İnsanlığın Kökenleri Faşizmin Temel Mitolojisini Yok Ediyor

Derin tarih, faşistlerin ırk saflığı, hiyerarşi ve kimlik mitlerine nasıl meydan okuyor?

İnsanlığın geçmişini derinlemesine araştırıp ortaya çıkarabildiğimiz ölçüde, modern dünyanın en güçlü siyasi mitlerinden bazılarını sürdürmek o oranda zorlaşıyor.

Bir yüzyıldan fazla bir süredir, otoriter ideolojiler meşruiyetlerini köken hikâyelerinde aramaktadır: saf ırklar, ataların yurtları, başlangıç hiyerarşileri ve uygarlık kaderleri. Özellikle faşizm, her zaman başlangıçlara takıntılı olmuştur. İster Aryan soyuna ilişkin Nazi fantezilerinde, ister etnik süreklilik mitlerinde ya da demografik yer değiştirme ve uygarlık çöküşüne dair çağdaş anlatılarda olsun, geçmiş bir otorite kaynağına dönüştürülüyor. Tarih kader haline geliyor. Kökenler birer meşruiyet kaynağına dönüşüyor

Ancak arkeoloji, antropoloji, genetik ve evrim bilimi giderek farklı bir hikâye anlatmaktadır. Bu alanlardaki araştırmalar, ırksal saflık, hiyerarşi ve insan doğasına ilişkin eski varsayımlara meydan okumaktadır. Derin tarih, yalıtılmışlıktan ziyade göçü, sürekli çatışmadan ziyade iş birliğini ve kaçınılmazlıktan ziyade deneyselliği ortaya koymaktadır.

20.yüzyılın çok az düşünürü bu gerçeği, geçmişe dair rekabet eden vizyonların çoğu zaman insanlığa dair farklı bakış açılarını gizlediğini gözlemleyen Georges Bataille kadar açık bir şekilde görmüştür.

Günümüzde daha çok erotizm, fedakârlık ve ihlal üzerine yazılarıyla tanınan Fransız filozof Bataille, aynı zamanda tarih öncesinin faşist mitolojiye karşı bir panzehir görevi görebileceğini fark eden ilk önemli Avrupalı ​​entelektüellerden biriydi. Faşist hareketlerin köken mitlerini eşi görülmemiş bir ölçekte seferber ettiği 1930’lar ve 1940’larda, o kendisini dönemin en güncel arkeolojik, antropolojik, paleontolojik ve sosyolojik araştırmalarına vererek mağara sanatına, ritüellere ve insan yaşamının en erken izlerine yöneldi.

Tarih öncesi dönem üzerine yazdığı eserler, zamanının keşiflerinden ve tartışmalarından geniş ölçüde yararlanarak felsefi, antropolojik ve siyasi ilgi alanlarını aynı anda ele almaktadır. İnsanları diğer hayvanlardan ayıran nedir? Sembolik düşünce nasıl ortaya çıktı? Devletlerden, uluslardan ve örgütlü dinlerden önce hangi topluluk biçimleri vardı? Bu soruların cevapları, İtalya’da Benito Mussolini’nin ve Almanya’da Adolf Hitler’in yükselişi sırasında, insanlığa dair rekabet eden vizyonların ölüm kalım meselesi haline gelmesiyle birlikte özellikle aciliyet kazandı.

Mağara sanatını ve Fransa’daki Lascaux Mağarası gibi alanlardan ortaya çıkan keşifleri inceleyen Bataille, basit bir olgudan etkilenmişti. Duvarları boyayan sanatçılar arkalarında hiçbir isim bırakmamıştı. Hiçbir hanedan kurmamışlardı. Hükümdarlar ya da fatihler için hiçbir anıt dikmemişlerdi. Ancak insanlık tarihinin en olağanüstü imgelerinden bazılarını oluşturmuşlardı.

Bataille için isimlerin yokluğu bir dipnot değildi; meselenin özüydü.

Mağaralar, yazarlık, mülkiyet ve egemenlikten önce gelen kolektif yaratım biçimlerini ortaya koyuyordu. Sanat, bireysel dehanın ya da siyasi otoritenin bir ifadesi olarak değil, bir topluluğun kendisini ve dünyadaki yerini anlamasını sağlayan ortak bir sembolik faaliyet olarak ortaya çıkıyordu.

Bataille, faşizmin liderlik kültünün aksine, en erken başyapıtları; tahakkümden ziyade katılımdan, şöhretten ziyade anonimlikten ve kişilik kültünden ziyade kolektif yaratımdan doğan bir insanlık keşfetti.

