İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?

Din Bir Amaç mıdır, Araç mıdır?

Bu soru şöyle de sorulabilir: İslam dünyasından İslami bir hareket ya da kendisini İslam’a refere eden bir siyasi grup iktidar olunca, haber ajansları ve gazetelerde niçin şöyle haberler geçiyorlar; “Afganistan’da şeriat ilan edildi, kadınların sokağa çıkması, erkeklerin sakallarını kesmesi yasaklandı.”, “Çeçenistan’da şeriat anayasası kabul edildi. Zina eden bir kadın taşlandı, hırsızlıktan yakalanan bir kişiye falaka cezası verildi”, “Pakistan’da İslam anayasası: hırsızların eli kesilecek.”

Buna benzer haberler dindar Yahudi ya da Hristiyanların seslerini yükselterek çeşitli taleplerde bulunduklarında onlar için de geçerlidir. Örneğin İsrail’de “Radikal dinci Yahudiler, cumartesi günü yapılan filan toplantıyı protesto ettiler”, ya da “Papa, evrim teorisi ile ilgili tartışma yasağını kaldırdı” gibi.

İlahi dinin çağdaş dünyada insanoğluna sunduğu görüntü niçin hep yasaklar ve baskılarla özdeştir. O kadar ki, bu dinin gönüllü ya da doğuştan mensupları dahi, dinlerinin bu tür görüntüler üreten yorumlayıcılarını tasvip etmemekte ve bu yorumcular hep “azınlık ve fanatik bir grup” olarak kalmaktadır.

Türkiye’de İslami bilinçlenme oranı arttıkça neden geniş bir toplumsal kesimde ürküntü ve korku hâkim olmaktadır. Toplumun çoğunluğu, neden İslam’ı sahiplenerek düşünen ve yaşayan insanlara karşı garip bir şüpheyle bakmakta ve mesafe koymaktadır?

“Din bir araç mıdır, amaç mıdır?” sorusu, esasen bu soruya “amaçtır” cevabı verilmesinin ürünü olan düşünce ve politikaların, yukarıdaki soruları sorduracak görüntüler üretmesinin nedenini sorgulamamızı sağlamaktadır.

Genel olarak ilahi dinin, özel olarak İslam’ın “kesin inançlıları” yani dindarları, bütün insanların ve bütün bir hayatın din tarafından şekillendirilmesini ve denetlenmesini içeren ortak bir bakış açısına sahiptir. Din kurallarını ilahi kaynaklı olması nedeniyle değişmez ve tartışılmaz olarak algılayan bu yaklaşım, bu kuralların hâkim olmasıyla insanların bütün sorunlarının çözüleceğini ve bu nedenle Din’i hâkim kılmanın her din mensubunun temel görevi olduğunu savunur.

Oysa bu yaklaşımın, bizatihi dinin arzu ettiği bir yaklaşım olup olmadığı tartışmalıdır. Zira din kurallarının hangi yorumunun ve nasıl egemen kılınacağı gibi yeni sorular ve belirsizlikler ortaya çıkmaktadır. Yahudiler ve Hristiyanlar, din adamları sınıfının varlığı nedeniyle kısmen bu belirsizliği aşmıştır. Ancak Müslümanlar için bu belirsizlik hâlâ geçerlidir; İslam’ın hangi yorumu, kime göre tek doğrudur? Bu tek doğru yorumu tasvip etmeyenlerin durumu ne olacaktır? Bu yaklaşım, adeta bir şekilde güçlü ve iktidar olan yorum, tek doğru yorum olarak uygulanır sonucuna götürmektedir. Bu nedenle de İslam tarihi boyunca, iktidara yakın duran ulemanın İslam yorumu egemen olmuştur. Yine aynı nedenle iktidar sahipleri de kendilerine yakın buldukları yorumları desteklemişlerdir. Sonuçta dini hâkim kılma söylemi, giderek belli bir yorum tarzına sahip taraftarların iktidar olma çabalarının bir aracı haline gelmiştir. Emeviler döneminde hilafet tartışmaları, Abbasiler döneminde Mutezile odaklı tartışmalar ve Osmanlılar döneminde Sünni/Hanefi yorumla Safevi Şiiliği ve Batini yorumlar arasındaki çatışmalar, tam da bu iktidar mücadelesinin görüntüleri olarak yaşanmıştır.

Peki, çağdaş dünyada dinin anlamı nedir? İslam, Hristiyanlığın yaşadığı türden bir “hayattan çekilme” ve “dünyevi iddialarından vazgeçme” özelliğine sahip olmadığına göre ve tam tersine inanç ve hükümleri itibarıyla hayatın her boyutuna dair ilke ve kurallar vazettiğine göre, İslam’ın egemenlik sorunu çağdaş dünyada nasıl çözülecektir? Yani en başta bu dinin mensupları, İslam’ın egemen olması karşısında korku ve kaygı yerine ümit, huzur ve güven duygusunu nasıl tadacaklardır?

Bizce bu sorun, bizatihi Din’in ve din kurallarının amaç olmaktan çıkarılması ve Endülüslü âlim Şatibi’nin ortaya koyduğu bir usulle yani bu kuralların amacının tespitiyle ”Mekasidu’ş-Şeria”(Şeriatın Maksatları) bağlamında çözümlenebilir.

Bunun anlamı şudur: Allah, yaratıp şereflendirdiği ve sorumluluk yüklediği insanı, şeytanın temsil ettiği kötülükle (Şer), ilahi kaynaklı iyiliğin (Hayr) arasındaki kavgada doğru bir tercih yapma imtihanına tabi tutmaktadır. Bu imtihan, bir potansiyel olarak ‘insan’ olma tözünün sınırlı, ölümlü ve kötülük de içeren dünya hayatında, iyilik yoluyla gerçek ve ebedi bir varoluşu hak etmenin fırsatı ve imkânı manasındadır. Allah, bu amaçla insanlara doğru ve yanlışı ayırma (furkan), doğru ve iyiden yana tercih yapma (hidayet), doğru yolda yürüme (rehber) ve kötülükten uzak durmasını (öğüt) sağlayacak kelam/vahiy ile konuşmuştur. Vahyin amacı, insanların iyilik ve adaletten yana tercih yapmalarını sağlamak, unuttuklarını hatırlatmak, kötülük ve zulümden uzak tutmak ve yaşam imtihanını Allah’ın kendisinden istediği yol üzere yaşayarak (iman) geldiği yere dönmesini (ileyhi raciun) sağlamaktır. Allah kelamı, bizatihi kendisi olarak değil, gösterdiği ve tanımladığı yol anlamında dindir. Kur’an’ı Kerim’de şir’a (yolu belirleme) beş yerde, din (yolun muhtevası) 85 yerde ve İslam (yola girme, uyma) kelimesi de 161 yerde kullanılmıştır. Bu kelimelerin kendisi bir maksadı ifade etmemekte; Tevhit, adalet, iyilik, ahlak ve barışın egemenliğini sağlama “yol”unu bir maksat olarak insanlara sunmaktadır. Ancak zaman içerisinde bu asıl yol ve maksat yerine, bu yolda asıl maksada ulaşmak için rehber, furkan, hidayet ve öğüt olan (yani araç olan) “Kitab”ın kendisi yer değiştirmiştir. Bizatihi “din” olarak telakki edilen kurumlaşmış kurallar bütününün kendisini savunmak ve egemen kılmak “maksat” haline gelmiştir. Din, resul ve aktardığı Kur’an’ı Kerim, insanlara bir yol göstermekte, insanlar ise bu yolda gitmek yerine bu yolu “gösteren” parmağa bağlanmayı “dindarlık” olarak telakki etmektedirler.

