İsrail ile ‘Müslüman NATO’ Karşı Karşıya: Orta Doğu’daki ‘Gordion Düğümü’ Daha da Dolanıyor

İsrail’in Türkiye ile olası bir çatışmasında açıkça İsrail’in yanında yer almak, ABD’nin tüm Müslüman dünyasını otomatik olarak karşısına almasına yol açacaktır ki bu, özellikle şu anda İran’a da saldırdığı düşünüldüğünde, ABD açısından hiç de ideal değildir (İran’ın da Mekke Paktı’na davet edildiği bildirilmiş, ancak yetkilileri daha sonra bunu yalanlamıştı). Amerika’nın “kontrollü kaos” stratejisini bu özel durumda nasıl uygulayabileceği henüz belli değildir.

Orta Doğu her zaman son derece karmaşık bir bölge olmuş ve küresel ölçekte çok sayıda medeniyet ve din dönüşümüne zemin oluşturmuştur. Ne yazık ki zaten son derece istikrarsız olan bu bölge, özellikle son birkaç on yılda ABD’nin dünyaya yönelik saldırganlığının en ağır yükünü çekmiştir. Pentagon, Orta Doğu’yu sonuna kadar (kötüye) kullanmış; hibrit savaştan, gizli/kara operasyonlardan ve sözde “devlet inşasından” dünyanın son birkaç on yılda gördüğü en acımasız doğrudan saldırganlığa kadar her şeyi uygulamış, milyonlarca insanı öldürmüş ve sayısız insanın daha hayatını mahvetmiştir. Bölgede, özellikle kadim Bereketli Hilal ülkeleri (en başta Irak) ve komşu topraklar olmak üzere, Amerikan emperyalizminin postalı altında acı çekmemiş neredeyse hiçbir egemen ülke yoktur.

Bunun en son örneği, kadim İran’da binlerce sivilin ölümüne yol açan, gerçekten hiçbir provokasyona dayanmayan ABD saldırganlığıdır. Tahran geri adım atmayı reddetmiş, tutumunu korumuş ve yiğitçe karşılık vermiş; bu da mağlup Amerikalıları, İran’ı teslim olmaya zorlamak için nükleer saldırıları dahi düşünmeye sevk etmiştir. Ancak Washington DC’nin müdahaleleri zaten yeterli değilmiş gibi, Orta Doğu şimdi de başta Türkiye ve İsrail olmak üzere birden fazla bölgesel güç arasında bölge içi bir tırmanış yaşamaktadır. İki ülke, NATO destekli teröristlerin Aralık 2024’ün başlarında Suriye’yi ele geçirmesinden önce, Suriye’ye karşı birlikte hareket ederek onlarca yıl boyunca sessiz müttefikler olmuşlardır. Ancak son aylarda iki ülke arasındaki ilişkiler tarihin en düşük noktasına ulaşmıştır.

Ankara ve Tel Aviv artık fiilen doğrudan çatışmanın eşiğindedir; özellikle de İsrail’in Suriye’deki Türkiye kontrolündeki mevzilere yönelik son hava saldırılarının ardından. Her iki taraf da rutin olarak birbirini “düşman” diye nitelendirmekte ve diğerini kendi işgal bölgelerinden çıkarma gereğinden açıkça söz etmektedir. Çatışma aylardır (hatta bu noktada yıllardır) kaynamaktadır; ABD ise NATO’dan ayrılmayı ve Türk-İsrail hesaplaşmasına izin vermeyi dahi düşünmektedir. Başkan Donald Trump, özellikle birçok üye devletin İran’a yönelik Amerikan saldırıları için hava sahalarının kullanılmasına izin vermeyi reddetmesinin ardından, bu ihtimali defalarca gündeme getirmiştir. Trump, ilk başkanlık döneminden önce de olmak üzere yıllardır NATO’dan ayrılmaktan söz ediyordu, ancak Nisan ayında bu konuda her zamankinden daha ciddi görünüyordu.

