İsrail-Türkiye kavgası sertleşirken

Türkiye’nin üç önemli aktörü adeta Şam’a çıkarma yaparak bölgede boy gösterdi. Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Milli İstihbarat (MİT) Başkanı İbrahim Kalın birlikte Şam’a gidip güçlü bir mesaj verdiler.

SDG’nin 10 Mart mutabakatına uyması için verilen sürenin dolmasına on günden az bir süre kala yapılan bu ziyarette, Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan SDG’nin imza attığı mutabakata uymamasını şöyle açıkladı:
“SDG’nin belli faaliyetlerini İsrail ile koordinasyon içerisinde yürütüyor olması gerçeği, aslında Şam ile yürütülen görüşmelerde de şu anda büyük bir engel teşkil etmekte”

İsrail askerlerinin Şam’a 30 kilometre yakınına kadar geldiği bir yerde, Fidan doğrudan İsrail’i hedef alan bu tespitini ilk defa bu kadar net dile getirmeye başladı. Kısa süre önce de bir TV programında SDG’nin entegrasyon sorununu İsrail’e bağlamıştı.
Fakat Şam’dan bu denli net ve güçlü mesaj ilk defa verildi ve ardından bir cümle daha ekledi: “Suriye’nin istikrarı demek Türkiye’nin istikrarı demek. Bu bizim için fevkalade önemli.”

İSRAİL’DEN TÜRKİYE’YE KARŞI HAMLE

Bu üç ismin uçakları Şam’dan kalkıp henüz Ankara Havalimanı’na teker değdirmemişti ki, İsrail Türkiye’nin Şam çıkarmasına karşı hamlesini duyurdu. Akdeniz’de yeni bir ittifakın habercisi olacak Yunanistan Başbakanı ve Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın Tel Aviv’de mavi renklerin hâkim olduğu bir kıyafet kombini içindeki görüntüleri medyaya servis edildi.
Türkiye’nin güvenlik tehdidi olarak ilk sıralarda gördüğü Yunanistan ve Güney Kıbrıs, İsrail ile Akdeniz’de yakın iş birliğini geliştirmek için Tel Aviv’de Netanyahu ile sarmaş dolaş toplantılar yaptı. Her üç ülkenin de niyeti Türkiye’ye mesaj vermekti tabii.
Ortak basın toplantısında Netanyahu Türkiye’ye mesajı şu cümlelerle verdi:
“Topraklarımız üzerinde imparatorluklarını yeniden kurabileceklerini hayal edenlere sesleniyorum: Unutun bunu. Olmayacak. İş birliğimiz, kendimizi savunma kapasitemizi daha da güçlendiriyor.”

Bu mesaj sadece Yunan halkına değil, Arap coğrafyasının da bilinç altına ekilmiş Batı kaynaklı bir söylemi de harekete geçirmeyi amaçlıyor aslında. Yunanistan’da siyasiler nasıl ki “Türkler yeniden geliyor” diye korku yaratmaya çalışmışsa, Orta Doğu’da da “Türkler yeniden Osmanlıyı canlandırıyor” iddiasıyla bir korku yaratmaya çalışanlar olmuştur. İşte Netanyahu yanına Yunanistan ve Kıbrıs liderlerini alarak bu asılsız ve kasıtlı uydurulmuş korkuyu tetikleyecek bir mesaj vermiş oldu.

