İnanç nedir? Anlamadan önce mi gelir sonra mı?

“Neyi biliyorsam ona inanırım… Söylediklerimiz manasını yaptıklarımızın geri kalanından alır… İyi temellendirilmiş inancın temelinde, temellendirilmemiş inanç yatar…” (Ludwig Wittgenstein)

“Modernitenin inanç ile akıl arasında dayatmaya çalıştığı katı ayrımla da mutlu biçimde vedalaşıyoruz… Akıl dediğimiz şeyin içinde bol miktarda inanç ve yorumlarınızda yer alan inancın içinde pişirilmiş pek çok iyi gerekçe bulunur… Tüm yorumlarda akıl ve inanç bir aradadır.” (John D. Caputo)

“’Pirene dağlarının bir tarafındaki hakikat diğer tarafında yanılgı olabilir.’ Pascal’ın bu sözü, hakikatin, sürekli olarak şüphe ve belirsizlik tarafından gölgelendiğini ima eder. Hakikat ile ilgili bu gerçek, yani onun çürütülmeye açık olması, ‘hiç şüphe götürmez’ hakikatlerin olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Başka türlü, inancımıza bir temel bulamaz, şüphe ve belirsizlik içinde yüzerdik. Oysa dindar olalım olmayalım hepimiz şüpheye yer bırakmayan bir inanç sferi içinde yaşıyoruz. İnandığımız, tartışmasız gördüğümüz, Arnold Gehlen’in ‘hoş kesinlik’ dediği, nesilden nesile aktarılan, geleneğe temel oluşturan bir bilgi-değer alanı var. Toplum hayatı, kurallar, kurumlar bu alanın üzerine inşa oluyorlar.” (Peter L. Berger ve Anton C. Zijderveld)

Hatırlayacaksınız “aşkınlık” üzerine yazımızda Pina Cabral’ın önerdiği antropolojide inanç konusunda ortaya çıkan dev kutuplaşmanın çözümü olarak sunduğu görüşlerin, kabaca şu üç sütun üzerine kurulu olduğunu söylemiştik. Bunlar: “i. Evans-Pritchard’ın 1934’te Lévy-Bruhl’u savunduğu o eski makaleye geri dönüş ve ‘katılım’ (participation) kavramının yeniden canlandırılması,  ii. Anselm’in Ontolojik Delili’nin (özellikle insan doğasının sanıldığı gibi pek de rasyonel olduğuna inanmayan Collingwood’un yorumuyla) modern bir antropolojik okuması: aşkınlık dışarıdan ‘öğretilen’ bir şey değil, kişisel ontogenezin kaçınılmaz bir ürünüdür. iii. Radikal bedenleşmiş (embodied/enactive) biliş teorileri (Varela, Thompson, Hutto, Myin, Chemero vb.) aracılığıyla temsiliyetçi (representationalist) zihin anlayışının kesin olarak terk edilmesi…” idi. Birinci ve üçüncü maddede yer alan özellikleri adı geçen yazıda ele almış, önemine binaen Anselm’in Ontolojik Delili’ni bir başka yazıya bırakmıştık. Okumakta olduğunuz yazı, o yazı olmaya adaydır.