Örneğin Kur’an, “hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin” demekte, ama bazı yorumcular “Kur’an’la hükmetmeyi” savunmaktadırlar. Yani “Kur’an’ı hakim kılmak” bizatihi bir amaçmış gibi psikolojik bir ifade haline gelmiş ve muhtevasından kopmuştur. Oysa adalet ve iyiliği üstün tutmak, kötülük ve zulmü engellemek zaten (en genel anlamda) Kur’an’ı hakim kılmaktır. Müslümanlar Kur’an’a uymak için “Adaletle nasıl hükmederiz, iyiliği nasıl üstün tutarız, doğru ve güzel olanı nasıl tespit ederiz” diye düşünmek ve bu soruların çağdaş koşullarda çeşitli ve çok örnekli cevaplarını bulma çabası göstermek yerine, sadece “Kur’an’ı hâkim kılmak’ ya da ‘Allah’ın indirdiğiyle hükmetmekten bahsetmeyi (ya da dayatmayı) tercih etmektedir. Örneğin, yönetim ve hukukla ilgili tartışmalarda bu durum açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İlk Müslümanların bu konulardaki tartışmaları hem daha rahat bir psikoloji içerisinde sürmüş hem de bu konular bir “itikat” sorunu olarak algılanmamışken, bugün demokrasi ya da hukukla ilgili bir tartışma hem “Din elden gitmesin” psikolojisi içinde hem de iman, küfür ve şirk gibi itikadi kavramlar üzerinden yürütülmektedir. Oysa devlet ve yönetim eksenli tartışmalar, İslam tarihinin hiçbir devrinde (Hariciler hariç) hiçbir ekol tarafından böyle bir çerçevede ele alınmamıştır. Hz. Ömer döneminde Sasanilerin “Divan” geleneği “Ehli Hal ve’l Akd” denilen şura modeli olarak benimsenmiş ve hiç kimse bir küfür düzeni suçlamasında bulunmamıştır. Aynı şekilde Hz. Ali ve Muaviye kavgası boyunca da taraflar itikadi kavramlarla birbirini suçlamamış, siyasi anlamda adalet ve zulüm kavramları ekseninde bir tartışma yürütülmüştür. Kaldı ki bugün şeriat nizamı olarak telakki edilen kural ve kaidelerin hemen hepsi Emeviler dönemindeki Arap İslam pratiğinin ürünüdür ve bir tür Arap İslam yorumudur. Aynı şekilde Osmanlı ya da İran kaynaklı birçok yorum ve uygulamanın da İslam’ın maksatları doğrultusunda, Müslümanların farklı koşullarda ürettiği pratikler olarak anlaşılması gerekmektedir.

Bu amaç ve araç anlayışının yer değiştirmesi nedeniyle Müslümanlar, dinlerinden her sorularına cevap bulmak, her sorunlarını çözmesini beklemek ve bunu da insanlara dayatmak gibi “üretilmiş bir davranış” sergiler olmuşlardır. Oysa din, iyilik ve adaleti üstün tutmak için bir araçtır. Yani amaç dini egemen kılmak değil, dinin de öğütlediği üzere, bireysel ve toplumsal düzeyde adaleti ve iyiliği üstün tutmaktır.

 

Dinler Ömrünü Tamamladı mı?

19.yüzyılda başlayan bilimsel-teknolojik keşif ve icatlar sonrasında, din ve mezhep savaşları ve engizisyon gibi uygulamalarıyla Hristiyanlığın yaşadığı bunalım sonrası Avrupa’da din karşıtı fikirler güçlenmiştir. Kiliselerin ve din adamlarının her konuda dogmatik inanç ve pratikleri toplumsal baskı unsuru haline getirmesi, bilimsel keşiflere karşı çıkması, yeniliklere itiraz etmesi ve yeni sorulara cevap verememesi, insanları dinden soğutmuş, hatta inançlarını sorgular hale getirmiştir. 20. Yüzyılın başından itibaren güçlenen din(Hristiyanlık) dışı-seküler (kiliseye uymayan) felsefe ve ideolojiler, dini dogmaları çürüten, dinin siyasi ve sosyal baskılarını teşhir eden sert eleştirileriyle kitleleri etkisi altına almış, insanların hayatını şekillendiren yeni sanayi toplumu, kentler, fabrikalar ve okullar, dinin yerine geçmiştir. Bu anlamda Avrupa’da Hristiyanlık dini bir bakıma ömrünü tamamlamış, laik yönetimler eliyle de kurumsal olarak siyasi ve sosyal hayattan uzaklaştırılmıştır.

Yahudilik zaten dar ve kapalı bir toplum inancıdır ve bu süreçte kendi içerisinde benzer bir süreç yaşamıştır. Birçok Yahudi, din dışı, din karşıtı yeni fikir ve ideolojileri benimseyip, Yahudi kimliğini sadece ırk olarak korusa da inanç olarak terk etmiştir.

İslam ise bu süreçte benzer bir son yaşamamıştır. Çünkü ne Hristiyanlık gibi tartışılmaz bir din adamları sınıfı ve ne de tanrının kutsal kilisesi gibi bir kurumu yoktur. Ayrıca İslam’ın bilimsel keşifler ve yeni teknolojilere karşı kategorik olarak inanç düzeyinde bir karşıtlığı yoktur. İslam dünyasında bu yenilikler sadece geleneksel alışkanlıkları değiştirdiği ve batıdaki gibi inançsızlığa yol açabileceği kaygısıyla endişeyle karşılanmıştır. Buna rağmen 19. Yüzyıl sonundan itibaren Cemalettin Afgani gibi alimler, Orta Asya’da Cedit hareketi, İran’da Usuliler, Osmanlı da ise Yeni Osmanlılar ve İttihat Terakki İslamcılığı gibi akım ve örgütler eliyle modernlikle, bilimle çatışmayan İslam yorumları gündeme getirilmiş, batıdaki gelişmelere paralel olarak İslam dünyasında da İslam’ın içinde kalarak yenilenme tartışmaları yürütülmüştür. Bu tartışmalar ve arayışlar hala da devam etmektedir. Bu nedenle İslam, diğer dinlerin akıbetiyle karşılaşmamış, yenilenme dinamizmi, özündeki akla dayalı tefekkür birikimiyle devam etmiştir.

Bu anlamda din, yani tevhid yolu, kıyamete kadar asla ömrünü tamamlamayacaktır. Dünya ne kadar değişirse değişsin, insan daima fıtratının, vicdanının yolunu arayacak ve din, işte o yolu tekrar ve tekrar göstermeye devam edecektir.

 

Din’in Öznesi Allah mıdır, İnsan mıdır?

Din’in sahibi Allah ve öznesi yani temel konusu ve problemi de insandır. Oysa İslam düşüncesi olarak gelişen çağdaş yorumlarda bu yer değiştirmiş, dinin sahibi Müslümanlar, öznesi de Allah yapılmıştır. Bunun sonucunda ise Müslümanlar “din uğruna savaşan”, din adına hareket eden, din’i yaşatmaya ve korumaya çalışan, din’den yola çıkarak hayatı tanzim etmeye çalışan insanlar konumuna gelmiştir. Oysa din Allah’ındır, Müslümanların onu korumak ve yaşatmak diye bir sorunu veya görevi yoktur. Din’i koruyacak ve kıyamete kadar yaşatacak olan Allah’tır. Müslümanlar Din’in (yolun) sadece mensubudur. O yol’dan yürüyerek kendileri için dünya ve ahirette hayırlı olacak bir tercih yapar ve sorunlarını iyilik ve adalet lehine çözmeye gayret ederler. Yol’un kendisi bir maksat olmadığı ve yol Allah’a ait olduğu için Müslümanlara düşen; sadece bu yolda yürümek ve sapmamaya çalışmaktır.

Bu çerçevede İslam’ın öznesi insandır, insanı temel alır. İnsan açısından olaylara bakar ve insanın dünyevi ve uhrevi kurtuluşu, mutluluğu esas alınır. Oysa Müslümanların zihninde bu yer değiştirmiştir; özne “Allah” haline getirilerek adeta Allah’la insan karşı karşıya getirilmiştir. Öyle ki ilahi ve beşeri ayrımı yapılarak, insanın ürettiği her şey ile “ilahi olan”, ayrı ve karşıt yere konumlandırılmıştır.

Bu bakış açısı; insanı aşağılamayı, ona güvenmemeyi ve karşısına da Allah’ı koyarak adeta yarıştırmayı doğurmuştur. “İslam”la bazı düşünce akımlarının (sosyalizm, milliyetçilik, liberalizm, kamalizm) yarıştırılması, İslam’ın hâkimiyeti ile Allah’ın hâkimiyetinin yarıştırılması, vahiyle aklın karşı karşıya getirilmesi gibi bir dizi tartışma konusunun kaynağı da işte bu yanlış din, Allah ve insan telakkisidir.

Oysa Kur’an’ı Kerim’de yaratılışın anlatıldığı ayetlerde Allah’la insan değil, hatta Allah’la iblis de değil, insanla iblis çatışmıştır, Allah bu çatışmada insandan yana tavır alarak insanı yüceltmiş (eşrefi mahlukat), iblis ise insanı aşağılamış ve çamurdan yaratıldığını öne sürerek ona secde etmemiştir. Bu yüzden de iblis kovulmuş, ama insandan üstün olduğu iddiasını ispat için “imtihan” bağlamında ona mühlet verilmiştir.

