İran Savaşında Bundan Sonra Nelere Dikkat Edilmeli

Amerika Birleşik Devletleri, İran karşısındaki askeri üstünlüğünü kanıtladı. Ancak İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunu güvence altına alıp alamayacağı, Körfez devletlerini koruyup koruyamayacağı ve halk protestolarını teşvik edip edemeyeceği ayrı bir meseledir.

Şimdiden Üçüncü Körfez Savaşı olarak adlandırılan çatışma şimdi ikinci haftasına girmiş durumda ve bugüne kadar yapılan yorumların çoğu ABD ve İsrail’in askeri operasyonlarına ve İran’ın maksimalist karşılığına odaklanmış bulunuyor. Ancak üç başka mesele daha, çatışmanın gelecekteki seyrini ve hem İran hem de bölge açısından bundan sonra neler yaşanabileceğini belirleyecek gibi görünüyor.

Bunlardan ilki, İran’ın geriye kalan uranyumunun akıbetidir. Kilit nükleer tesisler artık hasar görmüş ya da tahrip edilmiş olsa bile, en önemli mesele bu tesislerin barındırdığı teknoloji değil, rejimin elindeki mevcut fisil maddedir. İran savaş öncesinde önemli miktarda zenginleştirilmiş uranyum stoku biriktirmeyi başarmıştı ve bu stoklar geçen yaz yaşanan “12 Günlük Savaş” sırasında başarıyla ortadan kaldırılamadı. Yetkili tahminlere göre rejim hâlâ yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 440 kilogram veya daha fazla uranyuma sahiptir — bu miktar, daha ileri düzeyde zenginleştirilmesi hâlinde 10 nükleer silah üretmeye yetecek kadardır.

Bu malzemenin bulunduğu yer hâlâ doğrulanmış değildir; ancak uluslararası yetkililer artık nerede olduğuna dair oldukça güçlü bir fikirleri olduğuna inanmaktadır. Yine de bu malzeme bulunup güvence altına alınmadıkça, mevcut askerî harekâtın merkezinde yer alan İran nükleer sorunu anlamlı bir biçimde çözülmüş sayılmaz. Bununla birlikte, yeni gelişen bu stokun fiilen kontrol altına alınması, çatışmaya bir tür kara unsurunun dâhil edilmesini gerektirecektir.

Siyasi görünüm konusundaki kaygılar nedeniyle, Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi ABD’li yetkililer İran’a kara unsuru konuşlandırılması konusunda ketum davranmayı sürdürmektedir. Ancak bu görevin tamamlanabilmesi için en azından küçük bir özel kuvvetler unsuru gerekebilir. Alternatif olarak bu görev, sahadaki güvenilir ortaklar tarafından üstlenilebilir; yönetimin başka olası seçenekleri araştırmasının (Kürtler gibi etnik grupları silahlandırma ihtimali dâhil) nedenlerinden biri de muhtemelen budur. Bununla birlikte Washington şu ana kadar uygulanabilir bir çözüm bulmuş görünmemektedir.

İkinci olarak, bölgesel bir güvenlik mimarisine ihtiyaç vardır. Basra Körfezi ülkeleri mevcut çatışmayı pek çok nedenle tedirginlikle izlemektedir. En doğrudan sebep şudur: Tahran’ın savaşı defalarca genişletmeye çalışmasıyla birlikte bu ülkeler İran saldırganlığının başlıca hedefleri hâline gelmiştir. Ancak bu enerji üreticileri aynı zamanda, dünya petrol ihracatının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimalini canlı tutan bu çatışmanın tırmanmaya ve petrol piyasasında şoklara yol açmasından da haklı olarak endişe duymaktadır.

Eğer savaş, İran’ı gelecekte caydırabilecek ve bölgesel enerji akışlarını güvence altına alabilecek nitelikte güvenilir bir güvence çerçevesi olmadan sona ererse, Tahran kendi çevresindeki siyasete karşı kabul edilemez bir nüfuz gücünü elinde tutmaya devam edecektir. Pentagon’daki planlamacıların, Körfez’de entegre bir hava ve füze savunma mimarisinden genişletilmiş deniz güvenliği iş birliğine kadar böyle bir mimarinin nasıl görünmesi gerektiği üzerine şimdiden düşünmeye başlamaları yerinde olacaktır. Bu istişarelere gecikmeden başlamaları ise daha da iyi olacaktır.

Üçüncü kritik değişken ise İran’ın iç baskı aygıtıdır. Başkan Trump, 28 Şubat’ta Epic Fury Operasyonu’nun başladığını duyurduğu konuşmasında İranlılara ülkelerini geri almaya hazırlanmalarını söyledi. Ancak İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), onun iç güvenlik milisi olan Besic ve iç gözetim yapıları gibi rejim kontrolünün kilit unsurlarını dağıtmak ve etkisiz hâle getirmek için çok daha fazlası yapılmadıkça bu mümkün değildir.

Bunun iyi bir nedeni vardır. İranlılar bu yılın başlarında sokaklara çıktığında ortaya çıkan bastırma son derece acımasızdı ve rejim güçleri tarafından belki de 36.500 kadar kişi öldürüldü. Savaşın, başkanın umduğu türden bir seferberliği henüz tetiklememiş olmasına şaşırmamak gerekir. Bunun gerçekleşebilmesi için İranlıların sokaklara çıktıklarında başarı (ve güvenlik) ihtimallerine çok daha fazla güven duymaları gerekir.

Başka bir ifadeyle gerçek stratejik nihai hedef yalnızca askerî başarı değildir. Başkanın da işaret ettiği gibi bu hedef büyük ölçüde zaten elde edilmiştir. İran’da kalıcı bir değişim sağlamak ise ülkenin yeni gelişen nükleer kapasitesini ortadan kaldırmayı, Körfez’i istikrara kavuşturmayı ve mevcut rejimin kendi halkı üzerindeki hâkimiyetini zayıflatmayı gerektirir. İran’ın —ve Orta Doğu’nun— daha geniş ölçekteki gidişatı bu koşulların sağlanmasına bağlı olacaktır.

*Yazar Hakkında: Ilan Berman

Ilan Berman, Washington, DC’de bulunan Amerikan Dış Politika Konseyi’nde (American Foreign Policy Council) kıdemli başkan yardımcısıdır. Orta Doğu, Orta Asya ve Rusya Federasyonu’nda bölgesel güvenlik konularında uzman olan Berman, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) yanı sıra ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarına danışmanlık yapmıştır. Berman ayrıca Missouri Eyalet Üniversitesi’nin Savunma ve Stratejik Araştırmalar Bölümü’nde bağlı öğretim üyesi ve Institute of World Politics’te yardımcı öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Kaynak: https://nationalinterest.org/blog/middle-east-watch/what-to-watch-for-next-in-the-iran-war