İnsanın Toplumsallığı Nasıl Ele Alınmalı?
İnsanın tek başına olduğu tekil, bireysel halinin dışındaki varoluş biçimleri, “topluluk”, “toplum”, “grup” vs. gibi değişik adlar alıyor. Bizce bu hali, en iyi, “Tarih ve Tin” (Ayrıntı yayınları, 2020) yazarı meslektaşımız Joel Kovel’in “grup-varlık” kavramı tanımlıyor. İnsanın grup-varlığının büyük ve özel biçimleri olarak görebileceğimiz “kabile”, “kavim”, “ulus”, “kültürel topluluk”, “siyasal kitle” gibi oluşumları ve “parti”, “ordu”, “kilise”, “cemaat” gibi yapıları da düşündüğümüzde hele hele bütün bu oluşum ve yapıların birbirleriyle ilişkilerini hesaba kattığımızda insanın grup-varlığını ilgilendiren alanlar ve elimizdeki bilgi uçsuz bucaksız bir hale gelir. Ama ne ki, böylesine bir bilgi birikimine rağmen insanın grup-varlığının doğası ve ne’liği hakkında tutarlı bir bakışımız yoktur. Hatta insanın neden grup halinde yaşadığı sorusu bile, “grup içinde yaşamak, soyu sürdürme açısından daha avantajlı olduğundan insanlar doğal olarak grup içinde olmaya güdülüdürler” örneğinde olduğu gibi ancak bazı bilimsel görünümlü önyargılarla cevaplanmaktadır. Genellikle siyasal ideolojiler büyük grupların özelliklerini yüceltirlerken, özellikle psikoloji olmak üzere beşeri bilimlerde insanın grup-varlığını küçümseyen, ilkellikle ve bebeklikle özdeşleştirmeye çalışan bir yaklaşım egemen olmuştur.
İnsan-grup ilişkilerini ele alma konusunda yöntemsel olarak da sorunlar vardır. Kendisini en yalın biçimde, bireyi temel birim olarak kabul edip, grubu (toplumu) bireyin davranış veya içgüdüleriyle açıklayan pozitivist psikolojide ve toplumu (grubu) onu meydana getiren bireylerin toplamından farklı bir varlık alanı olarak görüp, bireysel benliğin oluşumunda (grubun) toplumun birey üzerindeki etkisine odaklanan pozitivist ve yapısalcı sosyolojide gösteren indirgemeci kutupların arasında birçok başka yaklaşım tarzı yer almaktadır. Uzun yıllardır grup psikoterapisi uygulamalarının içinde olan birisi olarak biz de, insanın toplum içindeki yaşamını ele alırken, bireyi ve toplumu birbirlerine indirgeyici yaklaşımların reddedilmesinden, birey-toplum ilişkisine değişik aşamalarda farklı yanları öne çıkan, diyalektik bir bütün olarak bakılmasından yanayız. İnsanın grup-varlığına bakışımızı belirleyen temel konum, bireyin ve toplumun, bu “ayrılamazlık” ve “indirgenemezlik” özellikleridir. Bu bakışımızı gençlik yıllarımızdan itibaren ortaya çıkan bilgi birikiminden yola çıkarak “İnsan Kısım Kısım: Toplulukların Anlaşılmasında Psikolojik Bilimler” (son baskısı Vadi Yayınları, 2019) kitabımızda ele almaya çalıştık. Her ne kadar kendi mesleki pratiğimizin getirdiği durumun sonucu olarak sosyal psikolojiden ve grup psikoterapisinden kaynaklanan yaklaşımlara daha çok yer versek de, insan-toplum etkileşiminin “ayrılamazlık” ve “indirgenemezlik” ilkelerine göre ele alınmasının sağlanmasında Heidegger’in felsefi bakışının önemini vurguladık.
Şimdi yıllar sonra “Benlik, Bilinç, İrade” konularında düşünürken Pina Cabral’ın önceki bölümde gündeme getirdiğim antropolojik bakışının da insan ve toplumun, birey ve grubun asla ayrı ve indirgemeci tarzda ele alınmaması gerektiği fikrine güçlü bir destek vereceğini görüyor ve o konunun üzerinde durmak istiyorum. Ama önce Heidegger’in bakışına kısaca göz atmama izin verin.
