İran Büyüyen Bir İç Krizle Karşı Karşıya

ABD ile İran rejimi arasındaki savaşta altı aylık eşiği geride bırakmış bulunuyoruz. Tahran’ın söylemi neyi ima ederse etsin, teokratik diktatörlük bugün 1979 Devrimi’nin ardından kurulmasından bu yana hiç olmadığı kadar zayıf durumda. Bu durum gelişmeye devam ederken, Batılı hükümetlerin ve daha geniş uluslararası toplumun, yabancı müdahalenin değil, İran halkının ve onun örgütlü direnişinin yön verdiği bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için gerekli politikaları değerlendirmesi giderek daha önemli hâle geliyor.

Savaştan önce bile yıllardır süren gerilemeden mustarip olan ülke ekonomisi, şimdi temel tüketim mallarında yüzde 100’ü aşan enflasyon da dâhil olmak üzere, on yıllardır görülen en kötü göstergelerden bazılarını sergiliyor. Tahmin edilebileceği üzere, bu baskılar rejim içindeki hizip çatışmalarını yoğunlaştırdı. Kargaşa, savaşın ilk günü olan 28 Şubat’ta Dini Lider Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesiyle daha da arttı.

İran Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından seçilmesinin ardından Hamaney’in yerine oğlu Muctaba geçti. Ancak bu geçiş, nihai otoritenin en nitelikli Şii fakihine ait olduğunu iddia eden bir sistem içindeki temel bir çelişkiyi açığa çıkardı.

Muctaba Hamaney’in nitelikleri, dinî birikiminden ziyade mevcut güç yapısıyla, özellikle de İslam Devrimi Muhafızları Kolordusu’yla (IRGC) kurduğu sürekliliğe dayanıyor gibi görünüyor. Onun yükselişi, İslam Cumhuriyeti’nin bir zamanlar yerini aldığını iddia ettiği verasete dayalı diktatörlüğe giderek daha fazla benzediği yönündeki algıyı güçlendirdi; bu, birçok İranlının derin bir kuşkuyla karşıladığı bir ihtimal.

Rejimin kırılganlığı, örgütlü ve demokrasi yanlısı muhalefetin istikrarlı biçimde büyümesiyle daha da artıyor. En azından 2014’ten bu yana İran Halkın Mücahitleri Örgütü (PMOI/MEK), toplumun her kesiminden vatandaşları, son sekiz yıldaki dört büyük ayaklanmada önemli rol oynayan bir “Direniş Birimleri” ağına dâhil etti. Tahran, bu ağlara ve diğer muhaliflere yönelik baskıyı yoğunlaştırarak karşılık verdi; buna rağmen ülke genelinde direniş sembolleri ortaya çıkmaya devam ediyor.

İran yargısı Mart ayından bu yana 40’tan fazla protestocu ve muhalifi idam etti. En az 50 kişinin daha idam cezasına çarptırıldığı bildirilirken, düzinelerce, hatta belki yüzlerce kişi daha benzer cezalarla karşılaşabilir. Ancak bu önlemler Direniş hareketine verilen desteği azaltmayı başaramadı; bu gerçek, aralarında parlamento üyelerinin de bulunduğu birçok İranlı yetkili tarafından da kabul edildi.

Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Aref kısa süre önce, yeniden kitlesel halk ayaklanmaları tehdidinin “toplumsal çöküş”ün habercisi olabileceği uyarısında bulundu. Aref’in sözleri, artan halk hoşnutsuzluğunun sonuçlarına ilişkin rejimin kendi içindeki büyüyen endişeyi yansıtıyor.

İran’da anlamlı bir değişimin önünü açmanın anahtarı, İran halkının ve onun örgütlü direnişinin rolünü tanımak ve bunu uluslararası politika çerçevesine dâhil etmektir.

İran’ın demokratik muhalefet koalisyonu olan İran Ulusal Direniş Konseyi (NCRI) ve Konseyin seçilmiş Başkanı Meryem Recevi, demokratik değişimin İran’a yabancı askerî müdahaleyle dayatılamayacağını tutarlı biçimde savundular. Aynı zamanda Batılı demokrasilerin İslam Cumhuriyeti’nin yönetici otoriteleri üzerindeki siyasi, diplomatik ve ekonomik baskıyı sürdürmeleri gerektiğini ileri sürdüler.

Bu güçler, anlamlı bir uluslararası destek olmasa bile rejime meydan okuma konusunda dikkate değer bir irade sergilediler. 2018, 2019, 2022 ve 2026’daki ülke çapındaki ayaklanmalar bu gerçeği ortaya koyuyor. Ülke genelindeki sayısız protesto, sivil itaatsizlik ve direniş eylemi de bunun göstergesi. Aynı derecede dikkat çekici olan, savaşın patlak vermesinden önce PMOI’nin, o dönemde Dini Lider’le bağlantılı ofislerin ve bir konutun bulunduğu Tahran’daki Motahari Kompleksi’ne baskın düzenleme girişimiydi.

Tahran’da 250 PMOI/MEK üyesinin yer aldığı bu operasyon, hem rejime hem de yurt dışındaki gözlemcilere, örgütün büyüyen ve giderek daha yetkin bir güce dönüştüğünü ve kendisini siyasi değişimi gerçekleştirebilecek bir aktör olarak gördüğünü gösterdi.

Nitekim bu potansiyel, Meryem Recevi’nin İran’ın geleceğine ilişkin On Maddeli Planı’nı inceleyen bir dizi Batılı yasa koyucu, akademisyen ve dış politika uzmanı tarafından yıllardır kabul ediliyor. Dolayısıyla rejimin mevcut zayıflığı yalnızca bir krizi değil, aynı zamanda tarihî bir fırsatı da temsil ediyor. Bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, kısmen, demokratik hükümetlerin statükoya alternatif seçenekleri ve bu çevrelerin birçoğunun desteklediği demokratik vizyonu daha ciddi biçimde değerlendirmeye hazır olup olmadığına bağlı olacak.

Savaşın başlamasının üzerinden altı aydan fazla zaman geçtikten sonra, İran’daki durumun giderek daha sürdürülemez hâle geldiği artık son derece açık. Tahran’a yönelik uluslararası politikaya yön veren varsayımların birçoğunun yeniden gözden geçirilmeyi hak ettiği de aynı derecede açık. Daha etkili bir yaklaşım, rejime içeriden en aktif biçimde meydan okuyan güçlerin ve bu güçlerin İran’ın geleceğini şekillendirmede oynayabilecekleri rolün yeniden değerlendirilmesiyle başlamalıdır.

*Chuck Wald, emekli bir ABD Hava Kuvvetleri generali ve eski ABD Avrupa Komutanlığı yardımcı komutanıdır.

Kaynak: https://www.realclearworld.com/articles/2026/09/12/iran_faces_a_growing_internal_crisis_1205701.html