İran ve Yeni Ortadoğu
Teokratik bir İran’ın sonu, Ortadoğu bölgesindeki istikrarsızlık girdabının da sonu anlamına gelecektir.
Ortadoğu, büyük bir jeopolitik depremin eşiğinde. Yaklaşık yarım yüzyıldır—1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana—din adamlarının yönettiği İran, Ortadoğu’nun temel düzenleyici gücü olagelmiştir. İranlı devrimciler Lübnan’da Hizbullah’ı kurdu; Gazze’de Hamas’ı destekleyip silahlandırdı, Lübnan’daki Husileri yine destekleyip silahlandırdı; Suriye’de ise Esad ailesinin rejimini ayakta tuttu. İran, İsrail’in de Suudi Arabistan’ın da amansız düşmanıydı; sosyal medya ve başka araçlar üzerinden Batı’da terörizmi ve antisemitizmi kışkırttı. Ve unutmayalım: İran, milisleri aracılığıyla Saddam Hüseyin sonrası Irak’ı şiddet ve anarşi içinde tutan başlıca güç olmuştur.
İran, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısında doğrudan olmasa da suç ortağıydı—ve bu olay, İslamcı rejimin nihai çöküşünün yolunu açtı. İsrail’in iki yıl süren askeri karşılığı, Hamas’ı yerle bir etti, Hizbullah’ı mahvetti ve bunun bir sonucu olarak Suriye’deki Esad rejimi çöktü. İran’ın İsrail’e karşı oluşturduğu füze ve nükleer tehdit, geçen Haziran’da bir savaşa yol açtı. Bu savaşta İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın üst düzey askerî ve istihbarat kadrolarına ve hava savunma sistemine tarif edilemeyecek ölçüde zarar verdi.
Rejime karşı kitlesel protestolar ile İran’ın son dönemde bölgedeki askerî hezimetleri arasında bağ kurabilmek için, 1980–1988 İran-Irak Savaşı sonrasında şekillenen İran askerî stratejisinin iyi anlaşılması gerekir. Bu savaş doğrudan İran topraklarında yaşandı ve o dönem henüz genç bir İslam Cumhuriyeti olan ülkeyi derin bir travmaya uğrattı. Bu noktadan sonra ayetullahlar, İslam Devrim Muhafızları’nın (IRGC) desteğiyle, gelecekteki savaşların Şii yurdunda yaşanmaması için İran dışındaki bölgelerde vekil ordular kurmaya karar verdiler. Hizbullah, Hamas ve diğer güçler; İran topraklarının kutsiyetini koruyarak İsrail’le savaşmak üzere organize edildi.
İsrail’in Hizbullah ve Hamas’ı imha etmesi, İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ilk kez İsrail ve ABD’ye İran’ı doğrudan kendi topraklarında vurma zemini sağladı. Bu yalın gerçek, rejimin kendi halkının gözündeki meşruiyetini ciddi şekilde zedeledi. Ve bu durum, ülkenin ekonomi, para birimi ve içme suyu sistemindeki kötü yönetimle birleşince, son büyük ayaklanmanın kıvılcımını çaktı.
İran onlarca yıl boyunca, büyük nüfusu, İran platosunun sağladığı coğrafi koruma ve en önemlisi halkının kültürel dehası sayesinde son derece güçlü bir aktör olageldi. İran Arap değildir; Hint-Avrupa kökenlidir. Bu nedenle İran devleti, vekâlet savaşı ve terör stratejisine yöneldiğinde, bunu olağanüstü bir etkiyle uygulayabildi. Nükleer programının varlığı ve bu programın kaydettiği ilerleme—ki bu, dünya üzerinde yalnızca birkaç ülkenin teknolojik olarak kendi başına başarabileceği bir iştir—İran’ın kültürel kapasitesine dair güçlü bir kanıttır. İran, Suriye ve Irak gibi yapay sınırlarla çizilmiş bir ülke değildir; o, kadim bir medeniyettir. 90 milyonu aşkın nüfusuyla İran, Türkiye’yle birlikte Ortadoğu’nun en büyük ve eğitim seviyesi en yüksek Müslüman toplumuna sahiptir. Dolayısıyla İran’ın, ideolojik yüklerinden arındırılmış, “normal” bir devlete dönüşmesi anlamına gelecek çalkantılı süreç, tüm bölgeyi sarsacaktır. Nasıl ki İslam Devrimi dünya tarihi açısından büyük bir kırılmaysa, seküler bir karşı-devrim de en az onun kadar tarihsel önemde olacaktır.
2023 yılında yayımlanan The Loom of Time: Between Empire and Anarchy from the Mediterranean to China adlı kitabımda, İslam Cumhuriyeti’nin sonunu ve bunun doğuracağı jeopolitik sonuçları açık biçimde öngördüm. Makul bir zaman dilimi içinde, Veliaht Prens Rıza Pehlevi’nin (merhum Şah’ın oğlu) bir biçimde İran’a dönmesi ve yeni rejimin hem Amerika Birleşik Devletleri hem de İsrail ile ilişkileri araştırmaya başlaması olasıdır. Persler ile Yahudiler yüzyıllar boyunca—hatta binyıllar boyunca—dost olmuşlardır. Son yarım yüzyıl, bu tarihsel örüntüde bir sapmadan ibarettir.
Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini de kapsayan örtük bir İran-İsrail ekseni, Hizbullah’sız bir Lübnan’ın bir devlet olarak normalleşmesine ve güçlenmesine olanak sağlayacaktır. Aynı zamanda Suriye’nin istikrar kazanmasına yardım edecek, Filistinlileri daha büyük bir İsrail’le müzakere masasına zorlayacak ve Irak’ın tamamen başarısız bir Amerikan girişimi olarak algılanmasını kısmen hafifletecektir. Ayrıca, Batı’daki antisemitizmi de törpüleyecektir. Elbette tüm bunlar bir gecede olmayacaktır. Birkaç yıl sürebilir. Ancak bu süreç, Tahran’daki dinî rejim ya çöktüğünde ya da dönüşüme uğradığında başlayacaktır.
Elbette başka senaryolar da mümkündür. Dinî rejim birkaç yıl daha iktidarda kalabilir. IRGC (İslam Devrim Muhafızları) ve diğer rejim kuvvetleriyle göstericiler arasında sınırlı kaos ortamında bir iç savaş patlak verebilir. İran’ın sınır bölgelerindeki azınlıklar özerklik ilan edebilir; örneğin güneydoğudaki Beluçlar Pakistan’daki etnik kardeşleriyle birleşebilir, kuzeybatıdaki Azeriler Azerbaycan’a yakınlaşabilir. Bu gibi gelişmeler sadece Ortadoğu’nun değil, Hint Yarımadası ve Orta Asya’nın da siyasal haritasını etkileyebilir. Bunun nedeni, gelecekteki İran devletinin, baskıcı ayetullahlar dönemindeki kadar güçlü olmayacak olmasıdır. Her halükârda, dramatik bir tarihsel dönüşüm süreci başlamış durumdadır.
Tolstoy, Savaş ve Barış (1869) adlı eserinde yalnızca analizle yetinilemeyeceğini; gelecekteki jeopolitik olayları sezebilmek için edebî hayal gücüne de ihtiyaç duyulduğunu söyler (örneğin romanında Napolyon’un Rusya’yı işgali ve Moskova’nın yakılışı gibi). Şimdi, bizim de geleceğin Ortadoğu’sunu hayal etme zamanımız gelmiştir. Şah iktidardayken, çok az analist Pehlevi hanedanı olmadan bir İran tahayyül edebiliyordu. On yıllardır, çok az kişi Ayetullahlar olmadan bir İran düşünebiliyor. Ancak bugün İran’ın kent ve kasabalarının sokaklarını dolduran kalabalıklar, 90 milyondan fazla insanın—genç, eğitimli ve teknolojiye hâkim bir nüfusun—politik karanlıktan çıkıp küresel sisteme ve ekonomiye dâhil olmaya hazırlandığını gösteriyor.
Aslında, radikal İslam Ortadoğu’da uzun süredir geri çekilme sürecinde. Bu dönüşümde rol model, sekülerleşmeyi sert biçimde uygulayan ve ülkenin fiilî yöneticisi olan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’dır. İran’da İslam Devrimi, İslam’ı siyasallaştırarak, inanca dayalı ibadeti içeriden öldürmüştür. İran’ın geleceği, tıpkı Suudi Arabistan’ınki gibi, sekülerizme doğru yönelmektedir. Bölgenin genel gidişatı da budur. Batı Afrika’nın ücra köşelerinde kalmış cihatçılık kalıntıları ise yalnızca anarşi ve zayıf yönetimlerin ürünüdür. Ve sekülerleşen bir Ortadoğu, Yahudi Devleti’ni Batılı solculardan ya da antisemitlerden çok daha kolay bir biçimde benimseyecektir. Geçmişte olduğu gibi güçlü askerî hamilerden yoksun kalan Filistinliler, bu yeni gerçekliğe zamanla uyum sağlayacaktır. Din adamlarının yönettiği bir rejimin ardından kurulacak yeni İran yönetimi, Filistin meselesine çok daha az önem verebilir—özellikle de Ayetullahlar döneminde İran’daki maddi hayatın yıkıma uğramış olması, dış politikada ani ve köklü bir yön değişikliğini beraberinde getirecektir.
İran’ın geleceği pekâlâ demokratik olabilir—ve bu durum, bazı Arap polis devletlerinin siyasetini de etkileyebilir. İran her ne kadar Arap olmasa da, bölge açısından bir rol model işlevi görebilir. Ayetullahlar yönetimi altında bile, bakanlık yapıları, sınırlı seçimler ve belirsiz de olsa mevcut bir kuvvetler ayrılığı sayesinde İran, Arap dünyasında eksik olan kurumsal işleyişe dair önemli avantajlara sahip olmuştur.
Ortadoğu ekseni üzerinde dönüyor. Tarihin büyük olayları söz konusu olduğunda, uzun yıllar boyunca imkânsız gibi görünen şeyler bir anda kaçınılmaz hale gelebilir.
* Robert D. Kaplan, Dış Politika Araştırma Enstitüsü’nde Robert Strausz-Hupé Jeopolitik Kürsüsü’nün sahibidir. Dış ilişkiler ve seyahat üzerine yazdığı, birçok dile çevrilmiş yirmi üç kitabın yazarıdır. Bu kitaplar arasında The Good American, The Revenge of Geography, Asia’s Cauldron, Monsoon, The Coming Anarchy ve Balkan Ghosts yer almaktadır. En son kitabı Waste Land: A World in Permanent Crisis’dir. Kaplan, Texas Üniversitesi Austin Kampüsü’nde seçkin kıdemli öğretim görevlisidir.
Kaynak: https://nationalinterest.org/blog/middle-east-watch/iran-and-the-new-middle-east