İran’ın Milli Bir Devlet Olarak Gelişmesi/J. Andrew Boyle-Belleten 1975
John Andrew Boyle
Kaynak: Belleten, sayı 156, 1975
İskender’in ve Arapların yarattığı etkinin aksine, Moğol fetihleri İran dili ve edebiyatı üzerinde kalıcı tesir bırakmamıştır. İlhanlıların etkisi ise bir bakımdan muhakkak ki çok yararlı olmuştur. O zamana kadar tarih yazılırken normal olarak Arapça kullanılırdı. Baştaki hükümdarların da teşvikiyle, Moğol devri, İran vakanüvisliğinin altın çağı oldu. Cüveyni, Reşidüddin ve Vassāf’ın adları bu devirde parladı. Bu devirden itibaren Farsça, sadece İranlı değil, aynı zamanda Hintli ve -bir süre için- Osmanlı tarihçilerinin de dili oldu. Unutulmamalıdır ki büyük şair Sadi, bu devirde parlamıştır. Daha önce de işaret edildiği gibi Hafız, İlhanlı devletinin çöküşünü takip eden parçalanma devrinde yaşamıştır. Ahlâk değerlerinin düşüşü yüzünden bu devreyi hicveden Hafız’ın yaşlı çağdaşı Ubeydi Zagâni, “İran’da yetişen belki de en ilginç mizah ve hiciv yazarıdır”[11]. Bu mutsuz devrede Timur tarafından İran’a yapılan çeşitli akınlar için şu noktayı belirtmek yeterli olacaktır: Bu akınlar, sebep olduğu ve üzerine damgasını vuran bütün o katliâmlara, kafatası yığınlarına ve diğer mezalime rağmen hiç bir şekilde kalıcı bir etki yaratmamışlardır; askerlik yönünden ne kadar parlaksalar, siyasal yönden de o kadar verimsiz olmuşlardır. Doğu İran’ı kontrol altına alan Timur’un ahfadı hakkındaki hükümlerimiz çok değişik olmalıdır. Bunların yaptığı katkılar, İran’ın siyasal değilse bile kültürel oluşumunda birinci derecede önem taşımaktadır. Bunlar, güzel sanatların büyük hamileri idiler. Şahruh, Ebusaid ve Sultan Hüseyin b. Baykara’ın payitahtı olan Herat bir edebiyat, sanat ve bilim merkezi idi, Rönesans İtalyası şehirleriyle karşılaştırılabilecek değerdeydi. Sultan Hüseyin’in sarayı, büyük klâsik şairlerin sonuncusu sayılan Cami ile meşhur minyatürcü Bihzâd’ı da celbetmişti. Şurası da bir gerçektir ki, Sultan Hüseyin, Çağatay Türkçesiyle şiirler yazardı. Veziri meşhur Mīr Alī Şīr Nevā’ī ise, bu dilin klâsik yazarlarındandı[12]. Timurlular sonunda pek âlâ bir Türk hanedanı haline gelebilirlerdi.
XV. Yüzyıl boyunca hem İran’a, hem de Orta Doğu’nun büyük bir kısmına hâkim olanlar Türkler, daha doğrusu Türkmen hanedanlarıdır. Bu süre, müteveffa Prof. Minorsky’nin de gayet yerinde bir davranışla dikkatimizi çektiği gibi, daha belirgin devreler arasında kalan ara devrelerden biridir. Bu Türkmenlerin, Şah İsmail’i desteklemek ve böylece İran’ın millî bir devlet olarak kuruluşuna katkıda bulunmak suretiyle oynadıkları rol, hattâ bugün bile iyice anlaşılmış değildir. İki konfederasyonun, yani Karakoyunlularla Akkoyunluların menşeleri henüz tam anlamiyle aydınlanmamıştı. Minorsky’ye göre bunlar, XI. yüzyılda Selçuklularla birlikte gelen kabilelerin ahfadıdırlar; bunların varlığı, XIII. yüzyıldaki Moğol fetihlerinden