Yani insanı aşağılayan ve Allah’ın karşısına dikmeye uğraşan, ona güvenmeyen, onun varlığından rahatsızlık duyan iblistir. İnsanı yaratıp şereflendiren, onu savunan, güvenen, diğer yaratılmışlardan üstün yapan ise Allah’tır.

Bu apaçık varlık telakkisine rağmen Kur’an’ı okuyup yaşama geçirme mücadelesi verdiğini iddia eden insanların, tam tersi bir “çelişki ve mücadele” yorumu yapması ancak sosyolojik, siyasi ve psikolojik gerekçelerle izah edilebilir. Ama Kur’an’la asla izah edilemez.

Din’in öznesi insandır ve insanın karşıtı Allah değil şeytandır yani kötülüktür. İnsanın varoluşu; şeytandan (kötülüklerden) arınma (Berae) ve ilahi ruhundan gelen adalet, iyilik ve barıştan yana tercih yaparak kötülüklerden özgürleşme çabası olarak anlamlandırılmıştır. İmtihan, işte bu özgürleşme (Tevhit-La İlahe İllallah) çabası içerisinde verilmektedir.

İnsan merkezli bu bakış açısı ve dinin sahipliğini Allah’a has kılarak insan-Allah ve dini yerli yerine oturtan bu yorum tarzı, peygamberin bütün bir hayatı ile teferruatlı, pratik bir şahitliğe ve örnekliğe sahiptir. Resulullah, “yürüyen Kur’an” olarak, Allah’ın öğütlediği yolda yürüme çabasının ve bizatihi “yaşamın” anlamının öğrenileceği bir öğretmendir. “Rahman ve Rahim olan Allah”, insanı merkeze koyarak iyilik ve adaleti egemen kılmanın, üstün tutmanın, kötülük ve zulümleri de alt etmenin mücadelesini, peygamberlerin hayatıyla insanlara göstermiştir. İşte bu nedenle Resulullah Medine’yi kendisine yurt edindiğinde yani “Medine’de İslam/şeriat ilan edildiğinde”, zalimlerden başkası korkmamış ve Müslüman olsun olmasın tüm Medine halkı, Medine’ye “barış, esenlik, adalet ve iyilik” geliyor diye Hz. Peygamber’i heyecan ve aşkla karşılamıştır. Aynı şekilde İslam orduları İran’a ‘dinlerin zulmünden kurtarmak’ amacıyla girince İran halkı şahlarının ve yardımcısı din adamlarının-zerdüşt moğ-mollalar- zulmünden kurtulduk diye gönüllü olarak İslama girmişlerdir. İlk İslam fetihlerinin 30-40 yıl içinde adriyatikten Çin seddine kadar İslamı egemen kılması, kılıç zouyla değil, aksine kılıcın kestiği zalim egemenlerden özgürleşen halkların gönüllü olarak İslama teslim olması sayesindedir.

Çağdaş dünyada Müslümanlar, “Dinlerini kendilerine ve insanlığa bir zindan ve zahmete” dönüştüren yorumlardan arınarak, gerçekten bir “rahmet ve felah” yolu olarak kavramanın fıkhı (çabası) içinde olmalıdır. Bunun yolu da öncelikle dini amaç olmaktan çıkartıp sadece gerçek amaç için, yani dalaet ve iyilik sayesinde insanı eşrefi mahlukat yapacak, gerçekten iyiliği üstün tutup kötülüğü alt ederek insanlaştıracak, kötülüğü insandan tenzih edecek bir “yol” olarak telakki eden ve insanı merkeze alarak, ona güvenerek ve aklın doğru çalışmasını sağlayarak sorunları çözmenin örneklerini göstermektir.

Aksi halde din, Allah’ın adını kullanarak “yasalar ve yasaklarla” özdeşleşen, yaşanan hayatı kapsayamayıp izah edemeyen, tarım toplumu çağının pratik kural ve ilkelerini bilgi toplumunda hâkim kılmaya çalışan, Allah adına zulümlerin işlenebildiği “tehlikeli bir iktidar silahı” olmaktan kurtulamayacaktır.

Evet, İslam bütün hayata dair, hayatın her boyutuna hitap eden ilke ve değerler vazetmiştir. Ancak esas olan bu ilke ve değerlerin maksadını tespit ederek onları hâkim kılmanın “İslam’a uymak” “dindar olmak” ve “Allah’ın rızasını kazanmak” anlamına geldiğini kavramaktır. Bu ilke ve değerleri sosyolojik, psikolojik ya da siyasi gerekçelerle yanlış yorumlayarak insanlığa dayatmanın adı ise ne yazık ki dindar olmak, daha iyi Müslüman olmak ya da İslam’ı hâkim kılmak değil, sadece Allah adına zulmetmektir. Ve maalesef İslam dünyası bu mantığın ürünü olan uygulamaların örnekleriyle doludur. O halde siyasi ya da toplumsal bir proje, Müslüman bir zihin açısından İslam’ın iyilik, adalet, barış ve özgürlük gibi maksatlarına uyup uymama ölçüsüyle üretilebilir veya tartışılabilir hale gelmelidir. Yani ölçü, İslam’dan yola çıkarak bir proje üretmek değil, pratik hayattan yola çıkarak İslam’ın ilke ve değerlerinin maksatlarına uygun (en azından açıkça bu değerlere ters düşmeyen) fikir ve pratikler üretmek olmalıdır. Bunu tespit ve tayin edecek olanlar ise farklı yorum ve usullere sahip ilim sahipleridir. Onaylayacak ya da reddedecek olan ise insanlar, toplum ya da millettir. Bu anlamda “icma-i ümmet”, bir fıkıh kuralı olarak ulemanın ittifakı şeklinde değil, bir siyaset felsefesi olarak, bir toplumun özgür iradesiyle çeşitli görüş ve yorumları dinleyip birine ağırlık koyması şeklinde yeniden tanımlanabilir.

Çağdaş dünyada, İslam’ın ve Müslümanların tüm insanlığa örnek olacak siyasi, ekonomik ve sosyal fikir ve projeler üretebilmelerinin yolu öncelikle din, Allah ve insan telakkisinin tarım toplumu çağının iktidar sahipleri tarafından yapılmış yorumlarının etkisinden arınarak özgürlükçü bir temelde yeniden oluşturulmasından geçmektedir. Bunu; Katolisizme benzeyen ve Sünni dünyayla tarihsel kavgayı sürdürmeyi ifade eden Şia İran’ı, bedevi Arap aklının ürünü olan selefi Arap/İslam dünyası gerçekleştiremez. Aynı şekilde İngiliz emperyalizminin Hindistan’ı bölme politikasının ürünü olan Pakistanlı ulemanın anti hinduizmi, Afganistan’ın, Sudan’ın ve Cezayir’in tarım toplumu özelliğinden arınamamış ve siyasi kavgalarla iç içe geçmiş olan İslam anlayışları da gerçekleştiremez. Bunu, bir İslam medeniyeti mirasının sonuçlarına ve modernleşme problemlerine de vakıf Müslüman siyasetçiler ve düşünce adamlarının koordineli çabaları gerçekleştirebilir.

Din, son tahlilde insanlaşmak için bir araçtır. İnsan, kötülüğe eğilimli beşer yanının kendisini yönetmesinden arınarak, Allah’ın gösterdiği yola, yani iyiliğin ve adaletin yoluna din sayesinde girer.

Bu yol, tabii ki, kolay olmayan, insan nefsine ağır gelen, beşeri içgüdü ve reflekslerin sürekli kontrolünü gerektiren zahmetli bir yoldur. Ancak insan olmanın, Âdem-adam olmanın başka bir yolu da yoktur. Dünya hayatının geçiciliği, ahiretin ise ebedi oluşu unutulmadan, bu zahmetin insanı olgunlaştırıcı özelliğinin idrakiyle ahlaklı bir hayat yaşamak, kendine, başkalarına ve Allah’ın rahmetine sırt çevirip zulmetmekten daha zahmetsizdir.

İnsan, varlık şuurunu ve yaşama amacını unutunca, ya da ancak tüm insanlar için geçerli bir amaç sahibi olmayınca zalimleşmekte, başka hiçbir canlıda olmayan bir vahşet ve yıkıcılık güdüsü açığa çıkmaktadır. Savaşlar, zulümler, işkenceler, sömürü, yalan, yolsuzluk, hırsızlık ve diğer kötülükler, Allah ve Âdem şuurunun unutulmasının ürünüdür. Allah sevgisi ve O’ndan uzaklaşma kaygısı ile Âdem olma idraki ve sorumluluğunu kuşanmak, insanın bu vahşi yanlarını terbiye eden tek yoldur. Tarih boyunca bu ilahi mesajlar sayesinde insanlık medeni bir düzene kavuşmuş, bu mesajların suistimalini de içeren istismarcı, sömürücü hâkim sınıfların egemenlik dönemleri ise kan ve gözyaşı getirmiştir. İnsanların maddi uygarlık düzeyleri yükselse de, Allah ve Âdem şuurunu kaybedince, bu uygarlık düzeyinde insanı kullaştırmanın rafine biçimleri bu kez egemen olmaktadır. Bu anlamda din, her tür yaşam tarzı ve sosyolojik farklılığa rağmen tüm insanlar için iyilik ve adalet yolunu gösteren, hatırlatan ve öğreten bir insan olma kılavuzudur.