Bu gözlemlerin siyasi sonuçları, Avrupa ve Asya’nın büyük bir bölümünü etkisi altına alacak totaliter rejimlerin yükselişi sırasında giderek göz ardı edilemez hale geldi. Bataille, 1933 tarihli “Faşizmin Psikolojik Yapısı” başlıklı makalesinde egemenlik, otorite ve karizmatik liderliğe duyulan ilgiyi analiz etti. 1936’da, sembolü başsız bir insan figürü olan faşizm karşıtı entelektüel bir grup olan Acéphale’i kurdu.

Bu sembol kasıtlı olarak kışkırtıcıydı. Bataille; Führer’e, İl Duce’ye, Stalin’e ve her türlü liderlik kültüne karşı, başsız bir insanlık önerdi. Bu figür, siyasi bir açıklamadan çok, totaliter hareketlerin yücelttiği ilkelerin sembolik bir tersine çevrilmesiydi. Egemenliğe karşı, tek bir otoriteye indirgenemeyecek kolektif varoluş biçimleri tasavvur etti. Hiyerarşiye karşı ise katılımı, karşılıklılığı ve ortak deneyimleri vurguladı.

Tarih öncesi dönem, alternatif bir mitoloji sağladığı için değil, mitolojik basitleştirmeye direnen bir geçmişi ortaya çıkardığı için önem kazandı. Bataille, uluslardan, devletlerden ve merkezi otoriteden önceki insan varlığının izlerini koruyor gibi görünen Lascaux gibi mağaralara yöneldi. Orada bulduğu şey özgün bir halk ya da atalara ait bir ırk değil, modern siyasetin sıklıkla kendisini anlamaya çalıştığı kategorilerden kaçan kolektif yaşam biçimleriydi.

Hobbes’a Karşı

Bu anlamda, Bataille’ın tarih öncesi okuması, modern siyasal düşüncenin kurucu mitlerinden birine doğrudan bir meydan okumaydı. Thomas Hobbes, Leviathan (1651) adlı eserinde, siyasi otoriteden önceki yaşamı ünlü bir şekilde “yalnız, yoksul, iğrenç, vahşi ve kısa” olarak tanımlamıştır. Ona göre insanlar başlangıçta evrensel bir çatışma durumunda, yani “herkesin herkesle savaştığı” bir halde yaşıyorlardı ve onları ancak egemen bir güç kurtarabilirdi.

Bu imge, yüzyıllar boyunca siyaset teorisini şekillendirmiştir. İnsan doğası ve toplumsal düzen hakkındaki varsayımları hala etkilemeye devam etmektedir. Eğer başlangıç çatışmalı ise, hiyerarşi kaçınılmazdır. Eğer rekabet insanlığın belirleyici özelliği ise, güçlü otoriteyi meşrulaştırmak daha kolay hale geliyor.

Oysa günümüzde çok az antropolog, arkeolog veya evrim araştırmacısı Hobbes’un tanımında yer alan erken insan toplumlarının hallerini kabul edecektir. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca tarih öncesine ilişkin keşifler, insanlığın herkesin herkese karşı yürüttüğü bir savaştan doğduğu yönündeki tabloyu aşamalı olarak aşındırmıştır. Bunun yerine bu bulgular, toplumsal bağın egemenlikten önce geldiğine ışık tutmuştur.

İş Birliği ve İnsan Başarısı

21.yüzyıldaki araştırmalar bunun ardındaki mantığı açıklamaya başlamıştır. İş birliği, uygarlığın ikincil bir başarısı olmaktan çok, uygarlığı mümkün kılan koşullardan biriydi. İnsan yavruları yıllarca bakım gerektiriyor ve bu bilginin kuşaklar boyunca aktarılması gerekiyor. Yiyecek paylaşımı, iletişim ve karşılıklılık, geç ortaya çıkan kültürel icatlar değildi. Bunlar hayatta kalmak için gerek şartlardı.

Araştırmacılar giderek daha fazla Homo sapiens’i benzersiz derecede aşırı iş birlikçi bir tür olarak tanımlamaktadır. 2014 yılında Nature dergisinde yayımlanan çığır açıcı bir çalışmada, yazarlar el birliğiyle yavru yetiştirmenin ve olağanüstü düzeydeki toplumsal iş birliğinin insan bilişinin ve kültürünün evriminde belirleyici bir rol oynadığını ileri sürmüşlerdir. Ortak çocuk bakımı, kolektif öğrenme ve toplumsal aktarım, hayvanlar dünyasında benzeri görülmeyen birikimli kültür biçimlerini mümkün kılmıştır.

