İran’ın Psikolojik ve Stratejik Anatomisi

İran, modern jeopolitiğin en karmaşık ve en çok yanlış okunan devletlerinden biridir. Bu topraklarda din ile siyaset, ideoloji ile pragmatizm, imparatorluk mirası ile tarihsel mağduriyet duygusu iç içe geçmiştir. İran’ı anlamaya çalışan bir zihin, gündelik haberlerin yüzeyinde dolaşmakla yetinmemeli; daha derine, tarihsel hafızanın karanlık odalarına, siyasal psikolojinin kırılma noktalarına ve kolektif bilinçaltının katmanlarına inmek zorundadır. Çünkü İran yalnızca bir devlet değildir; aynı zamanda binlerce yıllık bir imparatorluk hatırasının ve kırılmış bir medeniyet gururunun taşıyıcısıdır.

Bu nedenle “İran bilmecesi” yalnızca stratejik hamleleri analiz ederek çözülemez. Bu bilmeceyi çözebilmek için İran toplumunun ve liderliğinin zihnini şekillendiren tarihsel travmaları, kimlik çatışmalarını ve derin çelişkileri anlamak gerekir. İran’ın Ortadoğu’daki davranışlarını, özellikle bölge ülkelerine yönelik stratejilerini kavramanın yolu, onun kendi geçmişine ve “ötekine” nasıl baktığını anlamaktan geçer.

Bir Medeniyetin Yaralı Gururu

İran’ın kolektif bilinci, özellikle Fars milliyetçi bilinci, Ahameniş ve Sasani imparatorluklarının ihtişamı üzerine kuruludur. Bu tarihsel anlatıda İran kendisini kadim ve üstün bir medeniyetin —çoğu zaman “Aryan” olarak tanımlanan bir uygarlığın— varisi olarak görür. Persepolis’in sütunları, Kiros’un fermanları ve Sasani saraylarının görkemi İran ulusal kimliğinin zihinsel mimarisinde hâlâ canlıdır.

Ne var ki bu ihtişam anlatısı tarihsel olarak büyük bir kırılmayla karşılaşmıştır: 7. yüzyılda İslam’ın Arap fetihleriyle İran’a gelişi ve Sasani İmparatorluğu’nun çöküşü. İslam’ın gelişi Müslüman dünya için bir fetih ve hidayet olarak görülse de, aşırı Fars milliyetçiliği bu olayı çoğu zaman bir medeniyetin “aşağı bir halk” tarafından istilası şeklinde yorumlamıştır. Böylece İran tarihsel hafızasında derin bir narsistik yara oluşmuştur.

Bir zamanlar dünyanın en güçlü imparatorluklarından birine sahip olan bir toplumun, tarih sahnesinde Arap kabileleri karşısında yenilmesi, kolektif bilinçte silinmeyen bir travma yaratmıştır.

Şuubiye’den Şehnâme’ye

Bu travmanın ilk entelektüel yansımalarından biri Şuubiye hareketidir. Emevî ve Abbâsî dönemlerinde ortaya çıkan bu akım, Arapların kültürel üstünlük iddialarına ve “mevâlî” politikalarına karşı Farsların tarihsel ve kültürel üstünlüğünü savunuyordu. Şuubiye düşünürleri Arapların dilini ve dinini benimsemiş bir toplumun içinde doğmuştu; fakat aynı zamanda Arap kültürünü küçümseyen ve Fars mirasını yücelten güçlü bir entelektüel direnç geliştirdiler.

Bu zihinsel direniş modern dönemde edebiyatın büyük eserlerinde de görülür. Bunların en önemlisi şüphesiz Firdevsî’nin Şehnâme’sidir. Firdevsî, Şehnâme’sinde bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Arapların gelip Fars diyarına hâkim olmasını derin bir hüzün ve sitemle anlatır. Kitabın satırlarında yalnızca bir tarih anlatısı değil; kaybedilmiş bir imparatorluğun gururunun ve kırılmış bir medeniyet hafızasının yankısını da hissedersiniz…

Bu yüzden Şehnâme yalnızca bir destan değildir; aynı zamanda kaybedilmiş bir imparatorluğun şiirsel intikamıdır. Firdevsî’nin dizelerinde Fars kahramanları yüceltilir, Aryan kimliği kutsanır ve Araplar, Türkler ve Kürtler çoğu zaman küçümseyici bir dil ile tasvir edilir. Sanki tarih sahnesinde kaybedilen ihtişam, şiirin sayfalarında yeniden fethedilmek istenmiştir.

Kuşatma Altındaki Kale

İran’ın siyasi bilincini şekillendiren travmalar yalnızca erken İslam dönemine ait değildir. Modern tarih de İran hafızasında derin yaralar bırakmıştır. Bu travmaların en önemlilerinden biri 1953 darbesidir. ABD ve İngiliz istihbaratı tarafından düzenlenen bu operasyonla demokratik olarak seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık devrilmiştir.

