İran’da Bundan Sonra Ne Olacak?
Liderlik Tasfiyesi mi, Bataklık mı, Yoksa Üçüncü Dünya Savaşı mı?
Orta Doğu’daki durum ve bunun sonuçları hakkında bu analize başlamadan önce insanları uyarmak istiyorum: Bu inceleme büyük ölçüde seküler ve nüanslı olacak; bu da bölünmenin her iki tarafındaki insanların bu konuda homurdanıp şikâyet edeceği anlamına geliyor. Açıkçası umurumda değil.
Açık konuşmak gerekirse, Filistinlilerin “zor durumu”, İran’daki İslam rejimi ya da “groyper”ların komplo teorileriyle ilgilenmiyorum. İslam toplumlarına empati ve merhamet gösterilmesi yönündeki çağrıları naif buluyorum – Onlar Batı’ya karşı tamamen kayıtsız ve düşmanca davranıyorlar; her zaman da öyle oldular. Ayrıca Batı’yı yerle bir etme niyetiyle ABD ve Avrupa’daki aşırı sol örgütlerle siyasi ittifaklar kurdular. Onlar için endişelenerek zamanımı harcamıyorum.
Adil olmak gerekirse, İsrail hükümeti de umurumda değil ve hayatta kalıp kalmamalarının benim açımdan hiçbir özel önemi yok. Geçmişte İsrail destekli örgütler, ABD’de militan solcu grupların oluşmasına ve muhafazakâr karşıtı duyguların yayılmasına yardımcı oldular. Solcu aktivistlerin son yıllarda İsrail’e sırt çevirmiş olması ise oldukça şiirsel bir durum.
Birçok Hristiyanın bu görüşe katılmayacağını biliyorum; çünkü İsrail’in Kutsal Toprakları gözeten tek Batılı müttefik olduğuna inanıyorlar. Ben ise, bu bölgenin yüzyıllar boyunca (Kutsal Roma İmparatorluğu aracılığıyla) bize ait olduğunu ve Müslüman orduların istilasına kadar böyle kaldığını göz önünde bulundurarak, bölgenin sorumluluğunun Batılı Hristiyanlarda (İsraillilerde değil) olması gerektiğini savunuyorum.
Ayrıca çevrimiçi ortamda her iki taraf tarafından da para verilen çok sayıda dezenformasyon ajanı bulunduğunun farkındayım. İsrail de İslam hükümetleri de bu dijital operasyonları sürekli yürütüyor. Sosyal medya trollerinden oluşan ordular istihdam etmek için muazzam miktarda para harcıyorlar. Bunların tek görevi samimi tartışmaları bozmak ve Amerikan kamuoyunu bir tarafı ya da diğerini destekleyecek şekilde yönlendirmektir.
Bu durum bana ABD nüfusunun dünyanın jeopolitik geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Herkes bizim kendi tarafını seçmemizi ya da rakibinden nefret etmemizi istiyor.
Benim için her şeyden önce önemli olan, jeopolitik olayların ve bu olaylara katılımımızın Amerika’yı ve Amerikan çıkarlarını nasıl etkileyeceğidir. Ancak son yıllarda öğrendiğim bir şey var: Olayları tahmin etmek oldukça kolay olabilir, fakat sonuçlarını tahmin etmek o kadar kolay değildir. Dışarıda, her uluslararası çatışmanın veya krizin mutlaka küresel bir felaketle sonuçlanacağını düşünen insanlar var.
Şimdiye kadar bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Elbette bir Kara Kuğu’yu (Ç.N- Öngörülmesi zor, büyük etkili ve sistemik sonuçlar doğuran olay.) tetiklemek için gereken tek şey doğru krizdir. Alternatif medyada çalışan birçok kişinin burada yaptığı şeyin, dünyanın sonunu getirebilecek bir tekilliğe dönüşebilecek herhangi bir olayın kayalık kıyılarından gemileri uzak tutmak için adeta deniz fenerleri inşa etmek olduğunu düşünüyorum.
Dramatik jeopolitik değişimlerin, yıllar sonra bile ancak fark edilebilen bir domino zinciri aracılığıyla hayatlarımızı etkileyen “kilit unsurlar” gibi hareket etme potansiyeline sahip olduğunu anlamak önemlidir. Potansiyel, kesinlik anlamına gelmez. Yıllardır vurguladığım gibi: Çöküş bir olay değildir, bir süreçtir.