İnsanlar, uygarlık onlara iş birliğini dayattığı için iş birlikçi hale gelmediler aksine uygarlık, insanlar zaten iş birlikçi oldukları için mümkün oldu. Amerikalı antropolog Sarah Blaffer Hrdy de Mothers and Others adlı eserinde benzer bir noktaya değiniyor; biyolojik ebeveynlerin çok ötesine uzanan bakım ağlarının insan evrimini şekillendirmeye yardımcı olduğunu belirtiyor. İnsanlar, birbirlerine bağımlı olmayı öğrendikleri için hayatta kaldılar.

Gelişimsel ve karşılaştırmalı psikolog Michael Tomasello da benzer bir sonuca ulaşıyor. A Natural History of Human Morality adlı eserinde, insan bilişini ayırt eden şeyin üstün bireysel zekâ değil, paylaşılan yönelmişlik kapasitesi yani dikkat, hedefler ve eylemleri başkalarıyla eşgüdüm içinde düzenleme yeteneği olduğunu savunuyor. Bu bakış açısına göre insan zekâsı temelde toplumsaldır.

Benzer bir sezgi günümüzde yapay zekâ hakkındaki tartışmalarda da yeniden ortaya çıkmaktadır. Bir yapay zekâ araştırmacısı olan Blaise Agüera y Arcas, zekânın yalnızca bireysel bir özellik olmadığını, iletişim, öğrenme ve alışveriş yoluyla ortaya çıkan bir şey olduğunu ileri sürmüştür. Dil, bireysel avantajın bir aracı olmaktan çok, kolektif zekânın bir teknolojisi olabilir.

Hobbes toplumu çatışmadan doğan bir yapı olarak görürken, birçok çağdaş araştırmacı toplumun iş birliği tarafından şekillendirildiğini öne sürmektedir.

Olasılığın Arkeolojisi

Aynı dönüşüm, siyasal gelişime ilişkin anlayışımızı da değiştirmiştir. David Graeber ve David Wengrow, The Dawn of Everything adlı eserlerinde, insan toplumlarının sabit bir sıra boyunca; kabile öncesi gruplar, kabileler, şeflikler ve devletler şeklinde ilerleyerek her aşamada daha hiyerarşik hale geldiği yönündeki yaygın anlatıya meydan okumaktadır.

Yazarlar onlarca yıllık arkeolojik araştırmaya dayanarak, farklı siyasal düzenlemeleri tekrar tekrar deneyen toplumları tasvir ederler. Bazıları hiyerarşik yapıları daha sonra bunlardan vazgeçmek üzere yalnızca geçici olarak benimsemiştir. Diğerleri ise mevsimsel ritimlere göre merkezî ve merkezî olmayan örgütlenme biçimleri arasında gidip gelmiştir. Büyük nüfuslar bazen krallar, daimî ordular veya merkezî bürokrasiler olmadan var olmuştur. Bu anlatılar, insanlık tarihini devlete doğru bir yürüyüşten çok, bir siyasal deneyler alanı gibi göstermektedir.

Bu bakış açısının sonuçları arkeolojinin çok ötesine uzanmaktadır. Eğer hiyerarşi kaçınılmaz değilse, otoriterlik artık kendisini insan gelişiminin doruk noktası olarak sunamaz. Eğer insanlar kolektif yaşamı örgütlemenin farklı yollarını tekrar tekrar icat etmişlerse, siyasal alternatifler ütopik fanteziler değildir. Onlar tarihsel gerçekliklerdir. Geçmiş bizim kaderimizi değil, var olmanın başka olasılıklarını ortaya koyar.

Irka Karşı Derin Tarih

Tarih öncesinin faşizm karşıtı sonuçları özellikle 20. yüzyılda daha da görünür hale gelmiştir.

