İran Uçurumun Eşiğinde mi?

Ashley Smith – Houshang Sepehr

İran rejimi kitlesel bir protesto dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Tüccarlar, öğrenciler, işçiler ve ulusal azınlıklar, ekonomik koşullara ve devlet baskısına karşı ülke çapında düzenlenen büyük gösterilere katıldı. Rejim buna son derece acımasız biçimde karşılık verdi; en düşük tahminle 6.000, en yüksek tahminle 30.000 kişiyi öldürdü. Bu, şimdilik mücadeleyi bastırmış durumda. Ancak ayaklanmayı tetikleyen koşullar hâlâ ortadan kalkmış değil. Bu arada Trump, bölgede bir donanma gücü topladı ve rejime saldırı tehdidinde bulundu. Tempest’ten Ashley Smith, Solidarité Socialiste avec les Travailleurs en Iran adlı internet sitesinin editörü Houshang Sepehr ile ayaklanmanın köklerini, devletin tepkisini, ABD emperyalizminin rolünü ve mücadelenin seyrini konuşuyor.

Ashley Smith: İran’daki mevcut ayaklanmayı ne tetikledi? Harekete hangi kesimler, hangi sınıflar ve toplumsal gruplar katıldı? İran’ın ulusal azınlıklarına, özellikle Kürtlere de yayıldı mı? İnsanlar ne tür eylemler örgütledi? Hareket ağırlıklı olarak gösterilerden mi oluşuyor? İşçiler greve gitti mi?

Houshang Sepehr: Sorunuzu yanıtlamak için iki ayrı faktörü, konjonktürel ve yapısal faktörleri birlikte düşünmek gerekiyor.

Önce bu hareketi ateşleyen konjonktürel etkenlerle başlayayım: İran’ın para birimi riyalin dolar karşısında sert biçimde değer kaybetmesi, zaten kontrolden çıkmış enflasyonu daha da körükledi. Bu durum toplumun geniş kesimlerini etkiledi ve gerilimi kaynama noktasına taşıdı. Hatta onlarca yıldır İslam Cumhuriyeti’nin dayanaklarından biri olan, din adamlarına ve devlete bağlılığıyla bilinen çarşı esnafını bile protestoya itti.

Ticaretteki daralma ve ekonomik faaliyeti öngörülemez hale getiren istikrarsızlık karşısında, Tahran’daki esnafın bir bölümü greve çıktı ve çarşı içinde yürüyüş yaptı. Bu protestolar kısa sürede Tahran’daki ve diğer büyük şehirlerdeki üniversite öğrencilerine yayıldı; üniversiteler kapandı. Bu şehirlerde işçi sınıfı da gösteriler düzenledi. Dikkat çekici olan şu: Çarşı esnafının greve çıkmasından henüz bir gün bile geçmeden rejim geri adım attı ve bütün taleplerini kabul etti.

Bunun üzerine esnaf mücadeleden çekildi. Ancak işçiler devam etti, çünkü onların şikâyetleri daha derindi. Bunlardan biri, hükümetin yakıt ve birçok temel ürüne verilen sübvansiyonları kaldırma kararı ve ithal mallar için uygulanan tercihli döviz kurunu iptal etmesiydi. Bu adımlar gıda fiyatlarında ani bir sıçramaya yol açtı ve insanların sofraya yemek koymasını zorlaştırdı.

Ne var ki bu ayaklanmanın kökleri bu acil nedenlerden çok daha derine uzanıyor. Nüfusun geniş kesimleri için hayatı katlanılmaz hale getiren yapısal etkenler, hareketin ortaya çıkmasında belirleyici rol oynadı. Rejimin neoliberal politikaları, hayal bile edilemeyecek düzeyde bir toplumsal eşitsizlik yarattı. Düşük ücretler, temel ihtiyaçların fırlayan fiyatlarıyla hiçbir biçimde örtüşmüyor. İşçiler ağır bir iş güvencesizliği yaşıyor. İşsizlik yaygın. Herkes toplumsal güvencesizlik hissediyor. Ve biri çıkıp konuşmaya ya da protesto etmeye cesaret ettiğinde, karşısına devletin acımasız baskısı çıkıyor.