Bir diğer büyük travma ise 1980–1988 İran–Irak savaşıdır. Sekiz yıl süren bu savaş İran toplumunda güçlü bir “varoluş mücadelesi” bilinci oluşturmuştur. İran bu savaş sırasında yalnızca Irak ordusuyla değil, aynı zamanda Batı’nın ve birçok Arap ülkesinin dolaylı desteğiyle karşı karşıya kalmıştır.

Bu deneyimler İran’da güçlü bir “kuşatma altındaki kale” zihniyeti doğurmuştur. Uluslararası yaptırımlar ve sürekli tehdit algısı İran siyasetinde “direniş kültürünü” beslemiştir. Bu yüzden İran dış baskılar karşısında çoğu zaman geri çekilmez; aksine daha sertleşir. Çünkü mesele yalnızca stratejik çıkar değil, aynı zamanda ulusal onur ve devlet itibarının korunmasıdır.

Devrimin İkili Devleti

1979 İran Devrimi sonrasında ortaya çıkan siyasi sistem benzersiz bir yapıya sahiptir. Bu sistemde modern devlet ile imamet anlayışı yani cumhuriyet ile teokrasi aynı anda var olur. Bir yanda seçimle gelen Cumhurbaşkanı ve Meclis bulunurken, diğer yanda nihai otorite “Velayet-i Fakih” doktrinine dayanan Dini Lider’in elindedir.

Ayetullah Ruhullah Humeyni tarafından geliştirilen bu doktrin, dini lidere devletin genel politikalarını belirleme ve silahlı kuvvetleri kontrol etme yetkisi verir. Bu yapı İran’da “sınırlı çok-merkezlilik” olarak tanımlanan bir güç dengesi üretir: güç merkezleri vardır, fakat hepsi aşılması mümkün olmayan bir sınır içinde hareket eder.

Bu sistemin en güçlü kurumu ise İran Devrim Muhafızlarıdır. 1979 devrimini korumak amacıyla kurulan bu yapı zamanla ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarında devasa bir güce dönüşmüştür. Bugün Devrim Muhafızları yalnızca bir askeri güç değil, aynı zamanda İran’ın derin devleti ve bölgesel strateji mimarıdır.

Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri başta olmak üzere bazı Şii âlimler de Humeyni’nin ortaya koyduğu “Velayet-i Fakih” doktrinine itiraz etmiş ve bu anlayışın dinî ve siyasî meşruiyetini sorgulamışlardır.

İran Halısı Stratejisi

İran’ın stratejik davranışını anlamak için sıkça şu benzetme yapılır: İran bir halı dokuyucusu gibi hareket eder. Her ilmek sabırla atılır, her desen uzun vadeli bir planın parçasıdır. Bu nedenle İran çoğu zaman “detayların milleti” olarak tanımlanır. Uzun soluklu stratejiler kurma ve sabırlı ilerleme konusunda ustadır.

İran dış politikası ideolojik sloganlar ile pragmatik çıkarlar arasında kurulan ince bir denge üzerine kuruludur. Bu gerçek İran siyasetinin temel mantığını gösterir: İdeoloji mobilizasyon içindir; strateji ise devletin bekası için. Yani düşmanlığın mutlak ideolojik bir zorunluluktan ziyade stratejik bir araç olduğunu ve rejimin bekası söz konusu olduğunda İran’ın ideolojik “kırmızı çizgileri” aşmaya hazır olduğunu göstermektedir.

Asimetrik Gücün Jeopolitiği

İran, geleneksel askeri üstünlüğe sahip rakiplerini dengelemek için asimetrik caydırıcılık stratejisi geliştirmiştir. Balistik füzeler, insansız hava araçları ve bölgesel vekil güçler bu stratejinin temel araçlarıdır. Vekil güçler ağı, İran’ın “Direniş Ekseni” olarak adlandırdığı geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Bu stratejinin amacı yalnızca askeri değil, aynı zamanda psikolojiktir: İran’a karşı yapılacak bir saldırının maliyetini bölgesel ve küresel ölçekte yükseltmek. Enerji hatlarını hedef alan hamleler veya Körfez’de gerilimi tırmandıran operasyonlar çoğu zaman küresel ekonomiyi baskı altına alarak büyük güçleri müdahaleye zorlamak için kullanılan stratejik araçlardır.

Körfez’deki çıkarları hedef alan saldırılarının arkasındaki hem stratejik hem psikolojik amaç budur. Bunlardan biri ekonomik baskı yoluyla “acı paylaşımı” yaratmak; diğeri ise enerji hatlarını hedef alarak askeri bir çatışmayı küresel ekonomik krize dönüştürmek ve böylece büyük güçleri müdahale ederek gerilimi durdurmaya zorlamaktır.

Ayrıca İran, güvenlik tehditlerini uluslararası müzakerelerde siyasi baskı aracı olarak kullanarak tavizler elde etmeye ve yaptırımların kaldırılmasını sağlamayı hedeflemektedir.

