İranlı Muhalifler 1979’un Hatalarından Rejim Değişikliği Konusunda Ne Öğrenebilir?
Pişman bir isyancı, İran İslam Devrimi’ne katılımından çıkardığı dersleri anlatıyor.
İran İslam Devrimi yalnızca bir İslam devrimi değildi. Marksist-Leninistlerden dinî milliyetçilere kadar uzanan çeşitli fraksiyonlar monarşinin devrilmesine katıldı. Ancak İran tarihindeki ilk teokrasinin kurulmasıyla birlikte, devrim sonrası düzeni şekillendirme umutları kısa sürede suya düştü.
İranlı-Amerikalı tarihçi ve 1970’lerde Tahran sokaklarında hayatını ve eğitimini tehlikeye atmış eski öğrenci aktivisti Afshin Matin-Asgari, bu hayal kırıklığını derinden yaşadı. Bugün, sürgündeki İran muhalefetinin 1979 kuşağının hatalarını tekrarlamasından endişe ediyor. Ona göre, artık İranlıların demokratik özlemlerini tehdit edenler monarşiyi yeniden tesis etmeyi destekleyenler.
1979 Devrimi sırasında herkes, söylemi ve görüşleri zamanla giderek daha uzlaşmaz hâle gelen sürgündeki din adamı Ayetullah Ruhullah Humeyni’yi desteklemiyordu. Ancak Humeyni, İran Şahı’nın şahsında somutlaşan dünyevi yolsuzluğa ve dış destekli baskıya karşı manevi bir panzehir sunduğuna İranlıları ikna etmişti. Bir İslam Cumhuriyeti’nde İran’ın bağımlı bir devlet olmayacağını özellikle vurguluyordu; devrimin “ne Doğu ne Batı” sloganı da buradan geliyordu.
İran’ın iç işlerine yönelik dış müdahalelerden duydukları rahatsızlık giderek artan öğrenci aktivistler, bu fikirlerin etkisine kapılmıştı. Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından organize edilen 1953 darbesi, ülkedeki demokrasi umutlarını bastırmış ve iktidarı, halk tabanı olmayan ancak güçlü birkaç uluslararası hamisi bulunan otokratik bir lidere teslim etmişti.
Aralık 1953’te Tahran Üniversitesi öğrencileri, dönemin Başkan Yardımcısı Richard Nixon’ın yaklaşan ziyaretini protesto ettiğinde, şahın güvenlik güçleri kaba kuvvete başvurarak üç öğrenciyi öldürdü: Mostafa Bozorgnia, Mehdi Shariatrazavi ve Ahmad Ghandchi. Ailelerinin, Şii geleneği uyarınca ölümlerinin üçüncü ve yedinci günlerinde anma törenleri düzenlemelerine izin verilmedi; 40 günlük yas döneminin ritüel açıdan doruk noktasını oluşturan tören ise sıkı güvenlik önlemleri altında gerçekleştirildi.
Dinî görüşleri bakımından homojen olmayan üniversite öğrencileri, 1979’daki tarihî gelişmelerin başlıca itici güçlerinden biri oldu; Matin-Asgari bu olguyu 2002 tarihli İranlı Öğrencilerin Şah’a Muhalefeti adlı kitabında belgeledi. Ancak İran özgürlüğü için yürütülen bir hareketten doğan teokrasi, monarşinin devrilmesine yardım edenlerin birçoğuna sırtını döndü. Tasfiyeler üniversiteleri eleştirel düşünürlerden büyük ölçüde arındırdı, hükümet ayaklanmaya katılan sol eğilimli partileri yasakladı ve gazeteler bir kısıtlama dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Devrim, umutlarını ona bağlayanları hayal kırıklığına uğratmaya başladı.
Matin-Asgari, California State University, Los Angeles’ta tarih alanında lisans eğitimi almak üzere 1974’te Amerika’ya geldi. Ancak “Aralık 1978’e gelindiğinde, İran’da yaşananların kitlesel bir halk devrimi olduğu açıktı,” diyor. “Geri dönüp katılmaya karar verdim. Varır varmaz sokak protestolarına katıldım.”
“Yıllar yılı İran’da bir devrim olmasını bekliyorduk ve ben devrim saplantılı solcu bir öğrenciydim,” diye ekliyor. “Devrim gerçekleşirken, sadece derslere girip devrim üzerine çalışmanın bir anlamı yoktu.”