Protestoların başlangıcında özellikle çarpıcı olan, küçük şehirlerde yaşayanların oynadığı belirgin roldü. Bu kesimler daha ağır ekonomik yoksunluk yaşıyor. Protestolar zamanla bu kentlerden büyük şehirlere yayıldı. İran genelindeki coğrafi yaygınlık nedeniyle ulusal azınlıklar da geniş biçimde yer aldı. Kürdistan’dan Belucistan’a kadar insanlar ülke çapındaki gösterilere katıldı. Protestolar büyük ölçüde gösterilerle sınırlı kaldı; kanlı biçimde bastırılmadan önce zaman zaman devletin baskı güçleriyle çatışmalara da dönüştü.

Grevler de vardı. Bunlar bir dizi iş bırakma eyleminin parçasıydı. Sendikal ve ekonomik talepler etrafında işçi grevleri ve sokak gösterileri — emek gücünün diğer kesimlerinin eylemleriyle birlikte — İran genelinde neredeyse her gün yaşanıyordu. Çarşı esnafının grevinden sadece birkaç gün önce, Assaluyeh petrol ve gaz sektöründe çalışan altı bin sözleşmeli işçi, taşeron sisteminin kaldırılmasını talep eden büyük ve tarihsel önemde bir eylem örgütledi.

Toplumun neredeyse her kesimi hareket halindeydi. Örneğin Tahran’da bazı mahallelerde kitlesel gösteriler sürerken, kentin başka bölgelerindeki emekliler haftalık sokak buluşmalarına devam etti. Hareket büyüdükçe, onlar da şehri saran daha geniş protestolara katıldı.

AS: İnsanların dile getirdiği temel ekonomik ve siyasal şikâyetler neler? Ortak, birleştirici talepler var mı?

HS: Bu ayaklanma, “olumlu” taleplerini formüle etme aşamasına bile geçemeden acımasızca bastırıldı. Daha en başından itibaren İslam Cumhuriyeti’ni ve mevcut düzeni reddeden sloganlar baskındı. Halkın ortak ve birleştirici talepleri, “Diktatöre ölüm”, “Hamaney’e ölüm” ve “İslam Cumhuriyeti’ni istemiyoruz” gibi sloganlarda ifadesini buldu.

Radio Zamaneh, ayaklanmanın ilk altı günündeki gösteri videolarını inceleyen bir çalışma yaptı. Buna göre yukarıdaki sloganlar toplamın yüzde 65’ini oluşturuyordu. Protestoların ilk tetikleyicisi olan ekonomik talepler ise yüzde 14’le sınırlı kaldı. Devrik hükümdarın oğlu Rıza Pehlevi lehine atılan “Yaşasın Kral” ya da “Bu son savaş, Pehlevi geri dönecek” gibi sloganlar ise toplamın yüzde 20’sini oluşturdu.

Monarşi çağrısı yapan sloganlar talep olarak görülemez. Bunları atanların önemli bir kısmı bunu, ortada bir siyasal alternatif olmadığı için yaptı. Kendi ifadeleriyle durumu “kötü ile daha kötü arasında bir seçim” olarak görüyorlar. Bu elbette protestocular arasında monarşi yanlısı kimsenin olmadığı anlamına gelmiyor; var. Bununla birlikte, rejimden muhalefetin bazı unsurlarına kadar farklı güçlerin, kendi siyasal amaçlarını ilerletmek için yapay zekâ kullanarak videolar üzerinde oynadığını da unutmamak gerekiyor.

Ama en önemli nokta şu: Sloganlar olumlu değil, olumsuz. İnsanlar neye karşı olduklarını biliyor, neyi savunduklarını değil. Bu yüzden ayaklanma, net bir ufuktan ve mevcut duruma karşı somut bir toplumsal ve siyasal alternatiften yoksun kaldı. Statükoyu reddetmenin ötesine geçemedi. Sonuç olarak en yaygın ve birleştirici slogan, İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi çağrısı oldu; fakat onun yerine neyin geçeceğine dair belirgin bir fikir ortaya çıkmadı.

AS: Mücadelenin yönünü etkilemeye çalışan siyasal gruplar ve sınıf örgütleri hangileri? Protesto ve grevleri koordine etmek için herhangi bir demokratik oluşum ortaya çıktı mı? Hareket içindeki temel tartışmalar neler?

