mebusu olarak bu tabloyu tamamlıyordu.

Üstelik İttihatçılar içinde Kürtlerle akrabalık bağları kuranların azımsanmayacak ölçüde bulunması, ilişkinin yalnızca siyasal-ideolojik düzeyde değil, sosyal ağlar üzerinden de örüldüğünü gösterir. Diyarbakır Valisi Mehmed Reşid Bey, Rauf Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi İttihatçıların kendilerinin ya da yakınlarının evlilikler yoluyla Bedirhan Aşireti ile doğrudan veya dolaylı akrabalık ilişkisi kurduğu bilinir. Milli Mücadele döneminde Halep bölgesinde Fransız işgaline karşı isyan çıkaran İbrahim Hanano ile I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’ye etkin biçimde katılan Bitlisli aşiret reisi Hacı Musa da bu çerçevede İttihatçı Kürtler arasında sayılabilir. Diğer yandan Said-i Kürdi’nin İTC’ye verdiği destek ve “Münazarat” ile “Hutbe-i Şamiye” gibi eserler üzerinden İttihatçı siyasete sağladığı katkılar da bu ittifak dilinin yalnız kadro ve akrabalık ağlarıyla sınırlı kalmadığını; fikir ve meşruiyet alanında da bir karşılık bulduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır.

Ey Kürt ve Türk’ün cemiyet-i milliye vazifesini bi’l-istihkak omuzunuza alan eski İttihat ve Terakki! İyi ettiniz, mezcettiniz. İyi etseniz iyi… – Said-i Kürdi[5]

İttihat ve Terakki’nin 1913 kongresinde anadilde eğitime[6], 1916 kongresinde yerel yönetimlerin sayısının artırılması ve güçlendirilmesine, bazı bölgelerin özerk biçimde idare edilmesine ilişkin aldığı kararlar[7], Cemiyetin etnik meselelere kurumsal yaklaşımının tek-tipçi bir çizgiye indirgenemeyeceğini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Ancak burada asıl vurgulanması gereken nokta şudur: İTC içinde yer alan Kürtler, bir yandan İslâm idealleri etrafında Türklerle kader birliği yaparak Osmanlı Devleti için çalışırken, öte yandan Kürt öz kimliğini yaşatmak ve geliştirmek yönündeki çabalarını da bütünüyle terk etmiş kişiler değildi. Bu ikili yönelimden dolayı İttihatçı Kürtlerin, kendi toplumsal-kültürel zeminiyle bağını koruyan aktörler olduğunu da vurgulamak gerekir.

Genel bir desen olarak gerek İttihatçı Türkler gerekse İttihatçı Kürtler, birbirlerine değişim dayatmadan; hatta kimi zaman birbirlerinin kültürel gelişimini destekleyerek birlikte yaşamanın mümkün olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki Türk-Kürt dayanışması; dönemin siyasi ihtiyaçlarının ürettiği geçici ve pragmatik bir temastan daha fazlası, karşılıklı saygı ve ortak hedefler etrafında kurulmuş bir birlikte yaşama tasavvuru olarak da değerlendirilebilir. Bugün etnik cereyanlara kapılmış ideolojilerin duygusal ve fiziksel kopuş hezeyanları karşısında, bu tecrübenin işaret ettiği dayanışmacı, ilerlemeci ve saygı esasına müstenit çerçeve hâlâ anlamlı bir alternatif imkânı sunmaktadır.

 

[1] Süleyman Nazif, “Darülfünun Osmanlı-Türk Tarih-i Medeniyet-i Muallimi Ahmed Ağayef Bey’e”, İctihad, 24 Temmuz 1913, No.71, s. 1549-1551.

[2] İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1913 sonrası politikaları ile ilgili olarak yine Kritik Bakış’ta yayınlanan “İttihat ve Terakki ve İslamcılık” başlıklı 2 yazılık dizimi okuyabilirsiniz.

[3] Milli Mücadele dönemindeki zararlı cemiyetlerden “Kürt Teali Cemiyeti” kronolojik ve zihinsel açıdan ayrı bir yapıdır.

[4] Nitekim İTC’nin 1913 Kongresinde alacağı ana dilde eğitim kararı İTC’nin anadil meselesinde de Kemalist anlayıştan farklı bir zeminde konumlandığını gösterir.  – İlgili karar için bkz. “İttihat ve Terakki”, Tanin, 16 Ekim 1913, nr.1730, s.3.

[5] “Bediüzzaman” Said-i Kürdi, Bediüzzaman’ın Münazaratı, (Matbaa-yı Ebuz’ziya, İstanbul: 1329), s.106.

[6] “İttihat ve Terakki”, Tanin, 16 Ekim 1913, nr.1730, s.3.

[7] 1332 Senesi İttihad ve Terakki Kongresi, (Tanin Matbaası, İstanbul: 1332), s.49, 50.