Dinlerin zaman içinde statükoların birer parçasına dönüşmesi, kurumsallaşarak yaşanan hayatın dondurulmasını sağlayan muhafazakâr kültürün temeli olması, insanın huzur ve mutluluğu yerine içsel gerilim ve politik çatışmaların kaynağına dönüşmesi, tarihte bolca görülen bir sapma örneğidir.

Bu nedenle, dinin insan olma çabası için bir araç olduğu ve sahibinin sadece Allah olduğu şuuru, dinlerin istismarının da, asıl maksatlarına ters düşecek bir şekilde kurumsallaşıp insanüstü güçler haline gelmesinin de önüne geçecektir.

Bu bağlamda, dinin özüne ve asıl maksadına vurgu yapan, sömürü, zulüm, kula kulluk ve insanları bir birbirine düşüren her tür fitneyi ortadan kaldıracak bir özgürlükçü din anlayışının yerleşmesi şarttır.

Bu manada Tevhid, insanlığın içinde boğulduğu kapitalist dünyanın aşılması, insanca yaşanacak başka bir dünya kurulması ve kötülüklerin alt edilmesi için gerekli şuurun özünü ifade eder. Allah’tan başka ilah yoktur şiarı, her tür insanüstü, insanı aşağılayan, insana karşı ve insanı yok edici düşünce ve davranışların terk edilmesi demektir. Kula kulluğun reddi, adaletli bir devlet, adalet ve eşitliğe dayalı bir ekonomi ve özgürleştirici bir dünya görüşüne dayalı dinamik bir kültür doğuracaktır. İnsanların bütün farklılıkları, etnik, dinî, mezhebi ve felsefi ayrılıkları, ancak ve sadece tevhid şuuru sayesinde çatışma nedenleri olmaktan çıkacak, farklılıklar tek bir insan tözü ve tek bir yaratıcının varlığı idrakiyle tabii insanlık zenginliklerine dönüşebilecektir. Kapitalist rekabet ve sosyal Darwinist (güçlü olanın yaşadığı) seleksiyon mekanizmaları yerine, hayırda yarışma ve dayanışma dinamikleri, referans yerine performans, yani ehliyet ve liyakat öne çıkacaktır.

İslam, insanın insanlaşması yani şerefli bir varlık olarak kendini olgunlaştırması, bunu koruyabilmesi ve bu uğurda diğer insan kardeşlerine yardımcı olabilmesinin, devlet ve her tür otoritenin insan özgürlüğünü kısıtlayamamasının, ekonomi ve kültürün insanı köleleştirememesinin, boş inanç, hurafe, yalan ve yanlış bilgi ve inançların insan aklını köreltememesinin aracıdır. Çünkü dinin özü ve amacı ‘La İlahe İllallah’tır. Gerisi, bu imanın tefsiridir.

 

İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?

İslam dünyası son üç yüzyıldır bir çöküş içerisindedir. 1699 Viyana kuşatmasından sonra Müslüman dünya gerilemeye başlamış, Batı ise kendisine yönelen İslam tehdidini bertaraf etmenin yollarını aramış ve o tarihten itibaren Batı dünyasının yükselişi başlamıştır.

Batılı toplumlar ileri bir hamleyle endüstri devrimini yaparak buna bağlı bir dizi siyasi, askeri ve ideolojik değişim gerçekleştirmiş ve sonuçta üstün bir medeniyet geliştirmişlerdir. İslam dünyası ise bu hamleyi yapamamıştır. Bu anlamda geri kalmışlık, aslında gereken hamleyi yapamamış olmak manasına gelmektedir. İslam dünyasının geri kalmasının nedenlerinde Batının ilerlemesinin sihri yatmaktadır.

Şöyle ki; Batı dünyası coğrafi keşiflerden sonra dünyanın “bütünü” ile tanışmış ve bu durum Batılı insanın vizyonunu genişletmiştir. Batılı insan dünyaya daha geniş bakmasını öğrenmiş ve içinde bulunduğu İslam/Endülüs ve Osmanlı/Türk tehdidiyle çevrili dar dünyadan çıkmıştır. Ayrıca yeni coğrafyalar ve toplumlarla tanışmanın sayesinde “yeni, yenilik ve daha keşfedilmeyi bekleyen sonsuz yeniler” fikri uyanmış, böylece modern bilimin altın kuralı olan “merak” duygusu gelişmiştir. Bu zihinsel gelişme, beraberinde bilimsel/teknolojik keşifleri getirmiş ve yeni icatlar yapılarak birbirine bağımlı komple bir gelişme trendi yakalanmıştır. Bu süreç Batılı insanın, Grek-Roma kültürü, Hristiyanlık misyonerliği ve yeni bir dünya kurulabileceği fikrinden oluşan modern dünya görüşünü ortaya çıkarmıştır.

Batı Neden İlerledi?

Bütün bu zincirleme gelişmelerin arka planında üç temel dinamik vardır:

1-Zihniyet Devrimi: Batılı insan küresel bir perspektif kazanarak bütün dünyayı ve insanlığın bütün birikimini kendi malı olarak görmeye başlamıştır. Bu fikrin özünde Batılı Hristiyan beyaz adamın üstünlüğüne olan inanç vardır. Batılılar, bu inançla sadece doğayı değil tüm toplumları keşfedip faydalanma çabasına girmişlerdir. Zihniyet devriminin bir diğer önemli boyutu ise değişim fikridir.

Batlamyus astronomisinin sabit dünya merkezli kozmoloji anlayışı yıkılmış ve “Dünyanın döndüğü, her şeyin hareket halinde olduğu ve değiştiği” fikrine ulaşılmıştır. Bu “değişim” fikri gündelik hayatın ayrıntılarına kadar sirayet etmiş ve ilerleme düşüncesi gelişmiştir. İleriye doğru sürekli değişim fikrinin merkezinde ise insan aklı vardır.

Sonuçta insanın merkezde olduğu, sürekli değişen ve değiştirilmesi gereken yeni bir dünya görüşü olgunlaşmıştır. Okyanusları aşmanın verdiği özgüven, cesaret ve keşif merakı, gündelik hayattan başlayarak bütün dünyayı ve evreni yeniden keşfetme, tanımlama, yorumlama ve değiştirme alışkanlığı kazandırmıştır.

2-Kurumsal Özerklik: Batılı toplumların ilerleme nedenlerinden biri de kurumsal özerklik fikridir. Kilise, aristokrasi ve devlet arasındaki üçlü iktidar modeli, Batılıların sorunları çözmek için “çatışma-uzlaşma-aşma” yöntemlerini içeren diyalektik düşünme metodunu geliştirmiş, ayrıca farklı, yeni ve alternatif oluşumların yeşerebilmesi mümkün olmuştur. Avrupa tarihindeki din-devlet, burjuvazi-aristokrasi, kral-burjuvazi ve en son burjuvazi-işçi sınıfı arasındaki çatışmaların hasılası; demokrasi, laiklik, insan hakları ve serbest piyasa düzeni şeklinde özetlenen bugünkü uygarlık mekanizmaları olmuştur. Yani Batılı toplumlar, diyalektik ilerleme çizgilerini İngiltere ve Fransa’daki kurumsal ayrılık ve çatışmalara borçludur. Bu şekilde toplumsal alan sürekli yeni güç odakları üreterek dengeyi bulmak için yaratıcı çelişkilerin yaşanmasına müsait hale gelmiştir. Kurumsal özerklik fikri, Descartes, Kant ve diğer aydınlanma filozofları ile birlikte zihniyet düzeyinde de gerçekleşmiş ve din, bilim ve sanatın üç ayrı alan olduğu ve bu alanların kendi içinde özerk, birbirlerine karşı ise izafi değerlere sahip olabileceği düşüncesi olgunlaşmıştır.