2024 baharında yayımlanan “İran vs İsrail: Ateş Açıldıktan Sonra Ne Olacak?” başlıklı makalemde, İran ile ABD arasında kaçınılmaz bir savaş pozisyonunun gelişeceğini (İsrail’in ise kışkırtıcı ya da uygun bir gerekçe olarak kullanılacağını) öngördüm ve bunun 2025 baharında tırmanacağını savundum. Bir yıl yanılmışım.
O makalede birincil hedeflere yönelik ilk hava saldırılarını öngörmüştüm. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacağını öngörmüştüm (ki bu artık gerçekleşti). İsrail’in Lübnan’a kara saldırısı düzenleyeceğini (bu henüz gerçekleşmedi) ve bunun ardından ABD ve İsrail güçlerinin nihayetinde İran’a kara saldırısı düzenleyeceğini öngörmüştüm.
Bunun hemen sonuçları arasında petrol ve doğal gaz fiyatlarında ani bir artış olabilir (dünya petrol arzının yüzde 20’sinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir). Ardından planlı veya bağımsız terör saldırılarının ihtimali yükselir (Teksas’ın Austin kentindeki son toplu silahlı saldırı bunun ilk örneği gibi görünüyor). Savaş birkaç yıldan uzun sürerse ya da büyük bir isyanla mücadele edilen bir işgale dönüşürse, zorunlu askerlik ihtimali de ortaya çıkabilir.
Son olarak, Rusya ve Çin ile artan düşmanlığın nihayetinde bir dünya savaşını tetikleyebilecek bir katalizöre dönüşme ihtimali de giderek artıyor. Bu, çatışmanın en kötü senaryo perspektifidir ve mutlaka en olası sonuç anlamına gelmez.
Örneğin Venezuela’da, black-pill (Ç.N.: Her şeyin kaçınılmaz biçimde kötüye gideceğine ve hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğine inanan aşırı karamsar politik görüş) çevreleri, Donald Trump’ın gayrimeşru diktatör Nicolas Maduro’nun yakalanmasıyla sonuçlanan gizli operasyonu nedeniyle feryat edip öfkelendiler. Bu eylemin Vietnam Savaşı’nın ikinci bölümünü başlatacağını kesin bir dille iddia ettiler. Tamamen yanıldılar.
Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca Venezuelalı sevinç gösterileri yaptı ve Venezuela halkı Maduro’yu geri getirmek adına hiçbir şey yapmadı. Trump’ın eleştirmenleri Venezuelalıların alkışlarını görmezden geldi ve onların görüşlerinin hiçbir önem taşımadığını savundu.
Neden? Çünkü Trump’ın işgalini desteklemeleri, onun “akılsız bir savaş çığırtkanı” olduğu ve “seçmen tabanına ihanet ettiği” yönündeki anlatıya uymuyor. Bu, karmaşık jeopolitik dinamiklere verilen çocukça bir tepkidir.
Birçok diktatörlük yok olmayı hak eder. Harekete geçen insanları eleştirirken oturup hiçbir şey yapmama şeklindeki liberteryen yöntem artık bayatlamaya başladı. Amerikan halkı pasiflikten ilham almıyor. Bu, mutlaka İran’la savaşa girmemiz gerektiği anlamına gelmez; ancak bence ABD’li vatanseverler anayasal ve ideolojik teori üzerine egoyu okşayan tartışmalardan bıkmış durumda. Sonuç görmek istiyorlar.
Eğer mesele ahlaki gerekçeyse, İran’daki İslam rejiminin liderliğinin tasfiye edilmesi için makul bir gerekçe ortaya konabilir. İran hükümeti, Afganistan’daki Taliban’da gördüğümüz aynı acımasız teokratik baskıyı uyguluyor; ancak bunu endüstriyel ölçekte yapıyor. İran’da bir kadın, siyasi muhalif ya da dini azınlık mensubuysanız hiçbir hakkınız yoktur ve herhangi bir nedenle, herhangi bir anda tutuklanabilir ya da öldürülebilirsiniz.
Müslümanların, transseksüel aktivistlerin yırtıcı deliler olduğu konusunda muhafazakârlarla aynı fikirde olmaları, başka herhangi bir ortak noktamız olduğu anlamına gelmez.