sonra “fatihlerin bu yeni tabakası tarafından geçici olarak maskelenmiştir”[13]. Hive Türkmenlerinin XIII. yüzyıl başlarında Azerbaycan’da faal olduklarını biliyoruz. Hükümdarları Süleyman Şah, Halifenin başkomutanı ve Bağdad’ın Moğollara karşı başarısız kalan müdafii idi. Minorsky’nin makul görülen iddiasına göre bunlar, daha sonraki devrelerde Karakoyunluların esasını teşkil etmiş olabilirler[14]. Bu konfederasyon, ilk ortaya çıkış devrinde Van gölünün kuzey doğu kıyılarına yakın olan Ermeni plâtosunda üslenmişti. Hasımları Akkoyunlular ise, bugün Türkiye’nin güney kesiminin bir kısmını teşkil eden Diyarbekir ve Mardin dolaylarında yaşıyorlardı. 1410 tarihinde Karakoyunlu Kara Yusuf, daha önce ailesinin epigone Moğol hanedanı olan Celayir hanedanının vassalı olarak elinde bulundurduğu Tebriz’in bağımsız hâkimi oldu. Gerek kendisi, gerek oğulları, Doğu İran’daki Timurlulara karşı genellikle başarılı olan savaşlar yaptılar. Cihan Şah (1437-67) güzel sanatları himaye ederdi; Tebriz’deki meşhur Mavi Camii de o yaptırmıştı. Cihan Şah, Akkoyunlu Uzun Hasan’a (1453-1478) karşı giriştiği savaşta öldürüldü, toprakları da düşmanlarının eline geçti. Timurlulara karşı kazandığı iki büyük zaferin sonucu olarak Uzun Hasan birden kendini bütün İran’ın hâkimi buldu. Topçuluk alanında kendini desteklemeğe çalışan Venediklilerin de teşvikiyle Uzun Hasan, o zamanlar Osmanlılar tarafından daha yeni alınmış olan İstanbul’u fethetme hayaline kapıldı. Şayet bu hayal gerçekleşseydi, Osmanlı İmparatorluğu, yerini, hiç değilse bir süre için, hudutları Boğazdan Orta Asya’ya kadar uzanan bir Türkmen İmparatorluğuna bırakacak; İran’ın Safeviler zamanında yeniden birleştirilmesi çok gecikecek, belki de tamamiyle imkânsız hale gelecekti. Ne var ki bu hülya, Uzun Hasan’ın 1475’te Osmanlılara yenilmesiyle parçalandı. İçlerinde bir takım Akkoyunluların da bulunduğu Türkmenler, daha sonra Şah İsmail’in tahta çıkışında en önemli rolü oynayacaklardır.
Safevilerin tarihi, XIII. yüzyıla, hanedanı kuran ve ona adım veren Safiyüddin (1252-1334) devrine kadar gider. Merkezi Erdebil’de bulunan dinî bir tarikatın başı olan bu zat, Moğolların veziri ve vakanüvisi olan Reşidüddin tarafından da çok saygıdeğer bir kişi olarak kabul edilmektedir. Hattâ mektuplarından öğrendiğimize göre Reşidüddin kendisine hediyeler göndermek âdetindeydi. Önce Sünnî mezhebinden olan bu tarikatın şeyhliği, babadan oğula geçerdi; Anadolu ve Suriye Türkmen aşiretleri arasında da pek çok sempatizan kazanmıştı. Şah İsmail’in büyükbabası Cüneyd (1447-60) zamanında tarikat Şiî mezhebine bağlandı. Herhalde kendisine rakip gördüğü için olacak, Karakoyunlu Cihan Şah tarafından Erdebil’den sürülen Cüneyd (1449’dan 1456’ya kadar) altı yıl Suriye ve Anadolu’da sürgün hayatı yaşadı. Bu süre içinde göçebe Türkmenler arasında oradan oraya dolaştı, bir ara da Trabzon İmparatorluğu üzerine başarısız