Bu ayrım akıl, inanç ve duyguların ayrı ayrı gelişmesini sağladığı gibi birbirleriyle çatışmasını da asgariye indirmeyi mümkün kılmıştır. Tolerans kavramı bu anlamda üç ayrı alanın birbiriyle ilişkisinin tahammül edilebilir sınırlarını ifade etmektedir. Kurumsal özerklik geleneği sonucu Batılı insan; din-devlet, kamusal-özel, asker-sivil, politika-sivil toplum, burjuvazi-bürokrasi şeklindeki alanları ayırma ve aralarındaki dengeyi sağlama çabasını uygarlık ölçütü haline getirmiştir. Bugün Avrupa hâlâ, işlediği suçları göz ardı edersek, kuramsal ilkeselliği, özerk kurumsallığı ve bunlara yaslanan demokratik değerleri ile dünyanın geri kalanına kıyasla, daha istikrarlı düzenlere sahiptir.

3-Uygarlık İdeali: Batılı toplumların gelişiminde “beyaz adam”ın üstünlüğü inancına dayanan “tüm dünyaya uygarlık yayma” fikri de ciddi bir gelişme dinamiği olmuştur. Hristiyanlığın evrensellik çabası ve misyonerlik mekanizması sekülerleştirilerek Batı uygarlığının yayılması ve egemen kılınmasına dönüşmüştür. Bu çaba, Batılı toplumların ilerlemesinde kendine güven, başarma hırsı, üstün gelme çabası ve insanlığa yol gösterme gibi “psikolojik” faktörleri önemli bir dinamik haline getirmiştir. Böylece ortalama bir Batılı insan için evrensel uygarlık, evrensel değerler, evrensel barış gibi hâlâ gerçekleşmesi gereken idealler vardır ve Batıdaki her tür gelişmenin arka planında bu ideallerin tahrik edici rolü de bulunmaktadır. Refah düzeyiyle de desteklenen üstünlük duygusu ve özgüven, Avrupa toplumlarına hâlâ dünyanın modern kutbu olma bilinci vermektedir.

Yeniden Dirilişin Şartları

İslam dünyasının “geri kalması” işte bu üç temel faktörün olmamasından kaynaklanmıştır. 7.-12. yüzyıllar arasında var olan özgüven ve cihanşümul ufuk 17. yüzyıldan itibaren yerini gerileme, yenilgi ve çöküş travmasına bırakmıştır. Ayrıca gerek Abbasi ve Endülüs, gerekse Selçuklu dönemlerinde, hatta bazı Moğol hanlıkları ve Timur gibi bir bozkır fatihi zamanında bile, bir şekilde teşvik edilen, desteklenen ve organize edilen ilim, bilim, teknik, sanat, zanaat ve edebiyat gibi alanlardaki gelişmeler, yenilikler, son yüzyıllardaki donuklaşma ve dogmalaşma sonucunda değiştirici, dönüştürücü dinamizmini kaybetmiştir. Sonuçta bugün İslam dünyası, Batılı uygarlığın hâlâ birkaç yüzyıl gerisinde yaşamaktadır. Ve en fazla Batının iyi bir taklitçisi olma çabası ile ayakta kalmaya çalışmaktadır.

İslam dünyasında gerilemenin nedeni olan bu üç temel faktörün yokluğu, aynı zamanda tarihi geri kalmışlık sorununu aşma formülünü de içinde barındırmaktadır. Yani halen aşılamamış olan üç temel eksikliğin giderilmesi, İslam dünyasının yeniden ayağa kalkmasının en öncelikli şartıdır.

Özetlersek;

1-Değişimci İslam Anlayışı: İmam Gazzali’den bu yana donmuş olan zihinlerin harekete geçirilmesi ve içtihat kapısının açılması gerekmektedir. Daha doğrusu zaten fiilen uygulanan içtihat mekanizması, adı konularak açık ve meşru bir yenilenme, sorun çözme, yeni icat etme sistemi olarak bütün dinî ilimlerde uygulanmalıdır.

Dinî alandaki içtihat alışkanlığı, Müslüman zihinleri hayatın diğer alanlarında da yeni olana doğru motive edecektir. Neredeyse son 800 yıldır her yeni gelişmeyi tedirginlik ve bozulma duygusu ile karşılayan, zaman ilerledikçe kıyamete yani daha kötüye gittiğine inanan, var olanı mecburiyet, geçmişi ideal, geleceği ise felaket olarak kodlamış Müslüman zihin, yeniliklere de bidat-günah olarak bakan dinî duygunun tesiri altındadır. Son yüzyıllardaki felaketler, yenilgiler ve travmalarla iyice pekişen bu hissiyat, Batı ve modernlik karşısında da aynı refleksi verip anlamaya çalışmak yerine savunmaya geçmiştir. Batıcı seküler kesimler dahi, aynı habitatın doğası gereği olsa gerek, bütün ilerici çağdaş akılcı olma iddialarının tersine, birçok yeni gelişme karşısında tutucu-gerici olarak kodladıkları kesimlerin bile gerisine düşüp, son derece dogmatik ve tutucu refleksler geliştirmişlerdir. Bu derin statükoculuk, sadece Batılı teknolojilerin transferinde çözülüp hızlı bir adaptasyon tutumu göstermekte, geri kalan her alanda toplumun her kesimi kendi çapında yenilenme kaygısı ve yeni olana tepki refleksini devam ettirmektedir. Değiştirilmesi günah ve küfür olarak kodlanmış dinî konularda rahat olamamanın verdiği kasma hali, dindar olmayan kesimleri bile tesiri altında tutacak kadar köklü bir alışkanlığa dönüşmüştür. Bu nedenle Müslüman toplumlarda, dinî alanlardan başlayarak mümkün olan her tür yenilik, değişim, gelişme ve ilerleme duygusunun meşru ve zorunlu hatta dinen de farz olduğu duygusunun yerleşmesi gerekmektedir.

2-Kurumsal Özerklik: Bu fikrin yeşerebilmesi için “Ortodoks toplum, totaliter devlet” şeklindeki yerleşik statükonun çözülmesi ve bunun yerine alanlar ayrımı ve yaratıcı çelişki fikrinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu anlamda devletin demokratikleştirilmesi ve İslam anlayışının yenilenmesi gibi iki temel ıslahat çabası birbirini besleyici tarzda gündeme getirilmelidir.

İslam dünyasında egemen olan dikta rejimlerinin yıkılması, ister evrensel, Avrupai veya özgün/yerli olsun mutlaka demokratik düzenlerin kurulması, yani halkların, bireylerin özgürce siyasal sürece katıldığı ve temsil edildiği güçlü birey ve toplumların oluşması elzemdir. Bu siyasal sistem, gerek ekonomik gerek sosyal gerekse kültürel farklılıkların adil temsilini sağlayan, birçok özerk alanın eşit rekabetine dayalı, gelişmeci ve ilerlemeci bir dinamizm sağlayacaktır.

Böyle bir demokratik ortam, İslam anlayışının yenilenmesini sağlayacak tartışmaların da zemini olacaktır. Devlet ve toplumun birbirini iten varlığı yerine, devletin toplum tarafından temellük edildiği, toplumun da devletin bileşeni olduğu gerçek bir millî irade tecelli edecektir. İslami değerler, İslam medeniyet birikimi, Müslüman aklı ve ahlakı, işte o zaman Müslüman olsun olmasın herkesin ortak kültürü, değeri, can, mal, nesil, akıl ve namus emniyetinin sigortası olacaktır. İslam’ın ‘adaleti ve iyiliği üstün tutun’ emri ve bütün insanları Âdem’de kardeş gören teolojisi, her tür adaletsizliğin panzehiri olduğu gibi, bütün özgürlüklerin de koruma zırhı olacaktır. Kurumsal özerklik, devletin kendi içinde, devlet ve toplum arasında, toplumun kendi içinde yerleşen bir çoğulculuk yönetişimi demektir ve din, bu bağlamda en özerk olması gereken alandır. Bu çerçevede, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kamu kurumunun özerk bir yapıya kavuşması, İlahiyat Fakültelerinin daha özgür bir düşünce iklimine sahip olması, sivil dinî alanın her tür tekelden arındırılıp bireylerin gönüllü inisiyatifine bırakılması gerekir. Asıl olan insanların devletin baskısı yüzünden veya sosyoekonomik nedenlerle dinselliğe sahte bağlılıkları değil, dinin özgürlük ateşi veren özünün motivasyonuyla bireysel ve toplumsal sorunlar karşısında, adil ve ahlaki pratiklere yönelebilmesidir. Din bu işlevi görmüyorsa o din, İslam değildir.