İSRAİL-TÜRKİYE GERİLİMİ ARTARKEN

Yunanistan ve Güney Kıbrıs bu tür görsel politik hamleleri daha önce de yapardı ama altı genelde boş olurdu. Bu kez Türkiye’ye karşı İsrail ile iş birliği yapmak öyle popülist bir politik hamle anlamına gelmiyor Türkiye için.
Akdeniz’de güçlü bir konumu bulunan Türkiye’nin etki alanını daraltmak ve burnunun dibindeki adalarda İsrail varlığına izin vermeye kalkmak öyle hafife alınacak gelişmeler değil.
İsrail, Türkiye ile arası kötü olan kim varsa şimdi onlarla iş birliğini artırıyor. Hindistan-Pakistan çatışmasında taraf tuttuğu için Türkiye’ye çok kızan Hindistan’la daha yoğun iş birliğinin yolunu arıyor. Perde arkasında Türkiye’nin bölgede güçlenmesinden rahatsız olan Arap devletleriyle teması artırdı. Amerika’da Evangelist damarı kullanarak Türkiye aleyhine faaliyetlerini yoğunlaştırdı.
F-35 uçaklarını almasına, Gazze’deki barış gücünde asker bulundurmasına, yardım faaliyetlerinde önemli aktör olmasına karşı çok yoğun faaliyetler içinde. Etkisi altındaki ABD’li senatörler, kongre üyeleri sürekli açıklama yapıyor.
Türkiye’nin çok önem verdiği “Terörsüz Türkiye ve Bölge” projesinin aleyhine yoğun bir iletişim faaliyeti yürütüyor. Geçtiğimiz günlerde İran’a giderek İsrail’in saldırganlığını kınayan Dış İşleri Bakanı Fidan’ın mesajlarına inat, İran’ı yeniden vurmak için Trump’ı ikna etmek üzere.
Tüm bunlar içinde en sıcak çekişmenin yaşandığı saha Suriye. Türkiye tek ordu, tek devlet, tek üniter toprak tezine karşı İsrail üçe bölünmüş bir Suriye olması için sahada ciddi askerî operasyonlar yapıyor. Şam yakınlarındaki mevzilerden Türk bakanların uçaklarını dürbünle görecek kadar yakın. Ahmet Şara’nın Cumhurbaşkanlığı konutunun civarını bombalayarak istediğini yapmazsa başına nelerin geleceği tehdidini savurdu.
Suriye tam olarak İsrail ve Türkiye’nin bilek güreşinin yaptığı alan hâline geldi. Türkiye sahada Şam yönetimi ve diğer askerî unsurlarıyla SDG’yi sıkıştırıp Trump’ı kendi tezleri konusunda ikna ederken, İsrail Dürzilerin bir kısmı, SDG içindeki Kürtler (özellikle Fehman Hüseyin grubu), Nusayrilerin bir kısmı ve gizliden kontrol ettiği IŞİD içindeki aparatlarıyla sahayı terörize edip istikrarsızlık yaratarak Türkiye’ye cevap veriyor.

SDG’YE OPERASYON OLURSA İSRAİL İŞGALİ ARTAR MI?

İsrail’in yedeğine aldığı SDG’nin entegrasyonu için verilen süre kısa süre sonra dolacak. SDG entegre olmazsa Türkiye askerî bir operasyon yapabileceğini ima ediyor ama bunun tehlikeli sonuçlarını da düşünüyor bir yandan.
İsrail SDG’ye ciddi bir askerî operasyon olursa doğan karışıklıktan yola çıkıp Suriye topraklarını daha fazla işgal edecektir. Hatta Şam’ı bombalayabilir, hayati iletişim, ulaşım ve ekonomik kaynaklarını da askerî tesisleri gibi vurabilir. Kimsenin engel olmayacağına inanıyor.
İsrail, Türkiye’ye karşı tampon olarak kullandığı, Türkiye’nin rahat yürümesini engelleyen bir diken olarak gördüğü YPG’nin tamamen ortadan kalkmasını asla istemez. Bu kozu kaybettiğinde Dürziler, Nusayriler ya da diğer kontrolündeki azınlıklar da başlarına aynı şeyin gelebileceğini düşünerek İsrail’den uzaklaşır.
Bu nedenle İsrail SDG/YPG kozunu kaybetmemek için her şeyi yapacaktır. Gücü yetecek mi, göreceğiz.

TÜRKİYE SDG’YE ASKERÎ OPERASYON YAPAR MI?

