İstihbarat Teşkilatları Üniversiteleri Nasıl Kendi İsteklerine Boyun Eğdiriyor?

CIA gibi istihbarat teşkilatları on yıllardır üniversitelerle bağlar kuruyor. Araştırmaları kendi amaçlarına alet etmek ve akademik bağımsızlık ile özgürlük pahasına kendi rollerine dair zararsız bir imaj yaratmak için para ve nüfuzlarını kullanıyorlar.

Geçtiğimiz yıl boyunca bir dizi ABD askerî harekâtı sürerken istihbarat teşkilatları yeniden gündeme geldi. Medyada çıkan haberler, onların faaliyetlerini öven anlatılara yer verme eğiliminde oldu; Nicolás Maduro’nun kaçırılmasında Merkezî İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) oynadığı “kritik rolü”, olayı bir casus gerilim filmiymiş gibi gösterecek biçimde aktardı. Bu, Trump döneminde ABD gücünü bir eğlence biçimi olarak yeniden paketleme; aksiyon filmlerinden ve video oyunlarından yararlanarak emperyalist girişimleri heyecan dolu maceralara dönüştürme yönündeki daha geniş bir eğilimin parçası.

Aynı zamanda eski istihbarat mensupları ve meslek kuruluşları, Trump yönetimi altında istihbaratın siyasallaşmasından yakınarak bunun ABD ulusal güvenliği açısından felaket sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu. Birlikte ele alındığında bu anlatılar, istihbarat teşkilatlarını sempatik bir ışık altında, profesyonellikleri yürütme erki tarafından tehdit edilen son derece yetkin kurumlar olarak gösteriyor.

Mossad’ın Hizbullah’a karşı düzenlediği çağrı cihazı operasyonuna ya da Britanya’nın MI6 teşkilatının itibarına ilişkin haberler de benzer bir kalıp izliyor. Bu tür anlatılar, istihbarat faaliyetlerinin büyük bölümünü oluşturan şiddet biçimleriyle daha ciddi bir hesaplaşmadan kaçınıyor: şüpheli addedilen nüfusların geniş çaplı gözetimi ve kahramanlık anlatısına o kadar kolay uymayan diğer ihlaller.

İstihbarat teşkilatlarını demokrasinin bekçileriymiş gibi sunabilmek için önce rollerinin haklı, gerekli, hatta saygın görünmesini sağlamak gerekir. Kamuoyunun zihnindeki meşruiyetlerini sağlamlaştırmaya yardımcı olan daha derin ve daha az görünür bir dinamik de var: akademi ile ABD ulusal güvenlik devleti arasındaki köklü bağlar. En başta istihbaratı nasıl anlamamız gerektiğinin bize öğretilme biçimi bu süreçte önemli bir rol oynuyor.

Engelleri Yıkmak

İstihbarat teşkilatları açısından yükseköğretim ve araştırma kurumları yalnızca uzmanlık havuzları sunmakla kalmıyor, aynı zamanda istihbarata ilişkin bilginin üretilebildiği ve yayılabildiği alanlar sağlıyor. Özellikle CIA, ulusal güvenlik yapılanması ile akademi arasındaki engelleri bu iki amaca da hizmet edecek biçimde yıkmakta oldukça etkili oldu. 1947’de kuruluşundan bu yana, hem açık hem de gizli çeşitli kanallardan yararlanarak Ivy League’in ötesine uzanmış ve daha geniş bir eğitim kurumları yelpazesiyle bağlarını istikrarlı biçimde geliştirmiştir. Özellikle CIA, ulusal güvenlik yapılanması ile akademi arasındaki engelleri yıkmakta oldukça etkili oldu.