Anselm’in Ontolojik Delili ve “İnanç anlamadan önce gelir” fikri

“Ontolojik Delil”in babası ve “anlamak için inanıyorum” (Credo ut intelligam) cümlesinin sahibi olan Anselm (1033 – 21 Nisan 1109), İtalya’da zengin bir ailenin oğlu olarak doğdu, ama 27 yaşında her şeyi bırakıp Fransa’daki Bec Manastırı’na keşiş oldu. Çok parlak bir düşünür olması nedeniyle, kısa zamanda manastırın başrahibi seçildi. Aynı zamanda çok mütevazı, çok merhametli, köle ticaretine karşı açıkça mücadele eden, yoksullara kendi sofrasından yediren bir din adamıydı. Ama tartışmaya girince çok sert bir mantık makinesi olurdu; karşısındakini mantıkla öyle sıkıştırırdı ki, kimse cevap veremezdi. Yükselmesi daha sonra da devam etti; 1093’te İngiltere’nin en önemli kilise adamlarından birisi olarak Canterbury Başpiskoposu yapıldı. Ama Papa’nın otoritesini savunduğu için İngiliz krallarıyla (özellikle II. William ve II. Henry) bir türlü bitmek bilmeyen gerilimler yaşadı ve iki kere sürgüne gönderildi. Bu süreç boyunca hem çok kutsal bir insan, hem çok keskin bir akıl olarak tanındı.

Orta Çağ’ın “akıl + kalp + vicdan” paketinin tamamını tek başına temsil eden kişisi diye tanınan Anselm için Tanrı’yı bulmak hem mantıkla, hem gözyaşıyla, hem de başkalarına hizmet ederek mümkündü. “Önce inanırız (güveniriz, bağlanırız, katılırız)… ancak ondan sonra anlayabiliriz” sözü günümüze kadar etkisini sürdürdü. Ölümünden hemen sonra aziz ilân edildi. Öyle ki, Katolik ve Anglikan kiliseleri hâlâ 21 Nisan’ı “Aziz Anselm Günü” olarak kutluyorlar.

Anselm’in “Ontolojik Delil” diye ünlenmiş görüşü, en basit haliyle “Tanrı, aklımıza gelebilecek en büyük, en mükemmel varlıktır. Ondan daha büyüğü düşünülemez. Zihnimizde olan böyle bir varlığın mutlaka gerçek hayatta da bir karşılığı olması icap eder, var olmaması imkânsızdır” diye ifade edilebilir.   İlk bakışta çocukça görünen bu ifade, Descartes, Spinoza, Hegel ve Bertrand Russell’dan Kurt Gödel’e kadar birçok büyük filozof ve matematikçiyi mantıksal gücüyle etkilemiştir. Cabral ise Anselm’in daha ziyade Evans-Pritchard’ın antropolojiye, Collingwood’un tarih felsefesine yaptığı etkiyle ilgilidir.[1]

“İnanç anlamadan önce gelir” Anselm’in Ontolojik Delili ile de bağlantılı olan ikinci ve belki daha önemli mesajıdır. “Çünkü inanabilmek için anlamaya çalışmıyorum; ama anlayabilmek için inanıyorum. Çünkü şuna da inanıyorum ki, ‘önce inanmadıkça anlayamayacağım’” diyen Anselmus, önce bir şeye inandığımızı (güvenip, kabul ettiğimizi), üzerine sonra düşünmeye ve anlamaya başladığımızı söyler. Bir bebek dünyaya gelirken hiçbir şeyi “anlamaz”. Ama annesinin sesine, kokusuna, sıcaklığına güvenir. İşte bu güven, aynı zamanda ilk “inanç”tır. Bu güven olmadan dil öğrenemez, düşünemez, hiçbir şey anlayamaz. Kaldı ki, bir dilin içine doğar, onun anlam ağına güvenir, sonra anlamaya başlarız. Hiç kimse boş bir kafayla “Ben şimdi sıfırdan bir dünya görüşü kurayım” diye yola çıkmaz, çıkamaz. Benzer ifadeleri içine doğduğumuz aile, kültür, tarih, toplum, başka insanlar ve bir ilişki için de kurabiliriz. Velhasıl, önce o dünyaya “güveniriz” (inanç), sonra o güvenin üstünde akıl yürütürüz (anlama). Bu bakış açısı, Levinas’ın “İnsan deneyimi rasyonel olmaktan önce sosyaldir” görüşüyle tamamen uyumludur. Bu yüzden Cabral de “Hepimiz başka insanlar tarafından insanlığa çağrıldığımız için, iletişim, dünyaya şekil veren bir insan olarak var olmanın bir koşuludur. Toplumsallık, bireylikten önce gelir… Kişinin, başkalarının mantığıyla karşılaşmadan önce kendi aklının içinde yalnız kaldığı hiçbir an yoktur” der. Ve “Şimdi soruyoruz: şayet dünya biz birey olmadan önce içimizdeyse, o zaman tam olarak ne şekilde oradaydı? Tarihsel açıdan her zaman belirli olan bir dünyada bireyler olarak ortaya çıkıyoruz. Bu nedenle betimlemecilerin (temsiliyetçilerin) katı öğreticiliğinin de terk edilmesi gerekir” sonucuna ulaşır.