HS: Ayaklanma, birbirine rakip siyasal alternatiflerin örgütsel bir biçim kazanmasına fırsat kalmadan bastırıldı. Elbette muhalefet içindeki tüm mevcut siyasal akımlar ayaklanmayı etkilemeye çalıştı; ancak hepsinin bunu yapacak imkânları eşit değil. Örneğin yurtdışındaki ana akım İran sosyal medya çevreleri, devrik Şah’ın oğlunu bu protestoların kışkırtıcısı ve lideri, hatta ülkenin gelecekteki lideri olarak sunmaya çalıştı. Büyük ölçüde İsrail tarafından finanse edilen Farsça televizyon kanalları — örneğin Iran International ve Manoto — onun rolünü özellikle öne çıkardı. BBC ve diğer büyük uluslararası medya kuruluşları da benzer bir tutum aldı.

İsrail destekli medya ve uluslararası yayıncılar büyük mali kaynaklara sahip; 24 saat yayın yapıyor ve kamuoyunu etkileyebiliyor. Muhalefetin diğer siyasal oluşumları — soldan cumhuriyetçilere, milliyetçilere, Mojahedin-e-Khalq’a (MEK) ve diğerlerine kadar — daha sınırlı medya imkânları üzerinden protestoları kendi tercih ettikleri yönde etkilemeye çalışıyor. Ancak etki alanları oldukça dar.

Cumhuriyetçi ve milliyetçi örgütler, monarşinin yeniden kurulmasına karşı çıkmayı, ulusal bağımsızlığın gerekliliğini ve emperyalist müdahaleye karşı durmayı vurguluyor. İlerici güçler ise tüm çeşitlilikleri içinde, aşırı sağcı olan, ABD ve İsrail’i destekleyen ve onların müdahalesini isteyen monarşistlere karşı çıkıyor. Yurtdışında ayrıca Batılı emperyalistlerle iş birliği yapan MEK’in etkisine de karşı duruyorlar.

Sol örgütler ise esas olarak gelecekteki siyasal sistemin niteliğine odaklanıyor. Kimileri parlamenter demokrasiyi savunurken, kimileri konsey (sovyet) demokrasisini öne çıkarıyor. Aralarındaki ayrılıklar yalnızca İran toplumunun gelecekteki biçimi konusunda değil, mücadelenin nasıl yürütüleceği konusunda da ortaya çıkıyor. Bazıları barışçıl yöntemleri savunuyor; bazıları ise devlet baskısına güç kullanarak, gerektiğinde silahlı mücadele dahil, karşılık verilmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu tartışmaların çoğu ülke dışında yürütülüyor. Ülke içinde ise (kısmen 8 Ocak’tan beri süren internet kesintisi nedeniyle) bu tartışmaların ayrıntılarına dair fazla bilgi yok. Yine de, henüz başlangıç aşamasında olsalar bile, bütün bu akımların örgütsel ve siyasal nüfuz için rekabet ettiğini varsaymak zor değil.

AS: Bu ayaklanma, Kadın, Yaşam, Özgürlük hareketiyle karşılaştırıldığında nasıl bir yerde duruyor? Yeşil Hareket’le kıyaslandığında ne görüyorsunuz? Mevcut ayaklanma ile önceki ayaklanmalar arasında bir süreklilik var mı? İnsanlar geçmiş deneyimlerden hangi dersleri çıkarıp bugün hayata geçirdi?

HS: Mevcut ayaklanma ile önceki ayaklanmalar — en azından son sekiz yıldakiler — arasındaki süreklilik, esas olarak hepsine yol açan yapısal nedenlerde yatıyor: eşitsizliğin büyümesi, yoksulluk, geçim sıkıntısı, despotizm ve bireysel ile toplumsal özgürlüklerin bastırılması.

Mevcut ayaklanma ile 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve 2018’deki “Ekmek, İş, Özgürlük” ayaklanmaları arasındaki temel fark, olumlu slogan ve taleplerin yokluğu. Oysa bu iki önceki ayaklanmanın açık sloganları ve talepleri vardı. 2022’deki hareket, kadınların özgürleşmesi taleplerine odaklanmıştı; hükümetin ataerkil ve teokratik karakterini hedef alıyor, bireysel özgürlük ve yaşam tarzı tercihleri için ajitasyon yürütüyordu. 2018’deki ayaklanma ise ekonomik talepler etrafında şekillenmişti. Bugünkü ayaklanma, ekonomik koşulların kötüleşmesine karşı çıkması bakımından 2018’e daha çok benziyor.