Nazi akademisyenleri arkeolojiyi ırksal kökenlerin bilimine dönüştürmeye çalışırken, diğer bazı araştırmacılar aksi yönde hareket ettiler. Arkeolog V. Gordon Childe, Man Makes Himself adlı eserinde insan ilerlemesinin biyolojik bir kaderden ziyade yenilik, alışveriş ve kolektif icadın sonucu olduğunu vurguladı. Antropolog Franz Boas’ın The Mind of Primitive Man adlı eseri, ırksal hiyerarşi teorilerini çürüttü ve kültürel farklılıkların biyolojik değil tarihsel olduğunu gösterdi. Etnolog Paul Rivet’nin göç ve Amerika kıtasının insanlarla iskânı üzerine çalışmaları, bölgede ırk saflığı ve süreklilikten çok insan dolaşımını, karşılaşmayı ve karışımı öne çıkardı. Farklı disiplinlerde çalışan bu araştırmacılar benzer bir sonuca ulaştılar: insanlık tarihi ne kadar derinlemesine incelenirse, sabit kökenler ve kalıcı kimlikler hakkındaki fikirler o kadar sürdürülemez hale gelir.

21.yüzyılda genetik alanında yaşanan ilerlemeler bu sonucu daha da güçlendirmiştir. Antik DNA araştırmaları, tıpkı bir asır önce mağara resimlerinin keşfinin tarih öncesi kültür hakkındaki anlayışımızı kökten değiştirmesi gibi, geçmişe dair anlayışımızı da çarpıcı bir şekilde dönüştürdü. Avrasya boyunca ve ötesinde yapılan genetik çalışmalar, istikrarlı ve yalıtılmış nüfuslara ilişkin eski anlatılara meydan okuyarak tekrarlanan göç, karışım ve alışveriş süreçlerini ortaya çıkarmıştır.

Genetik, binlerce yıl boyunca sabit kimlikleri koruyan yalıtılmış grupları ortaya çıkarmaktan çok, sürekli hareket ve dönüşümü göstermektedir. Homo sapiens bile Neandertaller ve Denisovalılar da dâhil olmak üzere diğer insan gruplarıyla karşılaşmaların izlerini taşımaktadır.

Geçmişe doğru ne kadar uzağa gidersek, ırksal saflık fantezilerini sürdürmek o kadar zorlaşmaktadır.

Bataille’ın Düşüncesi Neden Hâlâ Önemli

Tarih öncesi siyasal bir program sunmuyor. Bize çağdaş toplumların nasıl örgütlenmesi gerektiğini söylemiyor ve kaybedilmiş bir altın çağı da ortaya çıkarmıyor. Önemli olan nokta, tarih öncesi insanlığın barışçıl, eşitlikçi veya ahlaken üstün olması da değildir. İnsan şiddeti eskidir. Tahakküm ve çatışma da öyledir.

Ders başka bir şeydedir.

Derin tarih, otoriter ideolojilerin insanlık hakkında bize anlattığı bazı hikâyeleri zayıflatmaktadır. Irksal saflık mitlerine karşı, ırkların karışımını ortaya koyuyor. Hiyerarşik başlangıç mitlerine karşı, siyasal yapı üzerindeki deneyleri ortaya koyuyor. Egemenliğin zorunluluğu mitlerine karşı, insan iş birliğini ortaya koyuyor. Sabit kimlik mitlerine karşı ise dönüşümü ortaya koyuyor.

Bataille, tarih öncesinin yalnızca kökenlerle ilgili olmadığını anlamıştı. Tarih öncesi aynı zamanda köken hikâyelerinin otoritelerini kaybettiklerinde ne olduğuyla da ilgiliydi. Günümüzde milliyetçilik ve otoriter siyaset yeniden soy, kimlik ve kader içinde meşruiyet ararken, derin tarih farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Ne kadar geriye gidersek, faşizmin tarihsel anlatılarda geçerlilik bulması o kadar zorlaşmaktadır. Bunun yerine görünür hale gelen şey; hareket ve alışverişin, iş birliğinin ve ortak yaratımın tarihidir.

Tarih öncesi, tahakkümü mazur göstermemektedir. Onu ortadan da kaldırmıyor. Tahakkümü bir perspektife yerleştiriyor. Otoriterliğin yeniden yükselişte olduğu bir dönemde, derin geçmiş hem alçakgönüllülük hem de güven veren bir gerçeği ortaya koyuyor: en büyük gücümüz asla ırk saflığı veya egemenlik değil, işbirliği yapma, bağlantı kurma ve birbirimize güvenme kapasitemiz olmuştur.

 

*Yann Perreau, yazar, eğitimci ve çağdaş sanat küratörüdür. Independent Media Institute’un Human Bridges projesi için yazarlık yapmaktadır. Sanat, iklim, anonimlik ve diğer konular üzerine çeşitli kitaplar yayımlamıştır.

 

Kaynak: https://observatory.wiki/Human_Origins_Destroys_Core_Fascist_Mythology

Tercüme: Ali Karakuş