Matin-Asgari, 2000 yılında yayımlanan Tahran Hatıraları ve Günlükleri: 1979 Kışı ve 1997 Yazı başlıklı makalesinde, protestoların İran’ın hızla değişen siyasi manzarasına ilişkin görüşlerini nasıl dönüştürdüğünü ayrıntılı biçimde anlattı. Cesarete, meydan okumaya ve baskıya tanık oldu ve gösterilerden birinden yara almadan ayrılacak kadar şanslıydı. Bu arada, hükümet tarafından öldürülen 24 yaşındaki profesör Kamran Nejatollahi’nin cenaze töreni, monarşinin çöküşüne giden süreçteki en şiddetli olaylardan biri hâline geldi. 27 Aralık 1978’deki törene binlerce yaslı katıldı ve birkaç protestocu vurularak öldürüldü.
Makale, devrimi diğer üç Amerikalı meslektaşıyla birlikte Tahran’da takip eden Los Angeles Times muhabiri Joe Alex Morris Jr.’ın ölümüne yapılan ender atıflardan birini de içeriyor. Morris, 10 Şubat 1979’da hava kuvvetleri öğrencilerinin başlattığı bir isyanı haberleştirirken, İmparatorluk Muhafızları askerlerinin ayaklanmayı bastırmak için ateş açması sonucu öldürüldü. Monarşi ertesi gün devrildi.
Belirsizlik en başından devrimin doğasına işlemişti. Şahı mağlup eden hareket, onun yönetimine karşı çıkma konusunda birleşmişti; ancak bundan sonra ne olması gerektiğine ilişkin ortak bir vizyon etrafında birleşmemişti. Muhalefet, sevilmeyen bir rejimi devirecek kadar güçlüydü, ancak onun ardından kurulacak devletin çerçevesini tanımlayamıyordu.
“Boşluğu doldurmanız gerekiyordu,” diyor Matin-Asgari. “Ortada bu İslam Cumhuriyeti vardı; kimse bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu ama büyük destek görüyordu.”
Matin-Asgari şu anda California State University, Los Angeles’ta tarih profesörüdür. 2015 yılında üniversitesinin Üstün Profesör Ödülü’nü aldı. Son kitabı İmparatorluğun Ekseni: İran-ABD İlişkilerinin Tarihi bu yılın başlarında yayımlandı. Devrimin otoriter bir yön alarak devlet ile halk arasındaki bugünkü kopukluğun önünü nasıl açtığını uzaktan izledi.
Bugün İran’ın sürgündeki muhalefetinin büyük bir bölümü, Başkan Donald Trump’ın ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aşırı milliyetçi hükümetinin yanında yer alarak 1979 protestocularının devrimci ruhunu yeniden yaratmayı umuyor.
Teokrasi karşıtı protestolar 2026’nın başlarında başladığında, sürgündeki eski veliaht prens Rıza Pehlevi kendisini bir muhalefet lideri olarak ilan etti ve Fox News’te sık sık askerî müdahale çağrısında bulundu. Diasporadaki destekçileri, 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarını kutladı.
Ancak Matin-Asgari’ye göre, yerleştikleri ülkelerin güvenli ortamına sığınmış diaspora gözlemcileri, belirli siyasi sonuçlara ulaşılması uğruna ülkedeki İranlılara risk almalarını ya da savaşın acılarını kabullenmelerini salık verecek konumda değiller.
“Rejim değişsin diye sıradan insanların sokağa çıkıp öldürülmesini beklemek çok tehlikeli ve bazı açılardan sorumsuzca bir düşünce. Rejim bu şekilde düşmeyecek,” diyor Matin-Asgari. “İran’dakilere sokağa çıkıp protesto etmelerini söyleyen herkese şunu söylüyorum: Eğer gerçekten ciddilerse, bir uçak bileti alıp İran’a dönmeli ve onlara katılmalılar. Burada oturup, sokak protestolarında öldürülmek de dâhil, başkalarının ne yapması gerektiğini söylemek çok kolay.”
İranlılar, bölgede başka hiçbir ülkenin halkından daha fazla hükümet karşıtı ayaklanmaya girişti. Aylar süren Kadın, Yaşam, Özgürlük protestolarından, bilindiği üzere, Orta Doğu’nun ilk feminist devrimi olarak söz edildi. İran hükümetinin resmî verilerine göre, Ocak ayındaki son protestolarda en az 3.117 protestocu öldürüldü. (Washington merkezli ve İranlı muhaliflerden oluşan bir insan hakları grubu ise bu sayıyı 6.488 olarak veriyor.)
Ülke bu baskının etkilerini atlatmaya çalışırken, ABD-İsrail ittifakı herhangi bir provokasyon olmaksızın İran’a karşı bir savaş başlattı; savaşın ilk aşaması 39 gün sürdü ve 3.519 İranlı daha hayatını kaybetti. 115.000’den fazla sivil bina hasar gördü veya yıkıldı. ABD ordusunun 7 Temmuz’da başlattığı yeni hava saldırısı dalgası, bu yazının kaleme alındığı ana kadar en az 60 İranlının daha ölümüne yol açtı.