3-Diriliş İdeali: Yeniden ayağa kalkmak, insanlık âleminde söz sahibi ve saygın bir yer edinebilmek, evrensel barış ve insanlığın gelişimine katkı sağlamak gibi ideallerin yeniden diriltilmesi gerekmektedir. Bu ideallerin ülkemiz bazında adalet temelli eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düzeninin inşası şeklinde yansıtılması ve güncel politik perspektifin de bu ideallere dayandırılması gerekmektedir.

Bu idealin bütün toplumsal kesimler tarafından paylaşılan ortak bir ülkü olması gerekir. Çeşitli sosyal, ideolojik, fikri farklılıklar veya siyasi ayrılıklar demokratik olgunluk içerisinde rekabet konusu olurken, ortak ülkünün her kesimden insanın paylaşabileceği bir üst çatı misyonu ve işlevi görmesi gerekir. Gerek İslam toplumlarının gerekse Türkiye’nin birbirini de besleyen, dengeleyen ve toplamda bölgesel ve evrensel bir ufkun paylaşımını ifade eden ortak hedefleri, değerleri, idealleri olmalıdır. Ulusların ve uluslararası ilişkilerin rasyonel çıkarlara dayalı ilişkilerinin ötesinde, toplumları birbirine bağlayan adeta bir görünmez el gibi manevi bir network olmalıdır.

Son tahlilde iyi günlerde ekonomik, askeri veya sosyokültürel ilişkiler olarak süren ulusal bağlar, kötü günlerde, bölgesel veya küresel savaş zamanlarında çeşitli nedenlerle istenmeyen saflaşmalar veya husumetlerle sonuçlanabilmektedir. Oysa sürekliliği olan, daha sahici ve doğal manevi bağlar, en azından toplumlar arası ilişkileri koruyacak ve kötü günlerden sonra geleceğin inşasında sağlam bir temel sunacaktır. Diriliş ideali, en azından kendi toplumumuz bağlamında ortak millet şuuru ve ortak kader duygusunun sigortasıdır. Ülke olarak, millet olarak, bütün toplum olarak varlık ve bekanın, gelişme ve ilerlemenin, daha adil, özgür ve güçlü bir ülke olmanın ortak bir ideal olması gerekir. Küresel sistem içinde onurlu, saygın ve etkin bir pozisyona sahip olma amacı, ister rasyonel dış politikaların isterse Neo-Osmanlıcı, Pan-İslamcı, Turancı, bölgesel güç dili veya mazlum milletlerin dayanışması vb. ideolojik üsluplarla olsun her halükarda, her dil ve söylemin aynı kapıya çıkan bir ortak güç ve itibar hedefinde toplanması gerekir. Çünkü tarihimiz, büyük küresel ve bölgesel imparatorluk vizyonunu kaybedip, küçülerek ve sonunda dağılarak yaşanan travmanın sonuçlarıyla şekillenmiştir. Bunu aşıp, daha özgüvenli bir ortak ruh haline bürünebilmek için ortak ülküler ve idealler benimsemek şarttır.

Cevabı Hangi İslam Verecek?

Hâlihazırda 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, yani büyük yenilgi ve çöküş zamanlarında gündeme getirilen, özellikle Batılı oryantalistlerin ve yerli iş birlikçilerinin son Haçlı seferi olan I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında bir saldırı cümlesi olarak sorulan ‘İslam çağımıza yanıt verebilir mi?’ sorusunun cevabı, bu üç temel noktadaki değişime bağlıdır. Tabi önce ‘Hangi İslam’ bu cevabı verebilecektir? Burada ‘İslam’ kelimesi, yaşayan İslamlığı, yani egemen dinî telakkiler ve Müslüman toplumlardaki pratik İslam yaşantısını ifade etmektedir. Tabii ki, dinin özü, aslı Allah’a aittir. Ve O’nun adına bir tartışma kimsenin haddi değildir. Ancak, yaşayan haliyle İslam bir tarihsel, sosyolojik, siyasi, kültürel olay ve olgular bütünüdür. Biz de İslam kelimesiyle bu gerçekliği tartışmaktayız.

Gerçekçi olmak gerekirse ne yazık ki, yüzyıl önce batılıların İslam terakkiye manidir diye vazettiği ve yerli batıcılara benimsettiği self kononizatör psikoloji üretmiştir ve buna karşı İslamcılık fikriyatı savunmaya geçerek gerçek İslamın terakki olduğunu, geri kalmışlığın ise İslama değil, müslümanlara yani yaşayan İslamlığa ait bir eksiklik olduğunu savunmuşlardır. Bugün yüzyıl sonra bile var olan haliyle İslam, yani yaşayan İslam, Müslümanların geri kalmışlığı sayesinde çağımıza yanıt verecek bir dinamizme sahip değildir. Yani kitabı, Sünneti, kuralları, değerleriyle bir din olarak İslam’ın, yeniden zamanın ruhunda ete kemiğe bürünüp millet için, ümmet için, bütün insanlık için kurucu, kurtarıcı ve ihya edici bir misyon üstlenebilmesi, Müslüman toplumların eksiklerini, yanlışlarını, hatalarını giderip yeniden geleceğe özgüvenle yürümeye başlamasına bağlıdır.

İslamın yani bizatihi ilahi olan Din’in sadece çağımıza değil, bütün çağlara yanıtı bellidir: İnsanın beşeri yanının terbiye edilip Adem tözünün saflaşması ve dünyayı bu tözle imar edip Allah’ın nuruyla donatması için, böylece kendi kurtuluşunu, geleceğini, huzur ve emniyetini yani imtihanını verebilmesi için iyiliği, adaleti, erdemi, aklı, her koşulda üstün tutmak..Bu çabayı kendini ve rabbini bilerek böylece haddini bilerek bir kulluk şuuruyla (ibadet) yapmak, gönüllü ve sahici duygularla (takva-iman-ihlas) sürekli kılmak, kötülükle mücadeleyi de (cihad) bu görevin bir parçası olarak görüp her koşulda diğer mümin kardeşleriyle paylaşarak-dayanışarak(salat-zekat) devam ertmek…Dünyayı değiştirme çabasını, dünyanın efendisi-rabbi olmadığını bilerek sadece bir yolculuk çilesi halinde (sırat-ı müstakim) sürdürmek. Bütün bu yaşam felsefesini diğer Adem tözlü kardeşleriyle tanışarak eşgüdüm içinde ve organize faaliyetlerle sürdürmek. Bu davayı devletin, paranın, şehvetin, makam ve mevkilerin, mal ve mülklerin üstünde, onların şeytani tahakkümünü de yok edip insana basit birer araç düzeyine indirgeyecek siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel projeler, fikirler, sanat ve edebiyat eserleri, bilimsel ve teknolojik keşifler üretip denetleyerek yapabilmek. Müminlerin imanı, davası, hayatınının anlamı ve ahiret şuuru, budur ve İslam, sadece bu imanın yani son ilahi ve evrensel dinin ismidir. Ve Müslümanların geçmişte övündükleri medeniyeti var eden işte bu ilke ve değerlere, istikamet ve hassasiyete sahip çıkıldığı dönemlerdir. Gerileme, yıkım, yozlaşma ve çöküş dönemleri ise işte bu asıl İslama uymama, onu çarpıtma, donuk ve köhne atalar dinine çevirme, ticaret ve imtiyaz kılıfı yapma, sahte ritüllere indirgeyip içini boşaltma ve siyasi istismar malzemesine dönüştürme devirleridir. Bugün de bu durum her yerde devam etmektedir.

Yaşayan İslamın ise, yani müslümanların ve İslam toplumlarının tarihte geri kalmışlığın nedenlerini ortadan kaldıracak, ciddi bir çabanın gösterilmesi sonucunda elbette ki yaşayan Müslümanlığın çağımıza ve insanlığın bütün sorunlarına vereceği çeşitli yanıtlar olacaktır. Ancak bu değerlerin eski dönemdeki, tarım toplumu çağlarındaki yorumlarını ifade eden anlayış ve kurallarla bugüne, modern ve post modern çağlara cevap vermeye çalışmanın trajediden başka bir sonucu olmayacaktır. Bu nedenle bu yanıtlar, İslam’ın ilahi ve evrensel değerlerinin çağdaş yorumlarından oluşmak zorundadır.