Heidegger’in Dasein’ı
Alman felsefeci Martin Heidegger, insanın varoluşunu tanımlamak için “Dasein” kavramını üretmiştir. Ona göre, Dasein’ın varoluşsal analitiği[1], herhangi bir psikolojiyi, antropolojiyi ve hatta biyolojiyi öncelemektedir; çünkü ampirik psikolojinin ve diğer beşeri bilimlerin görünüşe ve niceliğe dayalı araştırmalarının aksine, Daseinanaliz, doğrudan doğruya insanın varlığına, ontolojisine odaklanmıştır. Heidegger, İsviçre’nin Zollikon kentinde psikolojiyle ilgili profesyonellere verdiği seminerlerde özetle şunları anlatmıştır:
İnsan varoluşu, kendi içerisine katlanmış veya enkapsüle olmuş bir antite, bir yerlerde var olan tek başına bir nesne değildir. “Ego”, “özne”, “kişi”, “bilinç”, “psişe” gibi psikolojik amaçla kullanılan kavramların ve bu kavramlar üzerine bina edilen teorilerin temel yanılgısı, tam da bu noktada karşımıza çıkar. Daseinanalitik görüşün üzerine bina olduğu Dasein kavramı ise, insan varoluşunu “dünya-içinde-varlık” (being-in-the world) olarak kavramaya çalışır; varoluşun varlığa (insanın yaşamında etkileşim içinde bulunduğu tüm fenomenlere) ve anlamına açık olmasını ifade etmektedir. Dasein olarak var olmak, fenomenlerin işaret ettikleri şeye muhtemel giriş yollarına izin veren bir boyutu açık tutmak demektir. Dasein, anlam ortaya koyan (meaning-disclosure) ve asla nesnelleştirilemeyecek bir arenadır.
Heidegger’e göre modern psikoloji, antropoloji ve psikopatoloji insanı en geniş anlamda bir nesne, bir “el-altında-varlık” (being-at-hand; Vorhandenes), yani ontik alana ait, tümüyle ampirik olarak belirlenebilir bir eğilimler toplamı şeklinde ele almaktadır. Galileo ve Newton’un “doğa” tanımının etkisi altındaki modern beşeri bilimler ise insanı, hareket halindeki, uzamsal-zamansal bir nokta olarak görmektedirler. Bu yaklaşımlar, insanın insaniliğini ve özellikle başka varlıklarla bağlantı kurabilen, varlığa açık ve ontolojik bir niteliğe sahip olan yanını ihmal etmektedirler. Burada insanilikten kasıt, insanın etkileştiği her şeyle özgürce bağlantı kurmak, etkileşim ve ilişki içerisinde olmak için istek duymasıdır.
Freud’un yaptığı da, yarı-naturalistik bir tutumla, insan yaşamını yöneten nedensel ağı, yani bilinçdışındaki libidinal dürtüleri ortaya koymaya çalışmaktan ve nedensel açıklama ile yetinmekten ibarettir. Bu yüzden Freud’un da insan organizmasını kendi kendine kimyasal olarak yapılaşmış girişimler ve insanın ruhsal yaşamının nedenini veya zeminini de kimyasal fizyoloji olarak görenlerden önemli bir farkı yoktur. Libidinal dürtülerle ve içgüdülerle insan fenomenini açıklama çabaları, bir bilimin yöntemsel gerekliliklerini yerine getirebilir getirmesine belki, ama artık bu bilimin nesnesi, insan olmaktan ziyade mekanik veya mekanik biçimde yapılaşmış bambaşka bir doğa fenomenidir.
Fenomenolojinin kurucusu hocası Edmund Husserl’i izleyen Heidegger’e göre metodolojik olarak önem verilmesi gereken şey, teorik bir kurgu yaparak fenomene ille de bir açıklama sağlamak değil, fenomene dikkat kesilmektir. Freud da insan psikolojisine dikkat kesilmek yerine onu kendi pozitivist psikanaliz teorisine uydurmaya çalışmaktadır. Freud için insan yaşamını yönlendiren şey, mitolojik bir libido ya da “benlik” (self)i arkadan zorlayan, itekleyen bir “dürtü” (motive), bir “içgüdü” (instinct)dür. Bu şekilde “beni zorlayan şey” formülü, gerçekte olan bir şeyin nesnelleştirilmesinden ve ona böylece yanlış anlam verilmesinden ibarettir. Daseinanalitik açıdan ise, bu tür zorlamalar ve itmeler, Dasein’da kökleşmiş durumdadırlar ve “dünya-içinde-varlık” olmanın dolaysız bir gereğidirler.