2022 ayaklanmasında, büyük burjuvazi dışında hemen tüm toplumsal kesimler — işçiler, ücretliler ve emekçi kitleler dahil — geniş biçimde yer almış olsa da, hareketin liderliği esas olarak genç, kentli orta sınıfın elindeydi. Mevcut ayaklanmada ise bütün sınıflar sahnede (çarşı esnafı gibi burjuvazinin bazı kesimleri dahil), ancak işçi sınıfı ve emekçi kesimler daha görünür. Küçük kentlerin ve kırsal yerleşimlerin bugünkü katılımı da bu ayaklanmayı önceki dalgalardan ayırıyor. Bütün bu farklılıklara rağmen, hepsinin ortak noktası İslam Cumhuriyeti rejiminden bütünüyle kurtulma talebi.

Bu son ayaklanmalar, 2009’daki Yeşil Hareket’ten farklı. Yeşil Hareket, “Oyumu nerede?” sloganıyla başlamış; rejimin totaliter eğilimlerine itiraz etmiş ve rejimi devirmeyi değil reformu hedeflemişti. Sistem içindeki bazı yerleşik fraksiyonlar hareketin içinde yer almış ve onu kısmen yönlendirmişti. Buna karşılık son harekette, düzen içinden hiçbir kesim rejimle açık bir kopuş yaşamadı.

AS: Rejim nasıl karşılık verdi? Bu kadar yaygın bir ayaklanma karşısında nasıl davranması muhtemel? Hâlâ bir toplumsal destek tabanı var mı? Bu desteğin sınıfsal ve toplumsal dayanakları neler? Rejim bunları kendi iktidarını savunmak için harekete geçirebilir mi?

HS: Bu ayaklanma, rejimin 47 yıllık tarihinde uyguladığı en sert baskıyla karşılaştı; ancak 1980’lerin başında Kürtlere yönelik kanlı bastırmayla kıyaslanabilir. Uygulanan şiddetin ve katliamın ölçeği ile biçimleri o kadar aşırı ki, başka türden bir hamleye neredeyse alan bırakmıyor. Binlerce insanın katledilmesinden sonra bile rejim kitlesel gözaltı ve tutuklamalara devam ediyor.

Doğal olarak hükümet, kurumsal yapısına — orduya, İslam Devrim Muhafızları’na (IRGC) ve paramiliter İslamcı milis gücü Basij’e — dayanabiliyor. Ayrıca ekonomik olarak kendisine bağımlı toplumsal kesimler arasında da bir destek tabanı var. Buna, vakıflar üzerinden rejime bağlı yöneticiler ile Devrim Muhafızları’nın mali ve ticari kurumlarına ve dini merkezlere bağlı burjuva unsurlar da dahil. Baskı aygıtının askeri unsurları — Basij ve IRGC — rejimi savunmak için kuruldu ve bu işlevi sürdürmeye devam ediyor. Bu destek tabanının nüfusun yaklaşık yüzde onunu kapsadığı tahmin ediliyor.

AS: Rejimin farklı kesimlerinin sadakati ne durumda? Herhangi bir çatlak ya da bölünme var mı? Askerî üst kademe ile alt rütbeler arasında bir ayrışma söz konusu mu? Mücadeleye sempati duyarak onu soğurup etkisizleştirebilecek düzen içi bir güç var mı? Yoksa rejim protestoları bastırma konusunda yekpare mi?

HS: Şu ana kadar rejim içinde herhangi bir çatlak gözlenmedi. Askerî güçlerin alt kademelerinde bile emirlere itaatsizlik görülmedi. Son bastırma sürecinde, Basij ve İslam Devrim Muhafızları’nın (IRGC) yanı sıra düzenli kolluk kuvvetleri ve polis güçlerinin de devrede olduğunu belirtmek gerekir. İktidar yapısı içinde protestolara sempati duyan bir güç yok. Hareketi soğurmaya ya da kendi kanallarına yönlendirmeye çalışan da yok. Devasa devlet aygıtı yerli yerinde duruyor ve rejim, hareketi ne pahasına olursa olsun bastırma konusunda bütün olarak birleşmiş durumda.