Türkiye, jeopolitik ve coğrafi olarak kıstırılmış bir SDG’nin uzun süre varlığını sürdürmesini mümkün görmüyor. Bu nedenle sahada eli güçlü durumda.
Türk ordusunun katılacağı bir askerî operasyon en son opsiyon bana göre.
SDG içindeki silahlı grupların yüzde 75’i Arap aşiretlerinden oluşuyor ve bunların maaşları diğerleri gibi ABD tarafından ödeniyor. Bu aşiretlerin SDG’den ayrılması ve YPG’nin çıplak olarak kendi silahlı gücüyle baş başa kalmasını sağlamak ilk hamlelerden biri olacaktır.
Her ne kadar Mazlum Abdi SDG askerî varlığını “100 bin” olarak açıklasa da Türk devletinin elindeki rakamlar bunun gerçek olmadığı yönünde. 45 bin civarında SDG silahlı insan kaynağı var. Bunların 30 bini Arap aşiretleri, geri kalan 15 bini diğer gruplar.
PKK’nın Suriye uzantısı olarak kabul edilen YPG’nin elinde 10 ile 15 bin arası bir silahlı insan kaynağı olduğu bilgisi var Türkiye güvenlik birimlerinde. Bunların da 8-10 bin arası savaşabilecek kuvvet, diğerleri asayişi sağlayacak güvenlik birimleri.
Yani SDG ile girilecek bir çatışmada Arap aşiretlerinin Şam yönetimine ya da Türkiye’ye karşı savaşması pek beklenemez. 10 bin kişilik YPG silahlı gücünün ise hem Şam’a hem de Türkiye’ye karşı bir direnç göstermesi mümkün değil.
O nedenle YPG tüm umudunu İsrail’e bağlamış durumda.
Türkiye SDG’yi Araplardan ayrıştırıp sonra da yalnız kalan YPG’yi sahada fiziki olarak sıkıştıracaktır. Bunun için de kendi askerî gücünü değil, Suriye ordusuna entegre olmuş askerî unsurları kullanacaktır.

İSRAİL-TÜRKİYE SAVAŞI ÇIKAR MI?

İsrailli bakanların, yazarların, düşünce kuruluşlarının sıklıkla Türkiye’yi hedef alan ve onu en önemli “düşman” olarak gösteren açıklamalarına bakacak olursak, İsrail Türkiye’nin birinci derecede tehdit olarak görülmesine zemin hazırlıyor her geçen gün.
Uçak alacaksa, askerî gemi inşa ediyorsa, füze yapıyorsa hemen bunun İsrail’e erişimini hesaplıyorlar. Gazze’de Türk askeri olacaksa, yardım kuruluşları girecekse, Hamas’la görüşmelere Türkler katılıyorsa, Akdeniz’de tatbikat yapıyorsa tüm bunları İsrail’e karşı bir tehdit olarak görüyorlar. Bunun için de ne yapılması gerekiyorsa yapmaya niyetliler. Yunanistan-Kıbrıs ittifakı da bunun son örneği.
Asıl mücadele verdikleri yer ise ABD içinde. F-35 programına çomak sokmak dâhil, Türkiye lehine olabilecek ekonomik, askerî ve siyasi her konuyu engellemek için lobileri ve açık/gizli ajanları tarafından yoğun faaliyet içindeler.
Türkiye henüz İsrail kadar paranoya hâlinde değil. İsrail tehdidi resmî olarak güvenlik paradigmalarında değişikliğe sebep olmadı. Türkiye’nin güvenlik mimarisi hâlâ İsrail’i ilk tehdit olarak görerek inşa edilmiyor.
Fakat güvenlik ve siyaset entelijansiyası İsrail’in artık bir tehdit olduğunu dillendiriyor. Hakan Fidan da son on gündür SDG’yi İsrail ile eşleştiriyor. Bu demektir ki İsrail yakın zamanda bir tehdit unsuru olarak resmî makamlar tarafından dile getirilirse şaşırmamalıyız.
Türkiye-İsrail savaşı diğer çatışmalara benzemez tabii ki. NATO üyesi, ABD ile yakın ilişkisi olan, bölgenin en büyük ordusuna, savunma sanayine ve ekonomisine sahip 85 milyonluk Türkiye’nin İsrail ile yaşayacağı savaş, dünyanın gidişatını etkileyecek bir şok dalgası yaratacaktır.
Bu nedenle savaş kelimesini ağzına alanların bu kelimeyi çok dikkatli kullanması lazım.

kaynak: https://www.aljazeera.net