İranlı-Amerikalı tarihçi, kişisel deneyimine dayanarak, göçün insanların algılarını değiştirdiğini ve onlarca yıldır İran’dan uzakta yaşayan pek çok kişinin ülkenin hızla değişen toplumsal dinamiklerini tam anlamıyla kavramasının makul biçimde beklenemeyeceğini de kabul ediyor.
“Son üç ya da dört yıldır İran’a dönmedim ama önceki 20 yıl boyunca, neredeyse her yıl İran’a gittiğim dönemde, bu ülkeyi aslında gerçekten tanımadığımı fark ettim,” diyor. “Benim bile hatırladığım, zihnimdeki İran artık yok.”
1970’lerdeki şah karşıtı hareketin bazı özellikleri, bugün İslam Cumhuriyeti’ne karşı mücadele eden sürgünler arasında da görülebiliyor. Monarşistler, Tahran’daki mevcut hükümetin gitmesini ve yerine eski şahın oğlu Pehlevi’nin geçmesini istediklerini biliyorlar. Ancak buna nasıl ulaşacaklarını bilmiyor ve geçiş sürecine ilişkin bazı temel sorular üzerinde yeterince düşünmüş değiller.
“Humeyni, şah gittikten sonra [medrese şehri] Kum’a döneceğini ve belki yalnızca danışmanlık rolü üstleneceğini söylemişti,” diyor Matin-Asgari. “Ama 1979 yazına gelindiğinde, bundan yaklaşık altı ay sonra, önemli bir konuşma yaptı ve ‘Yanılmışım; doğrudan bir rol üstlenmekten kaçınabileceğimi düşünmüştüm ve hata yapmışım,’ dedi.” Ayetullah iktidarı merkezileştirdi, eski müttefiklerini reddetti ve yönetimini sürdürmek için İslami ilkelerin katı bir yorumunu benimsedi.
Bugün, destekçileri krallığı yeniden canlandırması gerektiğine inansa da, şahın oğlu yalnızca taraflar arasında köprü kurarak demokratik geçişi kolaylaştırmak istediğini söylüyor. Pehlevi, Politico’nun Mayıs ayındaki Güvenlik Zirvesi’nde gazeteci Dasha Burns’e kendisi için iktidar aramadığını söyledi; “İran halkının nihayetinde ne istediğine ve liderleri olarak kimi istediğine karar vereceği bir süreç” sunan “bir geçiş dönemi lideri” olacağını ifade etti.
Ancak Matin-Asgari, siyasi geçişlerin öngörülemezliğine dikkat çekiyor: İktidar elde edilmeden önce verilen sözler, iktidarın daha sonra nasıl kullanılacağını her zaman belirlemez. “Rıza Pehlevi şimdi bir yandan bu birleştirici figür olacağını, bir şah ya da lider olmadığını iddia ediyor,” diyor Matin-Asgari. “Bu bir çelişkiler yumağı. Çünkü pratikte şu anda birleştirici bir figür gibi davranmadığını, [aksine] bölücü bir figür gibi davrandığını görüyoruz.”
Pehlevi, kendi ülkesine karşı bir bombalama kampanyası çağrısında bulunan en görünür İranlı oldu; Trump ve Netanyahu’yu birçok kez “işi bitirmeye” çağırdı ve savaşı “insani müdahale” olarak nitelendirdi. Pehlevi’nin Trump’ın gözüne girmeye yönelik çabalarına rağmen, ABD başkanı onu halk desteği olmayan “iyi biri” diyerek geçiştirdi. Pehlevi’nin askerî harekâtı zarar vermeyen bir müdahale gibi nitelendirmesi, İran’ın kentsel altyapısının, kültürel miras alanlarının, üniversitelerinin, araştırma kurumlarının, hastanelerinin ve doğal yaşam alanlarının ağır bombardımana maruz kaldığı bir savaşın gerçekleriyle örtüşmedi.
Mart sonlarında İranlı Amerikalılar arasında yapılan bir anket, katılımcıların yüzde 66,1’inin İran’a karşı askerî harekâta karşı olduğunu gösterdi. Pehlevi ayrıca hükümetin olası çöküşünü hızlandırmak amacıyla daha sıkı ekonomik yaptırımlar uygulanması çağrısını da sürekli yineledi. İran’a yönelik bu tür yaptırımlar, 2012’den 2019’a kadar kişi başına yıllık 3.000 dolarlık gelir kaybına yol açarak ülkenin orta sınıfını büyük ölçüde zayıflattı. Yalnızca İslam Cumhuriyeti yetkililerini hedef almak bir yana, bu yaptırımlar İran ekonomisinin bütün sektörlerini etkileyerek insanların günlük yaşamına zarar verdi. İnsani ticareti mümkün kılmak için muafiyetlerin yürürlükte olduğu ileri sürülmesine rağmen, tıbbi ekipman satışıyla ve İran’la yapılan rutin işlemlerin yürütülmesiyle ilgilenen şirketler zaman zaman cezalandırıldı.
