İsrail–İran Çatışmasında Sansür, Medya ve Enformasyon Savaşı

Savaşın Görünmeyen Cephesi

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik başlattıkları savaş, televizyon ekranlarında ve sosyal medyada neredeyse tek yönlü bir görüntü üretiyor. İran şehirlerinde meydana gelen patlamalar, yıkılan binalar ve sivil kayıplar geniş biçimde dolaşıma girerken, İsrail içinde gerçekleşen saldırıların etkilerine dair görüntüler oldukça sınırlı kalıyor. Bu asimetrik görünürlülüğün tesadüf olmadığı ifade edilebilir. Nitekim modern savaşlarda bilgi akışı da tıpkı hava sahası veya deniz yolları gibi kontrol edilen stratejik bir alandır. İsrail’de uzun yıllardır kurumsallaşmış askerî sansür mekanizması, savaş sırasında bu görünürlüğü ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Son İsrail–İran çatışması, savaşların artık yalnızca askeri değil aynı zamanda enformasyon alanında da yürütüldüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.

İsrail’de Askerî Sansür

İsrail’de medya üzerindeki askerî sansür sistemi oldukça köklü bir geçmişe sahiptir. Bu mekanizma, İngiliz Mandası döneminde yürürlüğe giren 1945 tarihli acil durum düzenlemelerine dayanmaktadır ve İsrail kurulduktan sonra da ulusal güvenlik mevzuatına entegre edilmiştir. Günümüzde İsrail’de güvenlik veya askeri operasyonlarla ilgili haberler yayımlanmadan önce askerî sansür makamının onayından geçmek zorundadır. Bu sistem özellikle savaş dönemlerinde daha yoğun biçimde uygulanmaktadır. Medyaya sızan veriler bu kontrol mekanizmasının ne kadar kapsamlı olduğunu göstermektedir. İsrailli ve Filistinli gazeteciler tarafından yayımlanan araştırmalara göre askerî sansür makamı 2024 yılında 1.635 haberin yayımlanmasını tamamen yasaklamış, 6.265 haber üzerinde ise kısmi değişiklik yapılmasını istemiştir. Bu rakamlar sansür makamının ortalama olarak günde yaklaşık 21 habere müdahale ettiği anlamına gelmektedir. Bu durum sansürün istisnai bir güvenlik uygulaması değil, sistematik bir medya yönetim mekanizması olduğunu göstermektedir.

İsrail’in İran ile yaşadığı savaş sırasında bu kontrol daha da sıkılaştırılmıştır. Gazetecilerin füze saldırılarının isabet ettiği yerleri ayrıntılı biçimde raporlamaları yasaklanmış, askeri tesislere yakın bölgelerde görüntü çekilmesi engellenmiş ve canlı yayınların çoğu durumda askerî sansürün ön onayına bağlandığı belirtilmiştir. Özellikle füze isabet noktalarının konumu veya hava savunma sistemlerinin konuşlandığı bölgeleri açığa çıkarabilecek görüntülerin yayımlanması kesin biçimde yasaklanmıştır. İsrail hükümetinin yabancı gazetecilere gönderdiği yönergelerde, herhangi bir saldırı bölgesinden yapılacak yayınların önce askerî sansür makamına bildirilmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

Bu tür düzenlemelerin arkasındaki temel mantık operasyonel güvenliktir. İsrail yönetimi, İran’ın balistik füze saldırılarında hedef doğruluğunu artırmak için açık kaynaklardan yararlanabileceğini düşünmektedir. Gerçek zamanlı görüntüler veya ayrıntılı hasar raporları, İran’ın İsrail hava savunmasının zayıf noktalarını analiz etmesine yardımcı olabilir. Bu nedenle savaş sırasında yayımlanan görüntüler yalnızca gazetecilik faaliyetinin bir parçası olarak değil, aynı zamanda potansiyel bir istihbarat kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu sansür sistemi yalnızca gazetecilerle sınırlı değildir. Sosyal medya kullanıcıları da füze isabet noktalarına ilişkin görüntüler paylaşmamaları konusunda uyarılmaktadır. Böylece modern savaşlarda siviller bile bilgi savaşının bir parçası hâline gelmektedir.

 

 

Neden İsrail’e Saldırı Görüntüleri Az?