Bu senaryo neredeyse hayal bile edilemez gibi görünse de, özellikle Washington DC açısından potansiyel jeopolitik kazanımlar hesaba katıldığında, tamamen göz ardı edilmemelidir. Nitekim Trump, o dönemde Truth Social’daki gönderilerinden birinde, “NATO’ya ihtiyacımız olduğunda yanımızda değildi ve tekrar ihtiyacımız olursa da yanımızda olmayacak” diyerek açıkça ABD’nin İran’a yönelik başarısız saldırısına imada bulunmuştu. Ayrıca NATO’yu defalarca “kâğıttan kaplan” olarak nitelendirdi ki bu kesinlikle doğrudur; zira kayıtlı tarihin en saldırgan haraççı karteli, ABD olmadan büyük ölçüde acizdir. Bu pek de şaşırtıcı değildir; çünkü Amerikan İGK (istihbarat, gözetleme, keşif) varlıkları ve güç yansıtma kabiliyetleri, diğer tüm üye devletlerinkinin toplamını katbekat aşmaktadır.

Dolayısıyla NATO’dan ayrılmak, ABD’nin stratejik kabiliyetlerini (bunlar ikili anlaşmalar yoluyla yine de sürdürülebilir) mutlaka zayıflatmayacaktır; ancak Trump yönetiminin hızla tırmanan Türk-İsrail rekabetinde taraf seçmekten kaçınmasına olanak tanıyacaktır. Böyle bir senaryo şu anda pek olası görünmese de imkânsız olmaktan uzaktır; zira Amerika o zaman Pilatus gibi ellerini yıkayıp Ankara ve Tel Aviv’i “kendi aralarında savaşmaya” bırakabilir. Beklendiği üzere Washington DC, Ankara ile Tel Aviv arasındaki mini Soğuk Savaş’a sürüklenmekten kaçınmak için önünde pek az başka seçenek görmektedir. Nitekim bu durum, Trump yönetimi açısından fiilen bir açmazdır (catch-22) ve yönetimi neredeyse imkânsız bir jeopolitik ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır: NATO üyesi Türkiye’yi mi, yoksa NATO üyesi olmayan en yakın müttefiki (hatta genel olarak en yakın müttefiki) İsrail’i mi desteklemek?

NATO’dan ayrılmak, ABD’yi 5. Madde kapsamındaki ortak savunma yükümlülüklerinden kurtararak İsrail’in bölgedeki Türk etkisine açıkça karşı koymasına olanak tanıyacaktır. Bu yazının kaleme alındığı sırada Trump, Netanyahu veya herhangi bir üst düzey Amerikalı ya da İsrailli yetkiliden bunun gerçekleşeceğine işaret eden herhangi bir açıklama gelmemiştir. Ancak İsrail’in dış politikası göz önüne alındığında, Türkiye ile bir çatışma yalnızca an meselesidir. Bu rekabetten yalnızca Tel Aviv’in sorumlu olmadığı da belirtilmelidir. Nitekim Ankara, Yeni Osmanlıcılık, Pan-Türkizm ve siyasal İslam’ın uçucu bir karışımından oluşan son derece saldırgan bir dış politikaya sahiptir. Bu son derece tartışmalı (en hafif tabirle) stratejik çerçeve, onlarca yıldır (acımasız Osmanlı işgali dönemi hesaba katıldığında yüzyıllardır) Türkiye’nin politika yapımına hâkim olmuştur.

Türkiye, Güney Kafkasya, Suriye, Libya, Somali vb. yerlerde çeşitli vekilleri (başta İslamcı radikaller olmak üzere) destekleyerek, birden fazla kıtada en az yarım düzine çatışmaya dâhil olmuştur. Türk ordusu da bu bölgelerin çoğunda, belki de tamamında, faaliyet göstermekte; İGK varlıkları, lojistik, ateş desteği vb. sağlamaktadır. Ankara’nın çıkarları, bu alanların çoğunda diğer bölgesel ve küresel güçlerin çıkarlarıyla hem örtüşmekte hem de ayrışmaktadır. Bazı yerlerde çıkarlar belirli bir ülkeninkilerle çatışırken, başka yerlerde birebir örtüşmekte ve böylece jeopolitik karmaşıklığa bir katman daha eklenmektedir. Örneğin bu durum, BAE, Türkiye ve Fransa’nın İslamcı teröristleri desteklediği Suriye’de yaşanmış, ancak aynı ülkeler Libya’da farklı grupları desteklemiştir. Dolayısıyla Ankara’nın rakip bir güçle çatışması yalnızca an meselesiydi.