Heidegger’in “Zollikon Seminerleri”nde (1987) üzerinde durduğu bir nokta da, Freud’un “bastırma” (repression) teorisidir. Heidegger, ruhsal yaşantının bilinçdışına sürgünü demek olan ve bilinç-bilinçdışı dikotomisine yol açan “bastırma”nın yerine “gizleme” (concealment) ve “gizlememe” (unconcealment)nin, “örtülü” (veiling) ve “açık olma” (clearing)nın iç içe girdikleri, birbirleri içerisine sarıldıkları karmaşık bir düzenek önerir. Freud’un bastırma teorisinde bir fikrin veya tasarımın, bilinçli fark edişten saklanması (hiding; stashing away; Vorstellung) esastır. Oysa Heidegger’in sözünü ettiği gizleme, bilincin bir antitezi olmayıp ‘açık olma’ durumuyla ilgilidir; ‘açık olma’ durumunun karşıtıdır. Gizleme, bilinçdışı ile aynı şey olmadığı gibi, “açık olma” da bilinç ile aynı şey değildir. “Açık olma”, bizzat bilinç olmayıp “bilinçli düşünüm” (reflection) için mutlaka olması gereken bir önkoşuldur. Hiçbir zaman “saf ışık” veya “akıl” anlamına gelmeyen açıklığı, daima “kendini-gizleyenin açık hale gelmesi”, “kendini girilemez olarak ortaya koyan şeyin girilemezliğinin açık hale gelmesi” şeklinde anlamak gerekmektedir.
Yine Heidegger’e göre, Freudiyen bastırma kavramının yan dalları olan “içe-atım” (introjection), “yansıtma” (projection), “aktarım” (transference) gibi kavramlar, “dünya-içinde-varlık” olmanın birincil yaşantısını görmezden gelen, özne-nesne ilişkileri üzerinde hüküm verilen suni zihinsel oluşumlardır. Heidegger, bu tür kavramları ve onlara dayalı psikolojik teorileri, önceden yapılmış bir varsayıma dayalı oldukları ve “dünya-içindeki-varlık”ın belirli bir görünümü olan “başkalarıyla-olan-varlık” (Mitsein)tan soyutlandıkları için saçma bulmaktadır. Örneğin bir başkasının davranışının öznel olarak içe alınması demek olan “içe-atım” kavramı, anne-çocuk ilişkisine uygun düşmemektedir. Gerçekte çocuk, annesinin davranışıyla kendisininkini harmanlamakta ya da annenin “dünya-içindeki-varlık”ını paylaşmaktadır. “Başkalarıyla-olan-varlık”, insanın tam da bizim “grup-varlık” diye nitelediğimiz yanına karşılık gelmektedir. Heidegger, grup-varlığın insanın ampirik-bireysel psikolojiyle kavranamayacak bir varlık hali olduğuna işaret ederek bizi indirgemeciliğe karşı uyarmakta, insanın grup-varlığının nasıl ele alınması gerektiği konusunda bize felsefi bir dayanak ve perspektif sunmaktadır.
Daseinanalitik perspektiften, Dasein, hiçbir zaman özne ile kısıtlanmış bir “benlik” (self)e indirgenemez; Dasein, diğer insanlarla, eşyalarla ve şeylerle bağlantılı olan “dünya-içindeki-varlık”ın bir biçimidir. Varoluşsal anlamda Freud’un ortaya attığı “ego” kavramı ise, “dünya-içindeki-varlık”ın yalnızca belirli amaçlar ve sınırlı bağlamlarda geçerli olan kristalleşmiş bir biçiminden ibarettir. Yani diyebiliriz ki, sonsuz sınırlarını kendisi kısıtlayarak, insan varlığı, “ego” haline gelmektedir.
Heidegger’e göre, bilinen ego kavramlaştırmaları, Descartes’ten türemektedir. Ruh-beden ikileminin ve ondan kaynaklanan birçok sorunun ortadan kaldırılabilmesi için Heidegger, anatomik bedene karşı kişiler arası alanı yani insanın grup-varlığını da hesaba katan “yaşayan beden” perspektifinin benimsenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu yeni bakış açısına göre, insan davranışı, ne yalnızca dışsal olarak gözlemlenebilir veya ölçülebilir niteliktedir ne de yalnızca bedenin, psişik dürtülerin veya öznel niyetlenmenin kanalı olarak hizmet verebildiği, içsel veya içe yönelimli bir fenomendir; bunların hiçbiri olmayan insan davranışı, kişiler arası alanla ilgili bir ifade ediş biçimidir yalnızca.
Heidegger, bedensel fenomenin kişiler arası iletişimdeki rolü hakkında bir el hareketinin ve yüz kızarmasının muhtemel anlamlarıyla ilgili örnekler verir ve ‘psikosomatik tıp’ teriminin aslında var olmayan iki antitenin sentez girişimi olduğunu; beden ve ruhun insanın iki farklı varlık biçimi olmayıp Dasein’la bağlantılı bulunduğu belirlemesini yapar.
[1]Dasein: Heidegger’in insanı ve insanın varoluş biçimlerini anlatabilmek için bulduğu Almanca ‘orada (da) varlık (sein)’ anlamına gelen felsefi bir kavram. Dasein’ın felsefi olarak analiz edilmesi ise, Daseinanaliz ya da varoluşsal analiz gibi adlar almıştır.