İran’la Savaş, ABD Ara Seçimleri ve Halkın Yönetimi Efsanesi
Bu hafta İsrail’de seçim, önümüzdeki salı da ABD’de ara seçimler varken ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun haftalardır İran’la savaşlarını yeniden başlatıp başlatmamayı değil, bunu ne zaman yapmaları gerektiğini tartıştıkları bildiriliyor.
Bildirildiğine göre Netanyahu, bombardımanı İsrailli ya da Amerikalı seçmenler sandığa gitmeden önce yeniden başlatmak istiyordu. Bunu resmi olarak yalanladı, ancak bu, süregiden bir savaşı kendisini siyasi ve hukuki hesap verebilirlikten korumak için kullanma yönündeki iyi belgelenmiş stratejisine uyuyor.
Trump ise 3 Kasım sonrasına kadar ABD’nin yeni bir saldırı düzenlemesi ihtimalini kamuoyu önünde dışladı. Ancak son zamanlarda çıkan birkaç habere göre iki hükümet, Amerikan seçimi biter bitmez yeni ve büyük bir saldırı dalgasına gerçekten hazırlanıyor.
Bu olay şimdiden iki liderin ortaya koyduğu anlatıyı daha da gülünç hale getirdi. Sonuçta İran’a yönelik saldırıların yeniden başlatılması, her ikisinin de iddia ettiği gibi Amerikan halkını korumak için gerçekten bu kadar gerekliyse, bu gereklilik neden o insanların oy verip vermemiş olmasına bağlı olsun?
Gerçek şu ki, bu yılın başlarında burada ortaya koyduğum gibi, İran’a karşı savaş, haydut bir rejimden gelen yakın bir tehdidi önlemeye yönelik sert ama gerekli bir önlem değil. Bu, hükümetimizin yürüttüğü diğer bütün askeri eylemlere eklenen ve kendine özgü, bağlantıları güçlü çıkar gruplarından oluşan bir koalisyonun işine yarayan bir askeri eylemden ibaret; bu koalisyon, Amerikan gücünü bölgedeki başlıca rakiplerini zayıflatmaya yöneltmek isteyen İsrailli politikacılardan, Amerika’nın azalan mühimmat stoklarını yeniden doldurmak için para alan yerli silah şirketlerine kadar uzanıyor.
İran’ın kendisinden çok daha ağır silahlarla donanmış iki nükleer güçle nükleer bir savaş başlatmaya aylar, hatta haftalar uzaklıkta olduğu; birkaç İsrail ve Amerikan şehrini yok etmek için bütün ülkesini feda etmeye yalnızca istekli olmakla kalmayıp bunun için var gücüyle çabaladığı ve bunu elinde olmayan ve elde etmeye yakın da olmadığı silahlar ve silah taşıma teknolojisiyle gerçekleştireceği yönündeki anlatı açıkça gerçek değil. Ancak bu, savaş yanlısı koalisyonun, hepsinin pek de açıklamak istemedikleri nedenlerle istediği bir savaşı kamuoyunun yeterli bir kısmına en azından edilgen biçimde kabul ettirmek için şimdiye kadar keşfettiği en etkili yol.
Ne var ki bu etkililik son aylarda açıkça azaldı. Bugün Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi Trump’ın İran politikasını onaylamıyor ve bunun enerji fiyatlarına etkisi ile beraberinde getirdiği bütün korkunç sonuçlar konusunda yaygın kaygılar büyüyor. Bu son derece sevilmeyen bir savaş. Yine de önümüzdeki haftalarda yalnızca sürmesi değil, tırmanması da bekleniyor.
Bu, aynı zamanda bu hikâyenin, savaşın sevilmemesinden çok daha az ilgi gören, daha da önemli bir başka yönünü öne çıkarıyor: Demokratik seçimlerin siyasi iktidarı sınırlama aracı olarak düpedüz yetersizliği.
Çoğumuzun büyürken öğretildiği standart anlatıya göre insanlık tarihinin büyük bölümünde insanlar, siyasi gücü bencilce kullanan krallar, oligarklar ve her türden yönetici altında acı çekti. Servet ve güç toplumun küçük bir kesiminin elinde toplanmışken diğer herkes ya gerçek anlamda kulluk içinde ya da kulluktan farksız maddi koşullarda yaşamaya zorlanıyordu. Ancak demokrasinin icadıyla bunun değiştiği varsayılıyordu.
