İran’a Karşı Savaş: Tımarhane Tavzihleri

Bu saldırıların arkasındaki yaygın varsayımlardan biri, İsrail’in ABD Başkanı üzerindeki kararlı ve kesintisiz boğucu etkisidir. John Mearsheimer ve Stephen Walt’ın “İsrail Lobisi” olarak adlandırdığı yapının kayda değer etkisiyle birleştiğinde, Amerika’nın Orta Doğu’daki dış politikası İsrail’in çıkarları tarafından kiralanmış gibidir. Ve İsrail bu konuda özellikle yıpratıcı bir kiracı olduğunu göstermiştir.

Zaten geçen Haziran ayında ortadan kaldırılmış gibi görünen bir nükleer kapasitenin yok edilmesi şeklindeki temel gerekçe hem fantastik hem de uydurma iken, İran’ın İsrail’e, Amerika Birleşik Devletleri’ne, müttefiklerine veya bunların hepsine tek taraflı olarak saldıracağı görüşü, inanılmaz derecede absürt.

2 Mart’ta Capitol Hill’de Cumhuriyetçi ve Demokrat milletvekilleriyle yapılan gizli bir bilgilendirme toplantısında üst düzey yönetim yetkilileri, İsrail’in ABD desteği olsun ya da olmasın İran’a saldırmayı zaten planladığını öne sürdüler. Toplantıda Dışişleri Bakanı Marco Rubio, giderek daha da dengesiz gibi görünen Savunma Bakanı Pete Hegseth, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine hazır bulundu. Brifing öncesinde Rubio, “İsrail’in bir eylemi olacağını biliyorduk. Bunun Amerikan kuvvetlerine karşı bir saldırıyı tetikleyeceğini ve bu saldırıları başlatmadan önce önleyici bir şekilde harekete geçmezsek ağır kayıplar vereceğimizi biliyorduk” görüşünü dile getirdi. İsrail’in dürtüselliği, en aptal köpeği sallayan en ağır kuyruk oldu.

Bu pek ikna edici olmayan açıklama, Senato İstihbarat Komitesi başkan yardımcısı olan Virginia Demokrat Senatörü Mark Warner’ı endişelendirdi. “Bu, İsrail’in hedefleri ve zaman çizelgesi tarafından dikte edildiği başkaları tarafından da kabul edilen bir tercih savaşıdır.” Müttefik bir ülkeye yönelik yakın olduğu iddia edilen bir tehdit söz konusu olduğunda, Amerikan halkının hayatının tehlikeye atılmasının doğru olup olmadığını sorguladı. “İsrail Amerika’nın büyük bir müttefikidir. İsrail’in yanında sağlam bir şekilde duruyorum. Ancak günün sonunda Amerikan askerlerini tehlikeye attığımızda, Amerikan kayıpları verdiğimizde ve daha fazlasını beklediğimizde, Amerikan çıkarlarına yönelik yakın bir tehdidin kanıtının olması gerekir. Hâlâ bu standardın karşılandığını düşünmüyorum.” Eğer İran gerçekten ABD’ye yönelik yakın bir tehdit oluşturuyorsa, “daha iyi bir planlama” yapılmış olması gerekirdi.

İddialara göre, bu saçma gerekçenin daha da açık bir ifadesi, muhafazakâr yayıncı ve yorumcu Tucker Carlson’a bizzat Trump tarafından dile getirildi ve Trump, İsrail’in kendisini son derece köşeye sıkıştırdığını öne sürdü. The New York Times’a göre Carlson, Oval Ofis’teki toplantılarda ABD’nin İran’la savaşa girmemesi gerektiğini savunmak için en az üç kez girişimde bulundu. Bunu yapmamanın nedenleri arasında ABD askeri personeline yönelik riskler, savaşın enerji fiyatları üzerindeki yükseltici etkileri ve Washington’ın Arap ortaklarının vereceği muhtemel tepki konusundaki endişeler vardı. Carlson’a göre Başkan’ın askeri bir çabayı değerlendirmesinin tek nedeni Başbakan Benjamin Netanyahu’nun İran’a saldırma arzusuydu. Carlson, İsrail Başbakanı’nın saldırgan tutumunun dizginlenmesinin akıllıca olacağını öne sürdü.