Anselmus’un anlatmaya çalıştığımız bu fikirleri, daha önce ele aldığımız, Cabral’ın  antropolojideki inanç üzerine olan kutuplaşmanın aşılması için ilk şart olarak koştuğu Lévy-Bruhl’un “katılım” (participation) kavramının yeniden canlandırılmasıyla yakından bağlantılıdır. Biz insan (yavrusu) olarak varoluşsal bakımdan en başından beri, aklımız çalışmaya başlamadan önce bile,
“ben yalnız değilim, bir şeye bağlıyım, bir şey beni taşıyor” hissiyle yaşıyoruz. Hep diğer insanlarla bir aradayız, hep bir dünyaya aitiz.  Biricik insan tekiyiz ama asla diğer varlıklardan tamamen kopuk, apayrı bir monad, tek başına bir kutu değiliz. Kendimizi, annemize, babamıza, ailemize, toprağa, tabiata, eve, dile, kültüre, tarihe, atalarıma, hatta bazen görünmez varlıklara “bağlı, iç içe, katılımcı” olarak tecrübe ediyoruz. Heidegger’in kavramıyla “Dünya içinde varlığız” (Being in the World).

İşte anlatmaya çalıştığımız bu özelliklerimize ve “dünya”mıza, bizim “aşkınlık” dediğimiz halin en kapsamlı, en aşılamaz, en büyük ve güçlü tasavvuruna ve Varlık’ına Anselmus, “Tanrı” adını veriyor. Tüm bunları antropolojide ilk Lévy-Bruhl fark etmiş ve onu “katılım” diye adlandırmıştır. Antropolojideki inanç üzerine kutuplaşmayı aşmak için Bruhl’un “katılım”ıyla Anselm’in bakışını bir arada düşünen Cabral, onları birlikte “katılım olarak aşkınlık”  diye ifade etmiştir.  “Biz mütemadiyen katılım ve aşkınlık içinde yaşadığımızdan  (Tanrı, kutsal, büyük olan) uzakta değil; biz aklımızı açmadan önce zaten içimizde, ilişkilerimizde yaşamaktadır” demek istemiş, noktayı şöyle koymuştur: “Ontolojik Delil’in bugün görmemize yardımcı oluğu şey, her şeyi geri çekseniz de, geriye hala bir şeylerin kaldığıdır. Descartes da aynı uygulamayı (cogito) denediğinde, o uygulamada bir şey buldu. Ancak modern bireysellik ruhuyla aşılanmış olarak, kendisinden başka hiçbir şey göremiyordu. Anselmus ise aksine, kendi kişisel tekliğinden emin değildir; ne de olsa, o ancak Tanrı’nın kişi olduğu ölçüde kişidir ve Tanrı gibi o da ayrıktır. Kendisinin aşkın olduğunu anlar; varoluşunun altında, kendisinin ötesindeki dünyaya açılan bir kapı bulur. Bugün biz de modernizmin kesinlikleri geçtikten sonra kendi içimizdeki, kendimizin ötesindeki ufuklara baktığımızı anlıyoruz. İç mevcudiyet ve eylem alanlarımızın kapıları açıktır, çünkü dünyaya kök salmışlardır. Daha Heideggerci bir tarzda ifade edecek olursak, dünya dünyaları içimizdedir. O halde Anselmus’un aşkınlık anlayışına ve Collinwood’un buna karşılık gelen entellektüalizm karşıtlığına kulak verirsek, daha iyi durumda olacağız”.