Başlangıçta antik Atina’daki gibi yalnızca birkaç kıvılcım vardı; ama sonra, özellikle 18. ve 19. yüzyıllardaki sözde liberal devrimlerle halk ayaklandı, despot yöneticilerini devirdi ve hükümetlerin halk adına hareket ettiği demokrasiler kurdu.
Bu “yenilik” de kamuoyunun hükümetin ne yapmasını istediğine karar verdiği, politikacıların bu tercihleri temsil etme fırsatı için yarıştığı ve ardından tekrarlanan seçimlerin onları hesap vermeye zorlayan bir mekanizma sunduğu, böylece siyasi güce sahip olanların demokrasi öncesi yöneticilerin mülksüzleştirici yollarına dönmesini engellediği modern aydınlanmış dünyamızı ortaya çıkardı.
Bu temel formül, hükümet ve hükümet onaylı okul müfredatları ile ana akım basından tükettiğimiz haberlerin büyük kısmı aracılığıyla bize öylesine işlenmiş ki pek çok kişi tekrarlanan demokratik seçimleri hükümetler ve her türden toplumsal seçkinler üzerindeki tek anlamlı sınırlama olarak görüyor.
Siyasi düzen, bütün dünyayı demokrasiler ve otoriterler diye iki kampa ayırırken son derece bilinçli davranıyor. Onlara göre bunlar bir yelpazenin iki ucu bile değil, tek iki seçenek. Bir hükümet ya özgür demokratik seçimler yoluyla kamuoyuna hesap verir ya da vermez.
Ne var ki her şey, Trump’ın, sevilmeyen savaşlar yürütmek gibi şeyler yapma konusunda hükümetin kabiliyeti üzerindeki bu sözde en üstün sınırlamayı yalnızca birkaç hafta bekleyerek aştığını gösteriyor. Önümüzdeki çarşamba geldiğinde Trump ve partisinin bir sonraki seçime kadar bol bol zamanı, çoğu durumda yılları olacak; bu da ona siyasi sonuçlardan endişe etmeden sevilmeyen politikasını dayatmaya devam etmesi için geniş bir alan tanıyacak.
Düzen, Trump’ın bunu yalnızca demokrasiden nefret eden ve sistemin nasıl işlemesi gerektiğine saygı duymayan, otoriter olmaya hevesli biri olduğu için yapmaya istekli olduğunu düşünmemizi istiyor. Ancak bu, başkanların son derece sık yaptığı bir şey.
George W. Bush, Irak’taki “takviye harekâtını” 2006 ara seçimlerinin sonrasına erteledi. Barack Obama ikinci dönemindeki göç reformlarını hayata geçirmek için 2014 ara seçimlerinin sonrasını bekledi ve daha önce de tartışmalı düzenlemeleri 2012 seçiminin sonrasına ertelemişti. Baba George Bush, haftalar önce emrini verdiği Körfez’deki askeri yığınağı duyurmak için 1990 ara seçimlerinin üzerinden iki gün geçmesini bekledi. Sonra elbette, hepsi savaşların dışında kalma vaadiyle seçim kampanyası yürütüp seçimleri kazanan, ancak seçim bittikten sonra rota değiştiren Woodrow Wilson, FDR ve LBJ var.
Bu vakaların her biri kendine özgü ve sonradan yürürlüğe konan politikaların ne kadar sevilmediği değişiyor; ama mesele şu ki Trump, eylemlerinin zamanlamasını bir seçime göre ayarladığı için bir istisna değil. Yine de demokratik seçimler bize öğretildiği gibi gerçekten güçlü bir sınırlama olsaydı, bu tür dolambaçlı yolların son derece nadir ve uygulanması zor olmasını beklerdik. Ama değiller. Kitlesel demokrasilerde çok sık rastlanan bir durum.
Bunu gerçekten anladığınızda bezginliğe kapılmak kolay olabilir. Burada sık sık değindiğim gibi, içinde bulunduğumuz demokrasi çağında bile hükümetin hiçbir zaman gerçekten kamuoyu tarafından yönlendirilmediğini ya da idare edilmediğini içselleştirdiğinizde kamuoyunu anlamsız görmek cazip gelebilir. Seçim vaatleri, yerine getirildiğinden çok daha sık çiğneniyor. Hükümetin bütün birimleri halkın ne istediğine gerçek bir ilgi göstermiyor ve bunun için gerçek bir bedel ödemiyor gibi görünüyor.