Pehlevi’nin savaşın yol açtığı sivil acıları kabul etmemesi, dış müdahalenin çoğu zaman olumsuz karşılandığı İran’daki yaşamdan ne kadar kopuk olduğunun bir göstergesi olabilir. Mücahidin-i Halk Örgütü’nün (MEK) İranlılar arasında yaygın biçimde nefret görmesinin başlıca nedenlerinden biri, kurucusu Mesud Recavi’nin 1980’de İran’ı işgal etmeye karar verdiğinde eski Irak diktatörü Saddam Hüseyin’le kurduğu uğursuz ittifaktı.
Bu arada, monarşistlerin saflarında kaygı verici davranış ve söylemlerde belirgin bir artış yaşandı. Diaspora aktivistleri, açık Müslüman karşıtı düşmanlıkları nedeniyle yaşadıkları ülkelerdeki potansiyel müttefiklerini kendilerinden uzaklaştırdı. Fraksiyon içi çekişmeleri sokak şiddetine ve kadın düşmanı hakaretlere dönüştü; birçok İranlının kadınlara yönelik muamelesi nedeniyle İslam Cumhuriyeti’nden nefret ettiği düşünüldüğünde, bu ironik bir durum. Pehlevi’nin destekçileri ayrıca Kürtler de dâhil olmak üzere İran’ın etnik azınlıklarını iktidar mücadelesindeki rakipler olarak hedef aldı.
1979 öncesi İran bayrağını sergilemeyen diaspora mensuplarına ait işletmelere kralcı kanunsuz grupların baskın düzenlemesinden, Los Angeles’taki FIFA Dünya Kupası maçları sırasında protestocuların İran millî futbol takımının taraftarlarını taciz etmesine kadar, sürgündeki muhalefetin bazı kesimleri militan ve akıl dışı görülmekten rahatsız olmuyor. Eğer 1979 bir göstergeyse, henüz kenardayken rakiplerini tasfiye etmeye çalışmaları, bu fraksiyonların iktidara geldiklerinde nasıl davranacaklarına dair bir uyarıdır.
Yakın tarihli bir örnek olarak, Ocak ayında Piers Morgan Uncensored programının bir bölümünde, İran asıllı Kanadalı monarşi yanlısı aktivist Goldie Ghamari, Pehlevi’nin İsrail’le bağları hakkında sorular yönelten programın diğer konuğu, siyasi yorumcu Cenk Uygur’a üstü kapalı bir tehditte bulundu. “Kapa çeneni, seni alçak! Bu rejim bittiğinde sizin de peşinize düşeceğiz, merak etmeyin,” dedi daha önce de şiddet içeren söylemleriyle bilinen Ghamari.
Nostalji, sürgün siyasetini şekillendiren güçlü bir etken hâline geldi. Birçok sürgün, monarşiyi bir siyasi sistemden çok, hayali bir refah dönemi olarak hatırlıyor. Matin-Asgari’ye göre bu tür anılar, devrimi en başta tetikleyen otoriter yapıları gölgede bırakıyor.
“Şahın ve babasının yaptığı şey, anayasal yönetimin temelini ortadan kaldırmaktı. Rıza Pehlevi ise bu konuda tamamen sessiz,” diyor Matin-Asgari. “Bu sicil ortadayken, son 50 yıldır İran’a ayak basmamış ve babasının ya da büyükbabasının diktatörce yönetimi hakkında hiçbir zaman ciddi biçimde konuşmamış olan Rıza Pehlevi’nin birdenbire demokratik bir kral olacağını neden varsayalım?”
Afshin Matin-Asgari’nin, ülkesini yeniden şekillendireceğine inandığı bir devrime katılmak için Los Angeles’taki eğitimini yarıda kesmesinin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçti. İran’ın sonunda daha iyiye doğru değişeceğine dair inancını terk etmiş değil. Ancak onu Tahran sokaklarına sürükleyen ruh, artık bir devrimin nasıl ters gidebileceğine dair ihtiyatla dengeleniyor.
* Francesca Maria Lorenzini, Amman, Ürdün merkezli bağımsız bir gazetecidir; WIRED Middle East, The New Arab ve The Cairo Review of Global Affairs başta olmak üzere çeşitli yayınlar için Orta Doğu’yu haberleştirmektedir.
**Kourosh Ziabari, New York merkezli bir gazetecidir; New Lines Magazine ve Truthout başta olmak üzere çeşitli yayınlara katkıda bulunmaktadır. 2022 dönemi World Press Institute bursiyeri ve Chevening Bursları mezunudur.