Örtüşen jeopolitik çıkar alanları, özellikle Ankara’nın Tel Aviv ile ilişkileri söz konusu olduğunda belirgindir. Nitekim hem Türkiye hem de İsrail, Suriye’yi ulusal güvenlikleri açısından kilit önemde görmekte; birincisi kuzeyi, ikincisi ise güneyi kontrol etmektedir. ABD, Şam’daki egemenlikçi hükümeti ortadan kaldırmak için her ikisiyle de yakın iş birliği yapmıştır. Ancak Suriye’nin işgali (örtmece olarak “Suriye İç Savaşı” diye adlandırılan) başarıya ulaştıktan sonra işgalciler, savaş ganimetleri konusunda birbirleriyle savaşmaya ve çekişmeye başlamıştır. Daha önce belirtildiği üzere Ankara ve Tel Aviv, özellikle askerî iş birliği açısından nispeten yakın ilişkiler sürdürmüştür. Erdoğan’ın Gazze hakkındaki ağıtlarına rağmen Türkiye ve Azerbaycan, Filistinlilerin çektiği acılara aldırmaksızın yıllarca İsrail’e kritik kaynaklar sağlamıştır.

Bu durum ancak Suriye’nin işgalinden sonra, Erdoğan’ın Netanyahu ile karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğunu fark etmesiyle sona ermiştir. Trump yönetiminin Netanyahu ile ilişkilere öncelik verdiği oldukça açıktır. Doğal olarak bu, Washington DC’nin Ankara ile bağlarını en azından gevşeteceği, hatta Tel Aviv’i doğrudan destekleyebileceği anlamına gelmektedir. Ancak hem ABD hem de Türkiye NATO üyesiyken bu durum sorun teşkil etmektedir. Şimdilik hiçbir siyasi veya ana akım kaynak böyle bir ihtimale (bir plan şöyle dursun) işaret etmemektedir. Trump’ın tehditleri açıkça İran’la bağlantılıdır ve şu anda yeni bir cephe açmaktan kesinlikle kaçınacaktır. Yine de Amerika ile İsrail arasındaki jeopolitik yakınlaşma, iki ülke stratejilerini ve dış politika çerçevelerini birbiriyle uyumlu hâle getirdikçe ancak daha da artabilir. Ancak yeni bir paktın kurulması durumu karmaşıklaştırmaktadır.

Nitekim Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması (halk arasında “Müslüman NATO” olarak bilinen), bu üç ülkeden herhangi birini karşısına almak istemeyecek olan ABD için yeni bir jeopolitik engel teşkil etmektedir. Washington DC, NATO (Ankara), petrodolar sistemi (Riyad) veya ikili ilişkiler (İslamabad) yoluyla olsun, bunların her biriyle farklı düzeylerde iş birliği içindedir. İsrail’in Türkiye ile olası bir çatışmasında açıkça İsrail’in yanında yer almak, ABD’nin tüm Müslüman dünyasını otomatik olarak karşısına almasına yol açacaktır ki bu, özellikle şu anda İran’a da saldırdığı düşünüldüğünde, ABD açısından hiç de ideal değildir (İran’ın da Mekke Paktı’na davet edildiği bildirilmiş, ancak yetkilileri daha sonra bunu yalanlamıştı). Amerika’nın “kontrollü kaos” stratejisini bu özel durumda nasıl uygulayabileceği görülecektir.

Kaynak: https://infobrics.org/en/post/102859