bir sefer düzenledi. Sonunda Akkoyunlu Uzun Hasan’a iltica etti. Uzun Hasan, kendisi koyu bir Sünnî olduğu halde bu sürgün şahı iyi karşıladı, hattâ onu kızkardeşiyle evlendirdi. Cüneyd, Sufi müridlerinin başına geçerek Erdebil’de yine eski mevkiini elde etmeğe çalıştı. Bu arzusunu gerçekleştiremeyince Dağıstan hıristiyanları üzerine cihat açtı. Başarılı sonuçlanan bir akını diğerleri izleyecekken, şimdi Sovyet Âzerbaycanı olan bölgenin hâkimi Şirvan Şah, Cüneyd’in kuvvetleriyle kendi topraklanndan geçmesine karşı çıktı. Cüneyd savaşta şehit düştü (1460). Oğlu, Uzun Hasan’ın yiğeni olan Haydar’ı dayısı (yani Uzun Hasan) Erdebil’de başa geçirdi ve kendisini, bir Trabzon prensesinden olan kızıyla evlendirdi. Babasının politikasını izleyen Haydar, “Çerkez kâfirleri”ne karşı üç başarılı akın yaptı; yine babası gibi Şirvan Şah ile anlaşmazlığa düştü. Şirvan Şah, Uzun Hasan’ın oğlu Sultan Yakub’tan yardım istedi; yapılan savaşta Akkoyunlu birlikleri tarafından öldürüldü. Geride bıraktığı üç genç oğlu vardı. Bunların hepsi de Akkoyunlu epigone’lere karşı açılan savaşlara karıştı. En küçükleri olan İsmail, kendisine bağlı bulunanlar tarafından saklandı. Oniki yaşına gelince, ailesinin dostlarını, babası Haydar’ın Sufi müridlerini yeniden kazanmak için ormandan çıktı. İki yıl sonra Akkoyunlulardan geriye kalanları yenilgiye uğrattı; Tebriz’i başkent yaptı; bildiğimiz gibi İran devletini kurmak amacıyla memleketin geri kalan kısımlarının fethine başladı[15].
İsmail’in tahtına sahip oluşu, çoğunlukla Karakoyunlular ile, artık başsız kalmış olan Akkoyunlulardan müteşekkil bulunan müridlerinin gayreti sayesinde mümkün olmuştu. Bu müridlere Şahsevenler deniliyordu. Burada şah kelimesi iki anlama geliyordu – yani, hem Safevî hükümdarını ifade ediyordu, hem de Peygamberin yiğeni olan Hz. Ali’yi-, Şahsevenler, dinî inançları ile mükemmel birer muharip olma vasfını meczetmeleri bakımından Cromwell’in Ironside’larına benzetilebilirler. Şiîlik artık İran’ın resmî dini olmuştu. Komşularından dinî yönden ayrılışı da İran’ın milliyetini muhafaza etmesine yaradı. Batı sınırında Osmanlılar, Kuzey Doğu hududunda Özbekler, mutaassıb demesek bile imanlı Sünnilerdi. Hangi taraftan olursa olsun bir hücum vukuunda, İran, kendi tarihleri üzerinde büyük otorite olan müteveffa Prof. Minorsky’nin de belirttiği gibi, bu “Türk hücumlarının dalgaları altında boğulur giderdi. Vecd karakteri taşıyan bu yeni din, merkezî kuvvetin güçlendirilmesine yardım etti. Diğer yandan, esasında İran milliyetçiliği ile hiç bir ilişkisi olmayan bu yeni doktrin, İranlıların soyut İslâmiyet içinde, daha doğrusu, gerçekler bakımından Türk okyanusu içinde erimesine karşı koyma hakkını sağlayan bir ada vazifesi gördü”[16]. İran’ı Türkleşmekten kurtaranların, adları bile Türklüklerini ilân eden Türkmen Şahsevenler veya Kızılbaşlar olması ne kadar paradoksal bir gerçektir.