Carlson ayrıca kişisel olarak savaşın “İsrail istediği için gerçekleştiği” görüşünü dile getirdi. “Bu İsrail’in savaşıdır. Bu Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşı değildir.” Ona göre bu savaş, bir dizi “yalan” üzerine kurulmuş ve Netanyahu’nun aldatıcı yaklaşımıyla sahnelenmişti. “Asıl amaç bölgesel hegemonyadır.” İsrail “Orta Doğu’yu kontrol etmek” ve Körfez’de “kaos ve düzensizlik yaymak” istemektedir.

Bir diğer sağcı yorumcu Megyn Kelly, MAGA’nın temel, hatta Tanrı’nın emri haline gelmiş çizgisini yineledi: “Hiç kimse yabancı bir ülke için ölmek zorunda kalmamalı.” ABD için hayatını kaybeden dört asker (aslında altıydı) “İran ya da İsrail için öldü.” Bu savaş açıkça İsrail’in savaşıydı ve kurgusal bir tehdide dayanıyordu. “İran’ın bize karşı önleyici saldırılar planladığı size mantıklı geliyor mu? Açıkça gelmiyor.”

Trump, hem Carlson’ı hem de Kelly’yi küçümsedi ve megalomanların aynanın karşısında mırıldanırken sergilediği o alışkanlığa kapılarak kendisinden üçüncü şahıs olarak bahsetti. “Bence MAGA, Trump’tır, diğer ikisi değil.” Hareket, “ülkemizin gelişmesini ve güvenli olmasını istiyor ve MAGA benim yaptıklarımı seviyor.” Carlson “istediğini söyleyebilir. Benim üzerimde hiçbir etkisi yok.”

İsrail’in ise Trump üzerinde etkisi vardı ve hala var; ancak Trump, tamamen saçmalık olarak değerlendirilebilecek bir şekilde, İsrail’in ikinci vurucu güç olduğunu, ABD’nin ise cesurca öncülük ettiğini savunuyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile yaptığı ikili görüşmede şöyle dedi: “Bu delilerle müzakereler yapıyorduk ve benim görüşüme göre ilk saldıracak olan onlardı.” Bunun olmasını istemediği için Trump kendisinin, “İsrail’in elini zorlamış olabileceğini, ancak İsrail’in hazır olduğunu ve bizim de hazır olduğumuzu” düşündüğünü söyledi.

Hegseth de basın önünde yaptığı başka bir dengesiz açıklamada savaşın tüm suçunu İran’ın üzerine yükledi. “Bu savaşı biz başlatmadık, ancak Başkan Trump’ın liderliğinde biz bitiriyoruz.” Gerçeklerin bir önemi yoktu. Uluslararası hukuk yok sayılmıştı. “Aptal angajman kuralları yok, ulus inşa etme bataklığı yok, demokrasi inşa etme girişimi yok, politik doğrucu savaşlar yok.” (Politik doğrucu savaşlar nasıl oluyor acaba?). Görüşleri Nazi Almanyası’nın devlet mekanizmasıyla örtüşecek, aklını kaçırmış, yarı okuryazar bir Tarzan gibi Hegseth, dünyaya uçuk fanteziler ve canavarca egolar adına uluslararası protokollerden nasıl kaçınılacağını ve savaş yasalarının nasıl ihlal edileceğini gösteren bir figür olarak çatışmaya yönelik orman zihniyetini özetliyor.

 

*Binoy Kampmark, CounterPunch’ta katkıda bulunan editör ve The Mandarin’de köşe yazarıdır. Cambridge Üniversitesi Selwyn College’da eski Commonwealth bursiyeridir.

 

Kaynak: https://savageminds.substack.com/p/loony-bin-rationales

 

Tercüme: Ali Karakuş