Antropolog Pina Cabral’ın daha önceki yazımızda ele aldığımız aşkınlık anlayışının yanı sıra Anselm’in bakış açısından yola çıkarak oluşturduğu bu fikirler, kanaatimizce şöyle ya da böyle inançların da her zaman insan zihnine eşlik edeceği, insan zihninin içinde yer alacağı sonucuna yol açar, bir bakıma inançların kendilerini olmasa bile varlıklarını doğrular. Yine bize göre 20. Yüzyılın ilk yarısında Eranos Çevresi[2] diye bilinen, Carl Gustav Jung, Joseph Campell, G. Van der Leeuw, Martin Buber ve Mircae Eliade, Paul Tillich gibi düşünürlerden oluşan ekibin savunduğu fikirlerle de oldukça uyumludur. Eranos çevresinin temel yaklaşımı, Kutsal’ın bilinç tarihinin bir evresi olmayıp her zaman, her insanda bulunan bilincin indirgenemez bir ögesi, ayrılmaz bir karakteristiği olduğunu düşünmeleri; insanı, ‘homo religiosus’ (din insanı veya dini varlık) olarak nitelendirmeleridir.

 

[1] Collingwood’un tarih felsefesinin temel taşı, doğanın mantığının ve zihnin mantığının kökten farklı olmasına dayanır. Ona göre insan eylemine tek giriş, içgözlemsel düşünme yoludur; bu da bizi insan eylemini bilen kişi olduğumuz rolüne zorlar. Collinwood bu nedenle insanın bilişsel kapasitesine derin bir güvensizlik duyar, “insanoğlu yalnızca düşe kalka, titreşerek ve şüpheli bir tarzda rasyoneldir” der. Ona göre bilimsel düşünce, yalnızca çok özel koşullarda gerçekleşen çok özel bir deneyimdir, yoksa hayatlarımızı büyük ölçüde irrasyonalite belirler.

[2] Ünlü Alman dinler tarihçisi Rudolf Otto, İsviçre’nin Ascona kenti yakınlarındaki Lago Maggiore kıyısındaki arazisinde bir Masa Ronde’si kuran Hollandalı Olga Froebe-Kapteyn’e “Eranos” adını önermişti. Çünkü Eranos adı Eski Yunan’da katılımcıların kendi katkılarıyla bir şeyler sundukları manevi bir şenlik anlamına geliyordu; örneğin bir konuşma, bir şarkı, en önemlisi, katılımcılar arasındaki birlikteliğe katkıda bulunmak için doğaçlama sözler söylemeye açık bir zihin demekti ve bu Platoncu fikirler, Alman romantizmi döneminde yeniden canlanmıştı. Froebe-Kapteyn, 1933 yılında başlattığı manevi ve kültürel bir arayış tam böylesine bir hayale dayanıyordu. Çok farklı kökenlerden ve yönelimlerden gelen akademisyenler sekiz gün boyunca aynı yerde buluşup birlikte yaşıyor ve konuşuyorlardı; her biri önceden, genel bir tema göz önünde bulundurularak özgürce seçtiği konularda iki saatlik bir sunumla düşünce ziyafetine katkıda bulunuyorlardı. Mesela Ascona-Eranos’un ilk yılındaki teması “Doğu ve Batı’da Yoga ve Meditasyon” idi. Sonraki yıllarda Table Ronde katılımcıları “Büyük Ananın Biçimi ve Kültü”, “Gizemler”, “İlk Çağ Görüntülerinin Dünyası”, “İnsan ve Yaratıcılık Süreci” gibi temalar üzerine konuştular. Bugün kadar her yıl benzeri faaliyetlerini sürdürüyorlar.