Ancak (böyle adlandırabileceğimiz) bu demokratik nihilizm, saf demokratik idealistlerle aynı temel tuzağa düşüyor. Her ikisi de kamuoyunun hükümeti nasıl etkilediğine dair temel bir yanlış anlamaya dayanıyor.
Devletler kamuoyu tarafından yönetilmez ya da yönlendirilmez. Devletler, her zaman olduğu gibi bugün de kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden varlıklardır. Ancak hiçbir zaman istedikleri her şeyi de yapamamışlardır. Devletler, yanlarına kâr kalabilecek olanı yapar.
Başka bir deyişle kamuoyu devleti yönlendirmez, ama onu sınırlayabilir.
Çünkü yasallaştırılmış yağma ile ayakta kalan her devlet, proto-devlet ve toplum içindeki her grup aynı temel sorunla karşı karşıya kalmıştır: Mülksüzleştirdikleri nüfus karşısında sayıca çok azdırlar. Bir devlet devlet olarak ayakta kalacaksa, başka herkes için suç sayılacak şeyleri yapmakta haklı olduğuna, daha doğrusu, halkın kendisinin de bir ilahi hak, yazılı bir anayasa ya da demokratik bir süreç nedeniyle devletin saldırganlığına direnmekte haklı olmadığına nüfusun yeterli bir kısmını ikna etmek zorundadır.
Pek çok açıdan siyasi düşünce ve kurumlar tarihine, devletlerin, nüfusu mülksüzleştirmelerinin iyi ve adil olduğuna ikna etmekte en etkili olduğu kanıtlanan entelektüel ya da duygusal mazereti arama, benimseme, terk etme ve ona yönelme tarihi olarak bakabilirsiniz.
Bu açıdan bakıldığında Sovyetler Birliği, devlet gücünün mazereti işe yaramaz hale geldiği için çöktü. Liberal devrimler de en iyi, devletlerin monarşi biçimine bürünmesini mümkün kılan devlet yönetimine ilişkin eski gerekçenin çöküşü olarak anlaşılabilir. İnsanların zihnindeki bu devrim sırasında gelişip ayakta kalan devletler, devlet gücü için yeni ve etkili bir mazeret benimseyenlerdi. Bu durumda söz konusu mazeret, demokratik bir süreç yoluyla halk egemenliği yanılsamasıydı.
Bu hâlâ modern devletlerin bize yaptığı her şeyi haklı gösteren temel meşrulaştırıcı efsane. Federal hükümeti yönlendirenin biz halk olduğumuz fikri her fırsatta kafamıza kakılıyor; öyle ki bunun gerçekten doğru olduğuna inanalım. Ve aksini gösteren bütün kanıtların, kusurlu kişiyle birlikte ortadan kalkacak geçici bir sapmadan ibaret olduğuna inanalım.
Ancak sistemin gerçekte böyle işlediğini kabul etmek karamsarlık ya da umutsuzluk için bir neden değil. Bütün bunların içinde umut için önemli bir neden var. Çünkü devletin kendini sürekli haklı çıkarma ihtiyacı önemli bir zaafını ortaya koyuyor. Kamuoyu gerçekten güçsüz olsaydı, hükümettekiler onu şekillendirmek için bu kadar çaba harcamazdı.
Trump yönetiminin savaşı seçimden önce yeniden başlatmakta tereddüt etmesi, bu gücün varlığına dair bazı kanıtlar sunuyor. Ne yazık ki Amerikalılara bu gücü neredeyse yalnızca, politikacıların yönünü bulmakta ve kontrol etmekte son derece ustalaştığı bir mekanizma aracılığıyla kullanmaları öğretildi.
Ama devleti anlamlı biçimde sınırlamak istiyorsak, iktidardakilerin, biz oy verdik diye istediğimiz gibi davranmaya başlamasını oturup beklemeye devam edemeyiz. Sistemimizin gerçekte nasıl işlediğini fark etmemizde, bunu başkalarına göstermemizde ve genel olarak eylemlerini mümkün kılan mazeretlerle yakayı sıyırmalarına izin vermeyi reddetmemizde çok daha fazla güç var.
Bu gerekçeler halk üzerindeki etkisini yitirdikçe devletin bunlara dayanarak hareket etmesi zorlaşır. İktidardakiler, güçlerinin halkın neyi kabul edeceğine bağlı olduğunu biliyor. Halkın da bunu anlaması gerekiyor.
Kaynak: https://mises.org/mises-wire/iran-midterms-and-myth-government-people