Bölgesel Üstünlük Arayışı

İran, ister Şah dönemi İran’ı ister devrim sonrası İran olsun, tarihsel aşağılık kompleksini çoğu zaman bölgesel bir üstünlük iddiasına dönüştürmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım, komşu Arap dünyası üzerinde nüfuz kurma ve tarihsel kırılmayı telafi etme arayışı olarak okunabilir. Nitekim Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’da vekil güçler üzerinden yürüttüğü siyaset de büyük ölçüde bu stratejinin bir yansımasıdır.

İdeolojik olarak ise İran, Muhammed Cevad Laricani’nin geliştirdiği “Ümmü’l-Kurâ teorisini” benimsemiştir. Bu teori İran’ı İslam dünyasının merkezi olarak görür ve İran’ın bölgesel müdahalelerini meşrulaştırır. Bu durum özellikle Suudi Arabistan ile yürütülen jeopolitik rekabeti beslemektedir. Bu rekabet aynı zamanda İslam dünyasının liderliğini Araplardan devralma çabasını da yansıtır.

İran toplumu bugün iki kimlik arasında derin bir gerilim yaşıyor: İslam öncesi geçmişi yücelten Fars milliyetçi kimliği ile rejimin dayattığı Şii-İslami kimlik. Bu çelişki sürekli bir iç gerilim üretiyor. Ayrıca İran’da yönetici elit ile halk —özellikle genç kuşak— arasındaki mesafe giderek büyümektedir. Yaptırımlar ve kötü yönetim nedeniyle toplum ağır ekonomik baskılar altındadır. Zaman zaman geniş çaplı protesto dalgaları ortaya çıkar; 2022’de Mahsa Amini’nin ölümü sonrası patlak veren protestolar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Bu iç gerilimler rejim üzerinde sürekli baskı oluşturur ve çoğu zaman yönetimi dış gerilimleri tırmandırmaya sevk eder. Dış krizler, iç birlik görüntüsü oluşturmanın, güvenlik aygıtının sertliğini meşrulaştırmanın ve iç sorunları gölgede bırakmanın bir aracı olarak kullanılabilir. Bu nedenle İran, rastgele hareket eden bir “haydut devlet”ten ziyade; tarihsel aşağılık kompleksleri ile büyüklük iddialarının biriktiği karmaşık bir siyasi ve psikolojik yapıdır.

Düşmüş İmparatorluk Sendromu

İran’ın davranışlarını anlamak; Fars gururunu yaralayan tarihsel travmaları, güçlü bir hayatta kalma refleksini, Devrim Muhafızlarının belirleyici rol oynadığı siyasal yapıyı ve ideolojiyle örtülü pragmatizmi birlikte okumayı gerektirir. Bu nedenle İran’ı yalnızca güncel haber akışları üzerinden değerlendirmeye çalışanlar, çoğu zaman meselenin derinliğini ıskalar ve ciddi bir yanılgının içine düşerler.

Siyaset psikolojisinde İran’ın yaşadığı durum bazen “düşmüş imparatorluk narsisizmi” olarak tanımlanır. Bu kavram, bir zamanlar büyük bir imparatorluk olan fakat sonrasında gerileyen toplumların yaşadığı psikolojik gerilimi ifade ediyor. Bu toplumlar geçmişin ihtişamı ile bugünün zayıflığı arasında sıkışır; bu gerilimi ise çoğu zaman dış saldırganlık ve iç baskı ile telafi etmeye çalışırlar.

İran’ın davranışlarını anlamak için yalnızca bugünkü gücüne değil, geçmişte kaybettiğini düşündüğü imparatorluğa bakmak gerekir. Çünkü İran siyaseti çoğu zaman yalnızca bugünün değil, kaybedilmiş bir tarihin gölgesinde hareket eder…

Hasıl-ı kelâm, meseleye bu geniş tarihî ve psikolojik çerçeveden bakıldığında İran yalnızca sıradan bir devlet olarak görülemez. Karşımızda geçmişteki imparatorluk ihtişamına özlem duyan, tarih boyunca gururunun kırıldığını düşünen ve kendisini sürekli kuşatma altında hisseden bir devlet ve toplum bulunmaktadır.

Böyle bir tarihsel hafızaya sahip, ideolojik olarak mobilize edilmiş bir toplumu ve rejimi, dışarıdan yürütülen bir savaşla kısa sürede dize getirmek kolay değildir. Çünkü bu tür baskılar çoğu zaman çözülme değil, aksine daha güçlü bir direnç ve kenetlenme üretir.

Nitekim son yıllarda yaşananlar bunun işaretlerini vermiştir. Gazze savaşı, “İbrahimîlik” ve bölgesel normalleşme söylemleri üzerine kurulan siyasi projelerin hızını kesmiş, Ortadoğu’da yeni bir kırılma yaratmıştır. İran’a karşı yürütülen bu savaşın da benzer biçimde bölgenin jeopolitik dengelerini sarsması ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun tasarladığı “Yeni Ortadoğu” vizyonunun önüne ciddi bir set çekmesi muhtemeldir. Başka bir ifadeyle, bu çatışma yalnızca İran ile sınırlı kalmayacak; bölgenin güç dengelerini ve gelecek tahayyülünü de yeniden şekillendirecektir…