AS: ABD, İsrail ve Şah’ın oğlu etrafında toplanan monarşistler gibi dış aktörlerin hareket üzerindeki etkisi ne oldu? Mücadeleye katılan farklı kesimler bu devletlere ve özellikle monarşistlere nasıl bakıyor? Aktivistler Trump’ın müdahale tehditlerini nasıl değerlendiriyor?

HS: İnternet kesintisi nedeniyle bu soruya kesin bir yanıt vermek zor. Ancak eski Şah’ın oğlunun iddialı çıkışlarının ve Trump’ın rejime yönelik tehditlerinin, protestocuların bir kısmı tarafından belli ölçüde ciddiye alındığı anlaşılıyor. Pehlevi ailesinin çağrıları ve Trump’ın baskı güçleriyle yüzleşme yönündeki teşvikleri bir miktar etki yarattı. Fakat Trump’ın tehditlerinin hayata geçmemesi — özellikle de kanlı bastırmanın ardından — toplumun bir kesiminde hayal kırıklığına yol açtı. Ülkedeki ağır baskı ve örgütlü bir muhalefetin yokluğu düşünüldüğünde, bazı insanların umutlarını Trump’a bağlaması şaşırtıcı değil.

AS: Uluslararası solda bu ayaklanmayı ABD emperyalizmi ve İsrail gibi müttefikleri tarafından tetiklenen ve manipüle edilen bir başka “renkli devrim” olarak küçümseyenlere ne söylersiniz?

HS: Öncelikle bu, tamamen kitlelere dayanan, bağımsız ve gerçek bir ayaklanma. Toplumsal ve siyasal adaletsizliklerin birikmiş öfkesi ve tükenmiş sabrından doğdu. Aynı zamanda neredeyse 50 yıldır halk sınıflarını baskı altında tutan İslam Cumhuriyeti’ne karşı derin bir karşı çıkışın ifadesi.

İkincisi, sözünü ettiğiniz uluslararası sol çevreler “kampçılar”. Onlar siyasetin tamamını jeopolitiğe indirger ve protestoları neredeyse bütünüyle ABD’den İsrail’e, İran’dan diğer aktörlere kadar devletlerin aldığı pozisyonlara bakarak açıklar. ABD ya da İsrail durumu kendi lehine kullanmaya çalıştığı için, kampçılar bu hareketi gerici ya da manipüle edilmiş sayar. Protestocuları da emperyalizmin bilinçli ya da bilinçsiz araçları olarak görürler.

Bu bakışta çıkış noktası artık insanların gerçek yaşamları ve çektikleri sıkıntılar değildir — ne enflasyon, ne ekonomik güvencesizlik, ne kemer sıkma, ne baskı, ne despotizm, ne sınıf mücadelesi. Esas olan devletler arasındaki ittifak ve rekabet oyunlarıdır. Bu yaklaşım iç toplumsal çelişkileri siler ve böylece öz-örgütlenme ve sınıf özerkliği ihtimalini ortadan kaldırır.

Elbette emperyalist güçler rakiplerinin ya da hasımlarının krizlerini kendi çıkarları için kullanmaya çalışır. Bu şaşırtıcı değil. Ama bu gerçek, ekonomik kemer sıkma, enflasyon ve baskı altında ezilen insanların somut maddi acılarını ve halkın protestosunu inkâr etmek için bahane olamaz. Her şeyi jeopolitiğe indirgediğinizde sınıfsal eleştiri geri plana itilir. Bu yaklaşım sonunda, anti-emperyalizm adına en ağır baskıları savunmaya kadar varabilir.

Yukarıda tarif ettiğim yaklaşım — “kampçılık” ya da “aptalların anti-emperyalizmi” — sokakta olan biteni eleştirel süzgeçten geçirmeden kutsayan başka bir sol eğilimle karşıtlık içinde. Bu görüşe göre halkın her öfkesi otomatik olarak ilericidir. Sloganları ya da hareketin genel yönelimini eleştirmek kabul edilemez; her eleştiri ya hareket karşıtlığı ya da elitizm diye damgalanır. Oysa sokak hiçbir zaman nötr bir alan değil; her zaman bir mücadele alanı.

Hiçbir toplumsal hareketin yöneliminin kendiliğinden özgürleştirici olacağı garanti değil. Sol ve sınıf temelli siyaset ortada yoksa, ortaya çıkan boşluğu başka güçler doldurur. Böyle bir durumda basitleştirici, milliyetçi ya da gerici monarşist söylemler, bütünüyle meşru olan toplumsal öfkeyi ve mücadeleyi ele geçirebilir.