CIA, mezuniyetten sonra istihdama dönüşebilecek stajların yanı sıra akredite bir üniversitede öğrenim gören öğrencilere burslar sunarak öğrencileri lisansüstü çalışma programına çekiyor. Ayrıca akademisyenlerin gelecek vadeden öğrencileri belirleyip teşkilata tavsiye ettiği, daha gözden uzak yürütülen ve kökleşmiş bir yönlendirme sisteminden yararlanıyor. Düzenlemeler nasıl olursa olsun amaç değişmiyor: kurumsal ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş programlar ve eğitimler aracılığıyla CIA’nın personel alımını artırmak.

Bu uygulama, CIA ve diğer ABD kurumlarının yer aldığı, federal hükümetçe finanse edilen ve personeli sağlanan eğitim merkezlerinde kurumsallaştırıldı. 11 Eylül’den sonra kurulan İstihbarat Topluluğu Akademik Mükemmeliyet Merkezleri seksenden fazla kurumu bu yapıya kattı. Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) da kendi öncelikleriyle ilgili uzmanlık sunan üniversiteleri akredite eden Ulusal Siber Güvenlik Akademik Mükemmeliyet Merkezleri aracılığıyla benzer bir strateji izledi.

Bu merkezler siber güvenlik alanında “işbirliğine dayalı” eğitim projelerini teşvik ederken teşkilatla araştırma ortaklıkları da geliştiriyor. Bunun sonucu yalnızca üniversiteler ile istihbarat teşkilatları arasında daha yakın bir işbirliği değil, aynı zamanda yükseköğretimin ulusal güvenlik devletinin ihtiyaçlarıyla giderek uyumlu hâle gelmesi. Diplomalar giderek daha fazla mesleki nitelik kazanıp müfredatlar kamu sektöründeki kariyerlere yöneldikçe, istihbarat teşkilatları akademik piyasanın kendisinde mevcut eğitim seçeneklerinin belirlenmesinde azımsanmayacak bir rol oynuyor.

Ekonomik ve siyasi bağlam, istihbaratın akademiye nüfuz etmesini kolaylaştırıyor. Koşullar üniversiteden üniversiteye değişse de kamu yükseköğretiminde onlarca yıldır süren kesintiler, öğrenim ücretlerini ve işletme maliyetlerini yükselten neoliberal politikalarla birleşerek birçok kurumu istihbarat teşkilatlarından gelen paraya daha açık hâle getirdi. Aynı zamanda varlıklı kurumlar, istihbarat dünyasına giriş imkânı vaat eden diplomalar için hatırı sayılır meblağlar ödemeye hazır öğrencileri bünyelerine katabiliyor. Örneğin Johns Hopkins, istihbarat analizi alanındaki lisansüstü programı için 62.880 dolardan az olmayan bir öğrenim ücreti alıyor.

İstihbarat teşkilatları vatanseverlik duygularından da yararlanabiliyor. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’tan günümüze kadar ABD’nin askerî, dış politika ve ulusal güvenlik hedefleri, öğrencilere ve öğretim üyelerine ABD’nin düşmanlarına karşı zorunlu bir mücadele olarak sunulan şeye katkıda bulunmaları için güçlü teşvikler sağladı. Bu nedenle istihbarat teşkilatlarının desteklediği programlara kaydolmak ve bu programlarda ders vermek, kişinin ülkesine hizmet etmesi olarak sunulabiliyor.

Bilgi Üretimi

CIA’nın akademi üzerindeki etkisinin ikinci kanalı bilgi üretimidir. CIA, uzmanlıklarını teşkilatın hizmetine sunmaya hazır akademisyenlerle uzun süredir işbirliği geliştiriyor. Teşkilat bünyesinde bir ya da iki yıl çalıştıktan sonra akademiye dönen “misafir akademisyenleri” bünyesine katarken, daha geniş ölçekte de ücretsiz ders verenlerden danışmanlara ve düzenli katkı sunanlara kadar çeşitli sıfatlarla çalışmalarını desteklemeye hazır akademisyenlerden yararlanıyor.