Sonuçta din, insanlığın sorunlarını çözen bir anahtar veya sihirli kutu değildir. Aksine insanı, sorunlarını çözebilmek için aklını kullanmaya davet eden, tarihten ve doğadan beslenerek geleceğe bakıp ders almayı salık veren ve bunun için evrensel ve tarihsel insanlık değerlerini hatırlatıp yol gösteren bir araç, bir yol haritası, bir ölçü ve kılavuzdur. Bu özelliği ile İslam, sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa ebedi bir mesajdır. Ondan siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm reçeteleri çıkmaz. Ama sorun tespiti ve çözüm yolları için hikmetli ölçüler, makro ve mikro kozmik bakış açısı, eşrefi mahlukat sorumluluğu ve ahiret yani sonrası için gelecek perspektifi kazanılır. Bu anlamda İslam, insanı özgürleşmeye davet eden, kula kulluğu reddederek haysiyet ve şahsiyet kazanmasını sağlayan Tevhit akidesiyle; her durumda geleceği, yani sadece ölümün değil her işin sonunu, her eylemin akıbetini düşündüren ahiret inancıyla; insan olmanın diğer canlılara, eşyaya ve tüm dünyaya-evrene karşı sorumluluk yükleyen o izzetli şuuruyla gerçekten fıtri, evrensel ve insanlaşmayı ifade eden bir teolojik vizyondur.

Dinen Müslüman olmasa, hatta İslam’dan haberi bile olmasa da, bu özelliklere, vasıflara, vizyona sahip ‘mümin karakterli’ insanlar, topluluklar, çeşitli kültürel gelenekler vardır ve bize göre mana ve misyon itibariyle bunlar da ‘İslam’dır. Bu anlamda, geleneksel-kurumsal İslam ile bu sahih, evrensel, Tevhid vizyonu olarak İslam, çağımıza yanıt konusunda farklı yerlerde durmaktadır. Tabii ki, Müslüman kültürün içine doğan insanların bu inanç ve şuur konusunda en azından kültürel yatkınlıkları vardır. Ama bu yatkınlık aktif bir şuura dönüşmedikçe, yani İslam’ın özüne dair vizyon bilince çıkmadıkça, İslam’a dair bilgiler ve alışkanlıklar sıradan bir kültür sosyolojisi olarak kalmaktadır. Nitekim bugün İslam toplumlarının çoğu, birer kültürel Müslümandır ve tarihsel çapta, evrensel çapta, insanlık çapında bir derin varoluş şuurundan uzaktır. Bunun sonucunda, bir gelenek ve alışkanlıklar yumağı, maksadından kopmuş ritüller toplamı halinde yaşayan kurumsal dinsellik, tıpkı Yahudilik ve Hristiyanlık gibi, İslam’ı sadece mensuplarının kurtuluşa ereceği, geri kalanın ise ötekileştirildiği ve her tür gelişmeye kapalı bir tür getto dinselliği olarak esir almıştır.

Bilindiği gibi, Sümer-Akad-Asur-Mısır-Yunan (İon) uygarlığını kuran Tevhidi gelenek (Haniflik), zaman içerisinde siyasi ve ekonomik düzenlerin, saltanatların, tüccarların, göçmenlerin veya kölelerin animist-pagan alışkanlıklarına direnemeyerek ya onların senkretik bir parçası olmuş ya da tasfiye edilmiştir. Akad-Babil paganlığına isyanın adı olan İbrahimi Tevhidi gelenek, tarih içerisinde birçok kez bozulma, çürüme, başka inançlarla karışarak özünü kaybetme sorunu yaşamıştır. Bu gelenek, önce Persler eliyle özünde Tevhidi olsa da bozulmuş Zerdüştlük ve daha sonra Hint-Aryan Mithracılığıyla sentezlenmenin adı olan Mecusilik yoluyla heretik bir dine dönüştürülmüştür. Ardından Musevilik, Yahudi olarak tanımlanan Hint-İran kökenli Pers tüccarları tarafından bir tür yapı sökümüne uğratılıp, kendi siyasi ekonomik çıkarlarına uygun Yahudilik isimli bir din icat edilmiştir. Buna tepki olarak doğan İsevilik de bir süre sonra Roma paganlığı ile sentezlenip, Hristiyanlık isimli din şeklinde kurumsallaşmıştır.

Bu bozulma ve Heretik yorumlarla pagan-animist alışkanlıklarla sentezlenip, kurumsal din haline gelme tehlikesine karşı İslam, başından beri hem Şirk’e, yani pagan-animist inanç ve yaşam tarzına son derece sert bir tutum almış, hem de Kur’an’ı özenle koruyarak olası ekleme çıkarmalara karşı sigortalamıştır. Buna rağmen tarihin birçok devrinde birçok bölgede Heretik, Rafızi, batıni ekoller, akımlar, tarikatlar çıkmış veya Emevilerle başlayan süreçte sultanlar eliyle, dinin özü yerine şeklini öne çıkartan yorumlar egemen olmuştur.

Aslında kurumsal din, binlerce yıllık animist-pagan gelenektir ve Tevhidi Hanif gelenek, bu dinlere itirazın adıdır. Çünkü bu dinler, insanı kullaştırmanın, köleleştirmenin, egemen sınıflar adına efsunlayarak kolayca çalıştırma veya savaştırmanın en maliyetsiz ve meşru mekanizmalarıdır. İnsanların çoğunluğu, binlerce yıldır bu haksız, adaletsiz ama zorba düzenlerin kulları-köleleri kılınmıştır ve bugün yaşayan insanlar dahi bu kul-köle yığınların genlerinden parçalar taşımaktadır. Bu nedenle kolayca animist-pagan alışkanlıklara dönmekte, en özgürlükçü inançları dahi kendi pagan ritüellerine benzeterek kabullenmektedir. Bu gerçek ne yazık ki İslam için de geçerlidir. Şirk konusunda bu kadar hassas olmasına rağmen İslam’ın serüveninde de Musevi ve İsevi gelenek kadar olmasa da, çeşitli karışımlar, sentezlenmeler söz konusu olmuştur. Bugün bazı sözde İslami akım veya tarikatlar, örneğin kişilere -şeyhlere, şahlara, pirlere, liderlere, âlimlere, hocalara- tapmakta, kendi tarikat veya cemaatini putlaştırmakta hatta Allah’ı, bu asıl tanrılarına eş koşmaktadır. Dinin özüne ters bu pagan sapkınlık ne yazık ki İslam’mış gibi davranmakta, hatta daha da ötesi en doğru, hakiki, asli İslam iddiası bile gütmektedir. Bu kadar derin saptırma ve bozulmanın sonucunda, hâlihazırda İslam dünyası perişan ve çaresizdir.

İnsanlığın ve İslam toplumlarının yaşadığı birçok ciddi kriz, sorun, sıkıntı, yoksulluk, yolsuzluk, eşitsizlik, bireysel ve toplumsal acılar, iç savaşlar, etnik-mezhebi çatışmalar, sömürü ve zulüm gibi sahici sorunlar karşısında tek bir söz ve tavrı olmayan ama ibadetler, giyim kuşam ve kadın veya başka bir önemsiz detaya put gibi sarılarak kıyametleri kopartan, sözde birçok İslami hareket, cemaat ve tarikat milyonlarca insanı gütmektedir. Bu resim bile tek başına İslam’ın geldiği noktayı anlatmaya yetmektedir.

Oysa insana ve insanlığa, kulluktan-kölelikten kurtulup haysiyeti ve şahsiyetiyle ayağa kalkmayı öğreten bir kılavuz olarak İslam, somut bireysel ve toplumsal sorunlarda adalet, iyilik, erdem, vicdan ve merhametin nöbetini tutmanın adı olmalıdır. Ne var ki bugün İslam adına temsil makamını işgal etmiş yüzlerce örgütlenme için din, kadınlar üzerinden sözde cinsel ahlakı koruma, çeşitli dinî ritüelleri abartarak ve pornografik düzeyde sergileyerek yaşatma, diğer insanlara da bunu dayatma yani din karizmasıyla hükmetme müesseseleri durumundadır. Oysa İslam, insana hükmetme çabasını bir sapkınlık olarak tanımlamış ve reddetmiştir. Allah’tan başka ilah, hâkim, malik yoktur. Allah adına hükmetme çabası ise daha büyük bir sapkınlıktır. Bugün, İslam’ın önce işte bu iç çürüme ve sapkınlıktan arındırılması, dinin içine sinmiş bu kanserojen parazitlerden temizlenmesi, İslam’ı, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi kurumsal bir dine dönüştüren, sapkın ilahiyat ve siyasi-ekonomik-sosyal düzeneklerin tasfiye edilmesi şarttır.