Çoğu eleştirmen İran’daki rejim değişikliğinin yalnızca İsrail’in yararına olacağını ve İran halkına fayda sağlamayacağını savunacaktır. Oysa bu durum aslında sadece İsrail’e değil, BİRÇOK ülkeye fayda sağlayacaktır. Ayrıca Trump’ın GERÇEK hedefinin muhtemelen Çin’i uluslararası petrol kaynaklarından daha da izole etmek olduğunu, İsrail’in ise ikincil bir mesele (ya da kullanışlı bir bahane) olduğunu ileri sürerim.
Trump’ın Venezuela’ya karşı uyguladığı liderlik tasfiye stratejisi, Panama Kanalı konusundaki politikaları ve İran’a yönelik saldırıları, Çin’i petrol kaynaklarının yaklaşık yüzde 20’sinden mahrum bırakmaktadır. Bu oldukça önemli bir durumdur ve Çin’in askerî gelişim çabalarını dramatik biçimde değiştirebilir. Bununla birlikte, Trump’ın Venezuela konusunda haklı çıkmış olması, İran konusunda da haklı çıkacağı anlamına gelmez.
ABD düşman liderliği ortadan kaldırmak ve ortalığı havaya uçurmak konusunda oldukça iyidir. Ancak iş işgale geldiğinde tamamen beceriksiziz ve asıl kaybettiğimiz yer de burasıdır. Bir işgalin başarılı olabilmesi için yabancı nüfusun çoğunluğunun desteği gerekir. Bu destek olmadan işgalin bir anlamı yoktur.
İran’da Trump bunu elde etmiş olabilir. İran halkının liderlik tasfiye saldırılarına nasıl tepki vereceğini bekleyip görmek zorundayız. Eğer nüfusun çok büyük bir kısmı İslamcıların arkasında durursa, sınırlı saldırılar kara savaşına dönüşmek zorunda kalacaktır. Yerel ittifakların olmadığı bir kara savaşı ise hızla bir bataklığa dönüşür.
Sonra Hürmüz Boğazı meselesi var. Boğazı temizlemek ve işler hâlde tutmak zor olacaktır. İran, yalnızca tankerleri binlerce insansız hava aracıyla hedef alarak petrol taşımacılığını aylarca sekteye uğratabilir. Yanıcı petrol yüklü bir gemiye tek bir Shahed insansız hava aracının ne yapabileceğini açıklamama gerek yok.
Eğer operasyon benim olsaydı, boğazı drone gözlemcileri tarafından yönlendirilen uzun menzilli topçu ya da balistik füzelerle hedef alırdım. Hürmüz Boğazı’nı haftalarca kapatmak için tek gereken şey büyük bir geminin batmasıdır. Trump’ın üst düzey yetkililere yönelik saldırıları halk ayaklanmasını tetiklemezse bu ciddi bir sorun olacaktır.
Hürmüz Boğazı’nın kapanması benzin fiyatlarının yükselmesi anlamına gelir (ancak Trump’ın stratejisinin bir parçasının, Hürmüz’deki darboğazı dengelemek için Venezuela petrol ihracatını kullanmak olduğunu düşünüyorum). Trump fiyatları görece düşük tutamazsa Amerikan halkı çok mutsuz olacaktır. Zaten Biden dönemindeki enflasyon altında dört yıl geçirdik. Daha fazlasını kaldıramayız.
Rusya ve Çin’in bölgedeki müdahalesi ise silah satışı ve lojistik destekle sınırlı görünüyor. Rusya’nın İran ile bir Stratejik Ortaklık Anlaşması var, ancak bu anlaşma karşılıklı savunma maddesi içermiyor. Ben asıl Avrupa’daki elitlerin Ukrayna’ya müdahale ederek Rusya ile bir dünya savaşı başlatmak için ellerinden geleni yapmalarından endişe duyuyorum.
Doğudaki DİĞER çatışmadan söz etmişken, Biden yönetimi altında Demokratların Ukrayna meselesi yüzünden Rusya ile doğrudan çatışma talep etmeleri bana ilginç geliyor; hem de bunu son derece hevesli ve fanatik bir biçimde yaptılar. İran gibi, Ukrayna da bizimle aslında çok az ilgisi olan başka bir ülke. Buna rağmen bu dış mesele uğruna nükleer bir yangın riskini göze almaktan çekinmediler. İşte bu yüzden solcuların savaş karşıtı söylemlerini hiç ciddiye almıyorum.