Ancak CIA çoğu zaman en iyi yaptığı şeyi yaptı: gizli faaliyet göstermek. Gizlice denetlediği “aracı” kuruluşlar ve vakıflar üzerinden üniversite araştırmalarını finanse etme konusunda uzun bir geçmişe sahip. Bunun dikkat çekici örneklerinden biri, 1954’te kurulmuş bir CIA paravanı olan İnsan Ekolojisi Araştırma Derneği’ydi.

Bu kuruluş, araştırmaları teşkilatın kötü şöhretli MKUltra programına hizmet eden kurumlara ve akademisyenlere hibeler verdi; söz konusu program zorlama ve işkence yöntemleri geliştirmişti. Bu araştırmalar daha sonra CIA’nın 1960’lardaki başlıca sorgu el kitabı olan 1963 tarihli “Kubark” el kitabına kaynaklık etti; el kitabının etkisinin o dönemin çok ötesine uzandığı anlaşılıyor. CIA, uzmanlıklarını teşkilatın hizmetine sunmaya hazır akademisyenlerle uzun süredir işbirliği geliştiriyor.

Uzmanlığı bu şekilde bir araya getirmek buzdağının yalnızca görünen kısmı. Daha önemlisi, bilgiyi içeriden üretme ve denetleme becerisi. CIA, akademisyen olarak yeni bir kariyere yönelen ve istihbarat eğitimi ile araştırmalarında giderek daha büyük bir pay üstlenen eski çalışanlardan oluşan bir orduya dayanabiliyor.

Bu kariyer geçişi sırasında bu kişiler “pracademic” olarak bilinen kişilere dönüşüyor: aynı anda hem mesleki uygulama hem de akademi dünyasında yer alan akademisyenlere. Savunma, güvenlik ve diplomasi alanlarından uzmanları işe almak gerek akademide gerekse daha geniş anlamda işgücü piyasasında yerleşik bir uygulama; profesyoneller burada becerilerini çalışanları gözetlemek ve çokuluslu şirketlerin çıkarlarını ilerletmek üzere yeniden kullanıyor.

“Pracademic”ler üniversiteye girdiklerinde eski dünyalarını öylece geride bırakmıyor. Bir tür çift ajan gibi hareket etmekte olağanüstü başarılı oldular: içeridekilerin bilgi birikimini tarafsızlık ve nesnellik iddialarının cilası altında aklıyorlar. Etkileri fark edilmiyor, çünkü diğer öğretim üyelerinden farklı görünmüyorlar: doktoraları var (birkaç istisna dışında), aynı şekilde giyiniyor ve aynı mekânlarda çalışıyorlar.

Bu gizlenme sanatı, gizli görevli memurların üniversite programlarına kaydolmasına kadar uzanıyor. Örneğin Harvard Kennedy School, uzun süredir yerleşik bir uygulamanın parçası olarak yıllardır bu tür memurları ağırlıyor; CIA görevlilerinin sıradan öğrencilerin arasına karışmasına izin verilirken sınıf arkadaşları bundan kasıtlı olarak habersiz bırakılıyor.

Uygulamalı Profesörler

Onları mümkün kılan şey, yayınlardan, diplomalardan, akademik kadrolardan ve benzer düşünen akademisyenlerden oluşan bütün bir ekosistem. Bu ekosistem, istihbarat faaliyetlerine bilimsel bilginin otoritesini kazandırıyor. İstihbarat çalışmaları (intelligence studies, IS) olarak bilinen bu alan, kurucu babası Sherman Kent’in — akademiden CIA’ya geçen bir Yale profesörü — 1950’lerde tasavvur ettiği şeyi gerçekleştirdi: istihbarata entelektüel bir yuva kazandırırken akademik bilgiyi istihbaratın ve ulusal güvenliğin hizmetine koşacak bir literatür bütünü.