ABD ortaklığıyla büyük oranda İsrail’in icra ettiği İran savaşının medya boyutunda dikkat çeken en önemli unsurlardan biri savaşın görsel temsilindeki asimetridir. İran şehirlerinde meydana gelen saldırılar ve yıkım görüntüleri uluslararası medyada geniş biçimde dolaşıma girerken, İsrail içinde gerçekleşen saldırıların etkisine dair görüntüler oldukça sınırlı kalmaktadır. Bunun temel nedeni İsrail’deki askerî sansür mekanizmasıdır. İsrail yasalarına göre ulusal güvenlikle ilgili tüm haberler askerî sansürün onayından geçmek zorundadır. Bu kural yalnızca yazılı basını değil, televizyon yayınlarını ve dijital medyayı da kapsamaktadır. Özellikle füze saldırılarının gerçekleştiği bölgelerden yapılan canlı yayınlar, İran’ın saldırı doğruluğunu değerlendirmesine yardımcı olabileceği gerekçesiyle ciddi biçimde sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle televizyon kanalları çoğu zaman şehir silüetini göstermeyen uzak çekimler kullanmak zorunda kalmaktadır. Bu durum savaşın kamuoyuna yansıyan görüntüsünü doğrudan etkilemektedir. Bir füzenin asıl hedefi veya yarattığı hasar çoğu zaman yayımlanamazken, yalnızca ikincil hasar görüntüleri yayımlanabilmektedir. Bu nedenle kamuoyuna ulaşan bilgi parçalı ve eksik bir anlatıya dönüşmektedir.

Sansürün bir diğer önemli boyutu psikolojik savaşla ilgilidir. Modern savaşlarda devletler yalnızca askeri başarı elde etmeye değil, aynı zamanda kamuoyunun algısını yönetmeye de çalışmaktadır. Saldırıların yarattığı hasarın sınırlı biçimde görünür olması, toplumda güvenlik algısının korunmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle bazı analistler İsrail’deki sansür sisteminin yalnızca operasyonel güvenlik değil, aynı zamanda psikolojik dayanıklılık stratejisinin bir parçası olduğunu ileri sürmektedir. Ancak bu kontrol mekanizması sosyal medya çağında giderek zorlaşmaktadır. Telegram, X ve diğer platformlarda yayımlanan görüntüler zaman zaman resmî medya üzerindeki sansürü aşabilmektedir. Bununla birlikte, sosyal medya aynı zamanda yanlış bilgi ve manipülasyon riskini de artırmaktadır. Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler veya bağlamından koparılmış videolar savaş sırasında enformasyon savaşının önemli araçlarından biri hâline gelmiştir.

Bölgesel Enformasyon Savaşı

İsrail–İran savaşının medya boyutu yalnızca bu iki ülke ile sınırlı değildir. Çatışmanın bölgesel ölçekte yayılmasıyla birlikte Ortadoğu’nun birçok ülkesinde bilgi akışı üzerindeki kontrol mekanizmalarının güçlendiği görülmektedir. Körfez ülkelerinde savaş sırasında füze saldırılarına ilişkin görüntülerin paylaşılması bazı durumlarda yasaklanmıştır. Yetkililer bu tür görüntülerin panik yaratabileceğini veya düşman tarafın askeri bilgi elde etmesine yardımcı olabileceğini ileri sürmektedir. Bu nedenle bazı ülkelerde sosyal medyada saldırı görüntüsü paylaşan kişiler hakkında soruşturmalar başlatıldığı bildirilmiştir. Bu durum modern savaşların giderek daha fazla “enformasyon savaşları” hâline geldiğini göstermektedir. Devletler yalnızca askeri güç kullanmakla kalmamakta, aynı zamanda savaşın nasıl anlatılacağını da kontrol etmeye çalışmaktadır. Görüntüler, videolar ve sosyal medya paylaşımları askeri operasyonların bir uzantısı hâline gelmiştir. Dolayısıyla modern çatışmalarda bilgi akışı da tıpkı enerji hatları veya ticaret yolları gibi stratejik bir altyapı olarak görülmektedir. İsrail–İran savaşı, bu yeni savaş biçiminin en güncel örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak İsrail–İran savaşı, modern çatışmaların yalnızca askeri cephelerde değil, aynı zamanda bilgi alanında da yürütüldüğünü açık biçimde göstermektedir. İsrail’deki askerî sansür mekanizması savaşın görsel temsilini ciddi biçimde sınırlandırırken, İran’da internet kesintileri ve gazetecilere yönelik baskılar bilgi akışını farklı bir yöntemle kontrol etmektedir. Bu durum savaşın gerçek etkisinin kamuoyuna nasıl yansıtıldığını doğrudan şekillendirmektedir. Dolayısıyla modern savaşlarda gerçeklik yalnızca sahada değil, aynı zamanda ekranlarda da üretilmektedir. Bu nedenle günümüz çatışmalarını anlamak için askeri stratejilerin yanı sıra medya politikalarını ve enformasyon kontrol mekanizmalarını da analiz etmek giderek daha önemli hâle gelmektedir.