Şahı sevenler ilk yenilgilerini Çaldıran’da tatdılar (1514). İsmail, Osmanlı Türkleri karşısında savaşı kaybetti; başkent Tebriz bir süre Türklerin eline geçti. Bunun sebebi, düşmanın üstün cesareti değil, toplara ve topçulara sahip olması idi. Erkekliğe yakışmaz, korkak bir tutum olarak kabul ettikleri için İsmail’in ordusunda bu tip silâhlar yoktu[17]. İyi bir talih eseri olarak, torununun oğlu Şah Abbas (1587-1629), bu tip modası geçmiş batıl itikatlara inanmadığından, ordusunu zamanının en mükemmel silâhlarıyla donattı, Türkler tarafından işgal edilmiş bulunan toprakları kurtardı, hattâ bir süre için Bağdad’ı işgal etti. Şah Abbas, artık gerçek anlamıyla Pretorian muhafızlar haline gelen Şahsevenler’in adedini azaltma gereğini duydu. Dengeyi sağlamak için de “kölelerden” yani Kafkasyalı mühtedilerden müteşekkil süvari birlikleri tertipleyip bunlara mızrak yerine tüfek verdi; İranlı köylülerden bir tüfekli piyade birliği teşkil etti, bu arada topçu birliklerini de ihmal etmedi[18]. Şah Abbas’ın askerî başarıları ve reformları, İsmail tarafından atılan temeli kuvvetlendirdi. Safevî hanedanı, işte bu temel üzerinde, başka olağanüstü yetenek sahibi hükümdar verememesine rağmen, Şah Abbas’ın ölümünden yaklaşık olarak yüz sene sonra, 1772’de Afganlar tarafından sona erdirilinceye kadar barış içinde, müreffeh olarak devam edip gitti. Şah Abbas en kalıcı eserlerini bayındırlık alanında verdi: Bugün bildiğimiz Isfahan şehri, yapılan, ya da onarılan yollar, özellikle ormanlık Mazenderan eyaletini bir baştan öbür başa kateden büyük şose, tenha yerlerde ve dağ geçitlerinde yolcuların yağmurdan, kardan korunup barınabilmelerini sağlayan kervansaraylar bunlar arasındadır. İran’ın müslüman hükümdarları arasında sadece Şah Abbas’ın, efsanevî kahramanlar olan Feridun ve Cemşid’le birlikte folklorda yeralması keyfiyeti, üzerinde durulacak ilginç bir gerçektir.
Safeviler tarafından kurulan bu millî devlet, daha önce Akamanış ve Sasani İmparatorluklarında olduğu gibi hanedanın düşüşüyle parçalanabilirdi. Bu durumu önleyen, büyük Asya fatihlerinin sonuncusu olan Nadir Şah’ın dehası olmuştur. Nadir Şah’ın Hindistan, Orta Asya ve Irak’ta kazandığı zaferler, İran’a, bir süre için Akamanışlar zamanındaki hudutları kazandırdı. Moğol İmparatoru tarafından Nadir Şah’a bırakılan ve bugünkü Batı Pakistan’ı da İhtiva eden bu yerler üzerindeki fetihler, geçici olmalarına rağmen, Safevilerin çöküşünün yarattığı aşağılık duygusundan sonra İran’ın prestijini yükseltmişti. Yine bu fetihler, İran’a, düşmanlarını zayıflatmak, bu sayede, Kaçar hanedanının kuruluşuna takaddüm eden yıkıcı mücadelelerle dolu o uzun devreyi salimen atlatma imkânını kazandırmıştı. Kaçarlardan uzun uzadıya bahsedecek zaman yok, ancak bunlar lehine söylenecek fazla bir şey de yok. Kaçarlar, XIX. yüzyılda memlekete, daha önce sağlanması mümkün olmayan bir iç huzuru ve emniyeti getirmişlerdir. Fakat bu devrede gerçekleştirilebilen siyasî ve millî başarılar, mevcut rejime rağmen olmuştur. İran’ın bilinçli bir politikayla modernleştirilmesi, ancak, Majestelerinin babaları Büyük Rıza Şah tarafından tesis edilen Pehlevi hanedanı zamanında mümkün olabilmiştir. Kaçarların en büyüğü, şüphesiz bütün o barbar zulmüne rağmen, hanedanın kurucusu olan Aka Muhammed Han’dır. Sir John Malcolm’a göre Aka Muhammed Han’ın başkalarının karakter ve duygularını sezme yeteneği fevkalâde idi. Onun, düşmanlarını sindirme konusunda gösterdiği olağanüstü başarıyı, kendisinin bu bilgisiyle, bizzat kendi ruhunun derinliklerindeki sırları herkesten gizliyebilme yeteneğine bağlamamız gerekir. Düşmanlarına karşı kuvvet kullanması, ancak entrika sanatı işe yaramadığı zamanlar bahis konusu olmuştur, hattâ savaşta bile, siyaseti kılıcından daha etken olmuştur”[19]. İran halkının milli Şuurunun şekil almasında Şehname’nin oynadığı önemli role değindim. Anlaşıldığına göre XVIII. yüzyıl savaşlarında “harbin başlangıcından sonuna kadar bir takım kimselerin Şehname’den cesaret verici mısralar okuması” âdetmiş. Malcolm, Zend hükümdarları Ali Murad ve Lûtf Ali için bu tip şiirler okumuş olan yaşlı bir seyisi dinleme imkânını bulmuştu. Malcolm’un işaret ettiğine göre, “son şah Aka Muhammed, bu işlerden özellikle hoşlanır ve bu tip ozanlara nişan ve hediyeler dağıtırdı”[20]. Bu âdetin eski devirlerde de geçerli olduğunu ve bu Millî Destan’dan pasajlar okumanın Şah Abbas’ın Turanlı düşmanlarına karşı kazandığı zaferlerde payı bulunduğunu kabul edebiliriz.