İslam’ı, ‘İslam Kiliseleri’nden Kurtarmak

Her yenilik ve değişime karşı tutucu refleksleriyle ‘din elden gidiyor’ moduna giren, dinin sahibi gibi davranan, kavrayamayacağı her farklı arayış ve görüşe ‘reformculuk, modernizm, bidat, mezhepsizlik’ ve benzeri peşinen suçlayıcı üslupla sorunları konuşulamaz hale getiren, işte bu çeşitli ‘dinci kiliselerin’ kınamasına aldırmadan köklü bir İslami yenilenme gerekmektedir. Birçoğu dinden geçinen köy vaizi ve kasaba esnafı hükmündeki bu cahil ve yobaz tayfasının elinden, din tekelini alarak İslam’ı özgürleştirmek, hak ettiği gerçek aydın ruhlu insanlara emanet etmek, hatta bütün dünyanın akıl, erdem ve ahlak sahibi insanlarına hitap eden bir evrensel kurtuluş teolojisi olarak yeniden formatlamak gerekir. Çürümüş, yozlaşmış, köhnemiş bir yığın cemaat, tarikat, örgüt ve partinin ayakta kalma malzemesi yapılmış, yoksul ve cahil kitlelerin sığınma evi veya efsunlanma aracı durumuna düşürülmüş olan İslam, bu girdaptan çıkarılmalıdır.

Bu muameleye tabi tutulan İslam’ın, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi tarih dışı kalıp küçük toplulukların arkaik kimliği haline dönüşme riski taşıdığı, mevcut dünya gerçekleri karşısında son derece geri, ilkel, yobaz ve aynı oranda sahtekâr unsurların temsiliyetine mahkûm olduğu bir gerçektir. Oysa İslam’ın sahibi Allah’tır. Hiç kimse doğuştan Müslüman olduğu için Allah’ın, dinin, Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in, ayetlerin, hadislerin, mezheplerin, meşreplerin sahibi değildir.

Yeryüzündeki bütün insanlar, İslam’ı da diğer inanç ve fikirleri de özgürce tartışma, anlamaya çalışma, yorumlama, eleştirme, benimseme veya reddetme hakkına sahiptir. Müslümanım diyen insanların diğerlerinden hiçbir üstünlüğü, ayrıcalığı, özel durumu yoktur. Ki bir topluluğun diğerlerine karşı üstünlük iddiası şeklindeki yaklaşım zaten İslam’ın Yahudi mantığıyla yorumudur. Her bir Âdem, kadın erkek, genç yaşlı, şu veya bu etnik kökenli veya felsefi düşünce ve inanç sahibi her bir insan teki, İslam’a muhataptır ve İslam’ın mesajlarıyla istediği gibi yüzleşme hakkına sahiptir. Buna, reddetme ya da farklı bir şekilde yorumlama da dâhildir. İslam’a veya başka bir dine, inanca, kutsal sayılan herhangi bir şeye hakaret, aşağılama, yok sayma veya yok etme çabası hariç, insanlar istedikleri gibi inanır ve yaşarlar. Dinlere, kutsallara, inançlara, değerlere, kişilere, hakaret, aşağılama veya yok etme tavrı, zaten her durumda bir insanlık suçudur. Bu tavır dışında, her tür eleştiri, yorum, kabul veya ret, eşit derecede saygındır, meşrudur ve bir haktır. Herkes hesabını, ‘hesap gününün’ de ‘din’in de sahibi olan Allah’a verecektir. En azından gerçek Müslümanlar böyle inanır. O halde ilk yapılacak iş, kendilerini dinin jandarması, Münker ve Nekir meleği, sırat köprüsünün trafik polisi vb. gibi konumlandıran her tür din kilisesinin lağvedilmesi ve tasfiyesi olmalıdır. İslam önce kendini kuşatıp esir almış Müslümanlardan kurtarılıp özgürleştirilmelidir.

İslam toplumlarında her önemli sorun ve bunların çözüm yolları, bu Müslüman kılıklı hahamların ve İslam maskeli kiliselerin korkusundan özgürce konuşulamaz hale gelmiştir. Dini, değerleri, ahlakı, geleneği koruyacağım iddiasıyla bir tür görünmez engizisyon mekanizması çalışmakta, Batılı güçler de bu şeklen Müslüman görünen özünde çoğu pagan veya animist grupları desteklemekte, öne çıkarmakta, hatta aklı başında hiçbir İslami eğilim, hareket veya grubun yaşamasına, güçlenmesine müsaade edilmemektedir. Oysa 19. ve 20. yüzyılın birçok evresinde, hemen her İslam toplumunda son derece ileri görüşlü, aydın fikirli, derinlikli ve yenilikçi birçok İslami akım çıkmış, birçok âlim, aydın, mütefekkir çaba göstermiştir. Gelinen noktada bu akımlar veya aydınlar bir şekilde tasfiye edilmiş, ya yobaz din kiliseleri tarafından aforoz edilerek ya da devletler tarafından sindirilerek etkisizleştirilmiştir.

Bu durum bile, sözde islam maskeli pagan-animist yobazlığın, İslam’ı içten içe kemiren bir kanserojen olduğunun göstergesidir. Bu nedenle, kim olursa olsun dinin sahibi gibi konuşan, dinden geçinen, iyilik ticareti yapan, dinsel değer, sembol ve pratiklerin üzerinden siyasi, sosyal, ekonomik tezgâhlar yürüten bütün İslam kiliselerinin dağıtılması şarttır. İslam’ı, sultaların, kralların, liderlerin kitleleri kullaştırma aracına dönüştüren, uyanık köylü veya kasabalı tüccarların cahil kitleleri sömürme vasıtası yapan veya bugün İran ve Suud gibi, devlet çıkarları adına alçakça katliamlar yaptırdıkları canilerin savaş eroini yapan bütün müşrik-münafık çeteler, tezgâhlar ve kurumlar darmadağın edilmelidir.

İslamcılık Çağımızda Var Kalabilir mi?

Son yüzyıldır İslam’ın çağımıza yanıt vermesinden çok, çağa tepki duymasının ifadesi olan İslamcılık akımının da her tür varyasyonuyla misyonunu tamamladığı, artık farklı dil, üslup, tarz, içerik ve mana taşıyan çeşitli fikri, edebi, sanatsal, siyasi, kültürel akımların özgün gündem ve işlevlerle sahneye çıkması gerektiği açıktır.

İlla adı İslamcılık olacaksa dahi, bu total bir ideolojik akım veya hareket değil, daha komplike, daha heterojen ve daha kültürel davranış kodları, refleksleri şeklinde gelişmelidir. Yani 21. yüzyılda, İslam’ın evrensel değerlerinden beslenen ve geri kalmışlığın nedenlerini ortadan kaldırarak, İslam dünyasının yeniden dirilişinin yolunu açacak daha köklü, yeni ve farklı bir hamle gerekmektedir.

Bu hamle elbette entelektüel çabalar zemininde gelişecektir. Ancak bu entelektüel çabalar, siyasal düzeyde başlayan bir köklü değişim olarak ve siyasi bir iradenin önderliğiyle hayata geçirilip ete kemiğe bürününce bir hamle anlamı kazanabilecektir.

Bu siyasi irade, özgürlükçü bir İslam anlayışı, modern bir akıl, değişimci perspektif ve evrensel/cihanşümul/küresel bir vizyondan oluşan dört temel sacayağının üzerinde duracaktır.

İslam, ya din maskeli animist-pagan dincilerin elinde çürüyüp insanlığın baş belası olan diğer dincilikler, yobazlıklar, Siyonizm ve Haçlılar gibi bir sorun kaynağına dönüşecek ve aklı başında bütün müminler hızla bunlardan uzaklaşacaktır. Ya da bir şekilde içindeki bu pagan barbar bakterileri temizleyip, yeniden insanlığa rahmet olacak birçok değerin, insanı insanlaştıracak, her tür köleleştirme ve yozlaşmadan koruyacak ilkelerin membaı olan ilahi bir nefes olarak insanlığa üflenecektir.

Bugün, insanlığın, bunca vahşet, işgal, katliam, sömürü, eşitsizlik, yoksulluk, yalan, sapkınlık, yozlaşma ve çürüme karşısında sığınacağı, ayakta duracağı, direneceği başka herhangi bir iyilik ve adalet nefesi de yoktur. Yani İslam toplumlarını ilgilendiren bu sorun son tahlilde bütün insanları ve bütün insanlığı ilgilendirmektedir.

İslamcılık, işte bu idrakle, İslam ve müslümanlar tehdit ve saldırı altında olduğu sürece bu sorunlara İslam’a yaslanarak cevap vermenin haysiyetini temsil etmektedir. Ve bu koşullar değişmediği sürece, asla tükenmeyecektir. Ama artık 19. ve 20. yy İslamcılığını yenileyerek 21. yy.nin gerçekliğine uyarlanmış bir fikri donanımla bu mümkündür.

Kaynak: Yeniden Düşünmek-İman Ve İslam, Ahmet Özcan, Yarın yay. 2020