Alanın temelini oluşturan varsayımlar, artık ders kaynağı olarak kullanılan çok sayıdaki kitap ve makalede görülebiliyor. Literatürün büyük bölümü, istihbarat teşkilatlarının kendilerinden kaynaklanan fikirleri ve anlatıları yeniden üretiyor: istihbarat, öncelikle karar alıcılara küresel tehditleri alt etmek için gereken bilgiyi sağlayarak devleti korumanın bir aracı olarak anlaşılıyor. Bu düşünce okulu, işkenceden gözaltına almaya ve yargısız infazlara kadar uzanan ihlalleri, istihbarat faaliyetlerinin tarihsel ve kurumsal yapılarına yerleşmiş uygulamalar olarak değil, talihsiz sapmalar olarak sunuyor. Gizli operasyonlar ve yurtdışı görevleri geçmişine sahip birkaç eski CIA görevlisi artık “uygulamalı profesör” kadrolarında bulunuyor.

Muhbirlere yönelik yaklaşım bunun bir başka örneği. NSA ve müttefiklerinin yürüttüğü yasa dışı gözetimin boyutlarını ifşa eden Edward Snowden gibi isimler, övgüyü hak eden kişiler olarak değil, içeriden gelen tehditler olarak gösteriliyor. Bu yaklaşım, başka yerlerde muhbirliği devletin cezasızlığını ifşa etmenin ve demokratik hesap verebilirliği ilerletmenin bir aracı olarak inceleyen akademik çalışmalarla belirgin bir tezat oluşturuyor.

Gizli operasyonlar ve yurtdışı görevleri geçmişine sahip birkaç eski CIA görevlisi artık Boston Üniversitesi, Texas Üniversitesi ve Johns Hopkins gibi kurumlarda “uygulamalı profesör” kadrolarında bulunuyor. Başkaları ise Atlantik’i aşarak Britanya’nın istihbarat eğitiminin kalesine, King’s College London’daki (KCL) Savaş Çalışmaları Bölümüne katıldı.

KCL’deki bölüm, misafir profesörlük ve misafir araştırmacılıktan seminer konuşmacılığına kadar çeşitli sıfatlarla CIA görevlilerine kapılarını açtı. King’s İstihbarat Çalışmaları Merkezi çatısı altında bu kişiler, Britanya’nın NSA muadili GCQH’nin eski başkanı David Omand gibi Britanyalı meslektaşlarıyla bir araya geliyor.

Londra kampüsü, ABD öncülüğündeki teröre karşı savaş sırasında insan hakları ihlalleri giderek artarken bile eski CIA direktörü Leon Panetta ile halefi General David Petraeus’un yüksek profilli ziyaretlerine de ev sahipliği yaptı. CIA ile KCL arasındaki sinerji o kadar ileri gidiyor ki Savaş Çalışmaları öğretim üyeleri KCL’deki eğitimin reklamını yapmak için teşkilatın dergisini bile kullandı ve böylece CIA’ya katılacak kişileri fiilen üniversiteye yönlendirdi.

İç İçe Geçiş

İstihbarat teşkilatları, Britanyalı muadilleriyle birlikte, istihbaratın nasıl öğretildiği ve incelendiği üzerinde kayda değer bir denetim uygulayan Atlantik ötesi bir ağ kurdu. Bu, gelecekte medya, siyaset ve güvenlik aygıtında çalışacak profesyonel kuşaklarını şekillendirme gücüne dönüşüyor. Ancak bunun akademik bağımsızlık ve özgürlük açısından bir bedeli var.

İstihbarat teşkilatları akademisyenlerle aktif biçimde bağlar geliştirerek araştırmaları kendi amaçlarına alet edebiliyor ve kendi gündemleriyle ilgili yönlere sevk edebiliyor. Bu süreç, üniversitelerin giderek güvenlik kurumlarının işlevlerini üstlendiği; öğrenciler, öğretim üyeleri ve araştırma ortaklıklarıyla bağlantılı yabancı tehditleri ve müdahaleleri gözetleyip kontrol etmekle görevlendirildiği daha geniş bir bağlamda gerçekleşiyor.