İsrail’e gelince; evet, bu durumda eşkıyalar gibi kazançlı çıkıyorlar. Bunun farkındalar. Eminim bundan gizliden gizliye gurur da duyuyorlardır. Bu savaşı tek başlarına asla sürdüremezlerdi. Ancak İsrail’in bundan kazanç sağlaması, bir Müslüman teokrasisinin yıkılması karşısında ağlayacağım anlamına gelmez.
Asıl mesele Amerika’dır ve bu savaşın kontrolden çıkıp bize zarar verecek küresel bir krize dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Şunu kabul ediyorum ki Trump, sınırlı maliyetle geniş kapsamlı etkiler yaratabilen sınırlı askerî operasyonlar yürütme konusunda bir beceri sergiledi. Birkaç kez black-pill (Ç.N.: Her şeyin kaçınılmaz biçimde kötüye gideceğine ve hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğine inanan aşırı karamsar politik görüş) çevrelerini haksız çıkardı.
Savunma Bakanı Pete Hegseth, bir bataklık yaşanmayacağını iddia ediyor. Eğer bu gerçekten başarılabilirse, bu Trump yönetiminin şimdiye kadarki en büyük sihir numarası olacaktır.
Eğer mümkün olmazsa, sonuç İran’da kaos ve devlet düzeninin çökmesi olacaktır; ardından balkanlaşma, kabile savaşları ve ülke sınırlarının çok ötesine yayılan geniş çaplı bir isyan dalgası gelecektir. Bu karmaşayı düzeltmeye çalışmak ise büyük ihtimalle ABD’nin Irak ve Afganistan’da yaşadığı türden başarısız bir işgalle sonuçlanacaktır.
Bu, muhafazakâr taban içinde keskin bir bölünme riski taşıyan bir kumardır. Aynı zamanda aşırı solun yeniden iktidara gelmesi riskini de beraberinde getirir. Trump’ın görev süresi sırasında yaşanacak herhangi büyük bir felaket, krizi istismar ederek milliyetçilik ve muhafazakârlık kavramlarını daha da şeytanlaştırmak isteyen küreselcilerin çıkarlarına hizmet edebilir.
O noktada tek çözüm, Trump yönetimi olsun ya da olmasın, topyekûn ve amansız bir haçlı seferi olacaktır.
Çocuklarımızı ve genel olarak geleceği korumak istiyorsak, solcu kültün bir daha iktidara gelmesine asla izin verilmemelidir. Üçüncü dünya göçmenlerinin ABD’de kalmasına izin verilemez. Ayrıca küreselcilerin, dünya olaylarını etkileyen sosyal mühendisler olarak varlıklarını sürdürmelerine izin verilmemelidir.
Elitlere karşı çıkan birçok insan, Trump’ın büyük bir başarısızlığını aynı zamanda “boogaloo’yu başlatmak” için bir fırsat olarak görüyor.
Boogaloo (Ç.N.: ABD’de bazı aşırı çevrelerde kullanılan ve devlet ile elitlere karşı ikinci bir iç savaş veya büyük bir ayaklanma fikrini ifade eden internet kökenli siyasi jargon)
Bu kişiler kaosu, küreselcilere ve çokkültürcülere karşı yürütülen daha büyük ve temel savaşın nihayet sona erdirilmesi için bir fırsat olarak görüyorlar. Buna katılmadığımı söyleyemem. Bildiğim tek şey, bunun çok sayıda masum insanın hayatına mal olacağıdır; ancak belki de bundan kaçınılamaz.
Trump başkanlığının başarılı ya da başarısız olması, küreselcilerin adalet önüne çıkarılmasını sağlama konusundaki nihai sorumluluğumuz açısından çok az şeyi değiştirir.
Şimdilik benim öngörüm, birkaç aylık sınırlı saldırılar ve gizli operasyonların ardından İran hükümetinin çökmesi ve Trump’ın bir zafer elde etmesi yönündedir. Bu arada bir dizi terör saldırısı girişimi, solcu aktivistler tarafından daha fazla STK tarafından finanse edilen ayaklanmalar ve muhtemelen İç Güvenlik Bakanlığı’nın (DHS) ülkedeki Müslüman göçmenlerin büyük bölümünü sınır dışı etmek için acil bir girişimde bulunması beklenebilir.
Alaycılar “hiçbir şey olmaz” derler — ta ki bir şey olana kadar. Gözünüzü dört açın.
Kaynak: https://alt-market.us/what-happens-next-in-iran-decapitation-quagmire-or-wwiii/