Sonuçta bu iki karşıt yorum aynı temel soruna işaret ediyor: örgütlü, sınıf temelli bir siyasal alternatifin yokluğu. Biri siyaseti devletlerle sınırlıyor; diğeri onu sokakların kendiliğindenliğine bırakıyor. Her iki durumda da halk öfkesinin bilinçli ve kolektif bir projeye dönüşme ihtimali zayıflıyor.

Bu tablo, İran solu içindeki daha derin bir krizin ürünü — işyerlerinden ve insanların hayatlarının somut gerçeklerinden kopmuş bir sol. Böyle olunca jeopolitik ve medya, sahadaki örgütlü çalışmanın yerini alıyor; çünkü daha az maliyetli ve daha az riskli. Sonuçta sınıfsal siyaset geri çekiliyor ve alan, ister rejimin ister gerici muhaliflerinin anlatıları olsun, baskın söylemlere bırakılıyor.

AS: Uluslararası sol bu ayaklanma karşısında nasıl bir tutum almalı?

HS: Bir önceki soruya verdiğim yanıtla bağlantılı olarak söyleyeyim: Uluslararası solun bu ayaklanmayla mutlak ve koşulsuz dayanışma ve empati göstermesi gerektiği konusunda en küçük bir tereddüt yok. Elbette bu dayanışma eleştiriyi dışlamaz.

AS: Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da, hatta dünyanın birçok yerinde, kitlesel demokratik örgütlenmelerin ve köklü sol partilerin yokluğunda ayaklanma dalgaları yaşandı. Bu durum, hareketlerin ya gerici güçler tarafından ele geçirilmesine ya da devlet tarafından ezilmesine yol açtı. İranlı radikaller bu sorunlarla nasıl baş etmeye çalışıyor?

HS: Bu önemli bir nokta. Derin ve köklü şikâyetlerden doğan halk hareketleri ve ayaklanmaların hepsi mevcut baskı ve yoksunluklara son verilmesini talep ediyor. Statükoyu reddetme konusunda birleşiyorlar. Ancak önerdikleri alternatifler ve bu alternatiflere nasıl ulaşılacağı konusunda doğal olarak farklılaşıyorlar. Başka bir deyişle, bu hareketlerin kendisi de siyasal mücadelenin alanı.

Yukarıda da belirttiğim gibi, soldan gelen ilerici siyasal ve toplumsal alternatifler yoksa, bu tür ayaklanmalar ya gerici güçlerin müdahalesine açık hale gelir ya da baskı ve yenilgiyle karşılaşır. İranlı radikallerin görevi, bu hareketleri ilerici alternatiflere yönlendirmek ve bunun nasıl mümkün olacağını netleştirmek. Ancak ülkede örgütlü, sınıf temelli sol güçlerin yokluğu nedeniyle bu çaba ciddi engellerle karşılaşıyor.

AS: Bu ayaklanma nereye evriliyor? Bölgesel ve uluslararası siyaseti nasıl etkileyebilir?

HS: Süreç henüz belirsiz. Önünde birçok ihtimal var. Yeniden hızla yükselebilir ya da özellikle maruz kaldığı eşi görülmemiş katliamın ardından uzun bir durgunluk dönemine girebilir. Şu anda ağır baskı nedeniyle geri çekilmiş durumda.

Başarılı olursa — yani İslamcı rejim geriletilir ve emperyalist planlar boşa çıkarılırsa — bölgesel ve uluslararası düzeyde güç dengelerini işçiler ve tüm ilerici toplumsal kesimler lehine ciddi biçimde etkiler. Aynı zamanda dünya ölçeğinde siyasal İslam’a ağır bir darbe vurur.

Ayrıca bölgedeki ve dünyadaki diğer kurtuluş hareketleri için de bir örnek oluşturur. Ne yazık ki mevcut koşullarda bu senaryodan uzağız. Tersine, hareket başarısız olursa — ister İslam Cumhuriyeti iktidarda kalsın ister emperyalist bir senaryo öne çıksın — sonuçlar hem bölge hem dünya açısından yıkıcı olur.

 

Kaynak: https://tempestmag.org/2026/02/iran-on-the-brink/