1) Metnin İngilizcesini temin eden ve Türkçeye çevirmemi öneren Sayın Prof. Dr. Adnan Erzi’ye, çeviriyi gözden geçiren ve özel adların Türkçelerinin teshilinde lütufkâr yardımlarını esirgemeyen değerli hocam Sayın Prof. Dr, Neşet Çağatay’a, orjinal metnin ve çevirisinin Belleten’de yayınlanmasında kolaylık gösteren T. T. K. ilgililerine minnet borçluyum. Sağ olsunlar.
2) Sayın Prof. Dr. Çağatay’ın uyarmaları üzerine metinde bir takım tarih hataları görülmüştür. Örneğin, Kadisiye savaşı 635 değil 636, Nehavend savaşı 624 değil 642 olmak gerekir diye düşünülmüş, ancak hatanın daktilo hatası olduğu pek bariz bulunduğundan hiç bir değişiklik cihetine gidilmemiştir.
Dipnotlar
- Kur’an, sure XXX, Âyet 1 (Türkçesi için Diyanet İşleri Başkanlığı tercümesinden yararlanılmıştır. 2 nci baskı, 1973).
- Studies in Caucasian History (London, 1953) s. 110, not. 1.
- Bütün pasaj E. G. Browne tarafından çevrilmiştir. Bkz. E. G. Browne, A Literary History of Persia, Cilt: III. s. 427-430.
- Bkz. J. A. Boyle, The History of the World-Conqueror (Manchester, 1958) Cilt I, s. XXXII ve not 3.
- Bkz. I. P. Petrushevsky, “Rashid al-Din in Persian Historiography of the Middle Ages,” in Papers Presented by the U. S. S. R. Delegation to the XXVII Congress of Orientalists (Moscow, 1967) s. 8.
- A Literary History of Persia, Cilt III, s. ix.
- The History of England from the Accession of James the Second, Bl. I.
- Bkz. A. Mostaert ve F. W. Cleaves “Trois documents mongols des Archives secrètes Vaticanes,” Harvard Journal of Asiatic Studies, Cilt XV/3-4, s. 419-506 (471)
- Bu ilişkiler için bkz. Jean Richard, “The Mongols and the Franks.” Journal of Asian History, Cilt 3, no. 1, s. 45-57.
- Bkz. Klaus Lech, Das mongolische Weltreich (Wiesbaden, 1968) s. 104.
- Browne, A Literary History of Persia, Cilt III, s. 230.
- Mır Ali Shir için bkz V. V. Barthold, Four Studies on the History of Central Asia, çev. V. ve T. Minorsky, Cilt III (Leiden, 1962)
- Persia in A. D. 1478-1490. (London, 1957) s. v.
- Studies in Caucasian History, s. 152, not 2.
- Safevî hanedanının kuruluşuna takaddüm eden yüzyılda İran için – “une époque dont les complexités n’ont pas été toutes débrouillés”— bkz. Minorsky, “La Perse au XVe siècle” in Iranica (Tehran, 1964) s. 317-326.
- “Persia: Religion and History,” in Iranica, s. 242-259 (252)
- Bkz. R. Μ. Savoy, “The Sherley Myth,” Iran. Cilt V, s. 73-81 (74).
- Bkz. Minorsky, Tadhkirat al-Muluk (London, 1943) s. 32-33; idem, “Storia dell’ Iran islamico” in Civillà dell’ Oriente (Rome, 1956) Cilt I, s. 461-513 (496-497).
- Aktaran, Browne, A Literary History of Persia, Cilt IV, s. 145.
- Sketches of Persia, (London, 1827) Cilt II, s. 204.