Federal finansman, bu rolü dayatmak için kullanılan zorlayıcı bir araca giderek daha fazla dönüşüyor. Savaş Bakanlığı kısa süre önce, Çin üniversiteleriyle uygunsuz bulduğu ortaklıkları kesmeyen kurumların finansmanını durdurmakla tehdit etti. Bu arada istihbarat teşkilatlarının varlığı büyük ölçüde gözden kaçıyor; tam da akademik hayatın olağan rutinlerinin koruması altında olduğu için bir devlet nüfuzu biçimi olarak neredeyse hiç görülmüyor. İstihbarat teşkilatları, istihbaratın nasıl öğretildiği ve incelendiği üzerinde kayda değer bir denetim uygulayan Atlantik ötesi bir ağ kurdu.

Bir dizi akademisyen, ABD istihbaratı ile akademi arasındaki derin iç içe geçmişliği ve istihbarat teşkilatlarıyla gönüllü biçimde iş birliği yapan meslektaşlarını açığa çıkardı. Özellikle sınıflarda ve onların ötesinde şekillendirilen ve yayılan fikirlerin niteliği konusunda uyarıda bulundular. Ancak başta antropoloji ve bu disiplinin Irak ile Afganistan’da ayaklanmaya karşı koyma stratejilerinin geliştirilmesindeki rolü olmak üzere yaşanan tartışmalara rağmen bu ilişki büyük ölçüde sorgulanmadan sürüyor.

Bunun bir diğer etkisi, akademik alandaki görüş çoğulculuğunun daralması. Ulusal güvenlik mantığı hâkim hâle geldikçe, bu mantığın ölçütleriyle gerekçelendirilemeyen araştırma gündemleri ve öğretim, sunulan eğitim olanaklarının kıyısına itiliyor.

Oysa bu tür bir eğitim hayati önem taşıyor. Öğrencileri, istihbarat teşkilatlarından bağımsız olarak üretilen istihbarata ilişkin bilgiyle buluşturuyor ve resmî iddiaları eleştirel biçimde değerlendirebilen bilinçli yurttaşlar olarak yetişmelerine yardımcı oluyor. Bu çalışmaların büyük bölümü sosyal bilimler ve beşerî bilimlerde yürütülüyor — tam da bugün Trump yönetiminin ve aşırı sağ popülistlerin siyasi saldırısı altında bulunan alanlarda.

İstihbaratı onaylamak yerine inceleyen bir eğitim geliştirmek, demokratik hesap verebilirliğin bir biçimidir. Bu önemlidir, çünkü istihbarat teşkilatları hiç de zararsız değildir. Kendilerine ait siyasi gündemleri vardır. Yalnızca politika yapıcılara bilgi vermek şöyle dursun, hükümetlerin savaşa girmesine, güvenlik yasaları çıkarmasına ve bireylerin yaşam şansları hakkında hüküm vermesine yol açan kararları sağlarlar.

Kimin gözetleneceğini, tutuklanacağını ya da öldürüleceğini seçerken istihbarat teşkilatları, sık sık iddia ettikleri gibi tarafsız, nesnel ve siyaset dışı aktörler değildir. Dünya görüşleri her yerde görülebilir: tehdit değerlendirmelerinde, basına yapılan sızıntılarda ve nihayetinde aktardıkları bilgide.

Bir bakıma karar alıcıdırlar ve bu nedenle onların gücünü sorgulayan bir eğitim, yalnızca nasıl bir akademi istediğimiz açısından değil, nasıl bir demokrasiye sahip olmayı umduğumuz açısından da vazgeçilmezdir.

Kaynak: https://jacobin.com/2026/09/universities-intelligence-agencies-research-recruitment